AKP-Gülen faşizmi cenazelere saldırmakla ne kadar kararlı olduğunu göstermeye çalışıyor. Oysa bu halk gözleri oyulmuş, kulakları ve burnu kesilmiş onlarca evladının cesedini de gördü. Helikopterlerden atılan, panzerlerin arkasına halatlarla bağlanarak sürüklenen, başına asker postalı ile basılan gerilla ölülerini de. Fakat bütün bunlar uzun süre, “savaşın ve çatışmaların yarattığı psikolojiden kaynaklanan, düşmanlığın yarattığı kin ve nefretin savaş alanıyla sınırlı çirkinlikleri” gibi algılanıyordu. Ya da 30 yıllık savaşın zehirlediği sıradan insandaki kirlenme kabul edilmek istenmediği için… Bu insanlık dışı fotoğrafların “istisna” olduğu varsayılıyordu.
Geçen hafta Amed’de iki gerillanın cenaze töreni, Kürt halkına yönelik bu kinin sadece savaş alanıyla sınırlı olmadığını; bu devletin valisinin, kaymakamının, savcısının, hakiminin, emniyet müdürünün ve polisinin, şehirde de her türlü kötülüğe ortaklık edecek bir kin ve nefretle donatılmış olduklarını gözler önüne serdi.
Bir toplum için en büyük felaket veya güçsüzlük noktası, aldanma ve aldatmaya açık olmasıdır. “Çünkü anlamak yolundaki her adım aynı zamanda özgürlüğe doğru bir adımdır.” Büyük bir anlama merakı içinde olan Kürtler bu bakımdan şanslı. Bu açıdan Türk egemenlik sistemi içinde, yakınında veya çöplüğündeki kimi Kürtlerin “AKP demokrasiyi geliştirmek istiyor, Erdoğan cesaretli çıkışlar yaptı ama PKK engel oluyor”, “PKK silah bırakırsa çözüm de kolaylaşır” gibi önerileri, bu anlama işini bulandırmaya yöneliktir.
Günümüzün en büyük yurtseverlik görevi, Türk devletinin terörist bir devlet olduğunu, onun “devlet” kimliğinin terörizmi meşrulaştıramayacağını ısrarla anlatmak ve tekrarlamak olmalı. Çünkü AKP Faşizmi Kürt halkını mücadele etmek veya teslim olmak arasında bir tercihe zorluyor. Kürt halkına, tıpkı Türk toplumunun çoğunluğu gibi, bu faşizmi doğal ve sonsuz olarak kabul etmesi dayatılıyor. Buna karşı çıkanlar ve direnenler “terörist”, “vatan haini” veya “rejim düşmanı” ilan ediliyor.
Erdoğan-Gülen faşizmi karşısında “terörist” olmaktan daha onurlu bir sıfat olabilir mi?
2 Bin Kürt çocuğunu cezaevine atarak tecavüz eden bir rejime karşı “hainlik” yapmak en kutsal görev değil midir?
12 Bin Kürt insanını sudan gerekçelerle zindanlara tıkan bu faşizme karşı düşmanlık beslememek insanlıktan çıkmakla eş anlama gelmez mi?
Kürtlerin cenazelerine saldıracak kadar yüreği kinle dolmuş bu faşist polis ordusuna bir taş fırlatmak insani bir refleks değil midir?
Bu rejim ve onun paravan diktatörü neden bu kadar pervasızlaştı ve hırçınlaştı?
Biz biliyoruz: AKP-Erdoğan faşizmi geldiği noktaya merhametsizlik ve vicdansızlık merdivenlerini çıkarak geldi. Kürt halkı bu zorba rejimin burnunu sürtmeye ve hiçleştirmeye devam ediyor.
Bu inatçı ve kararlı mücadele, Tayyip’in de Fethullah’ın da yüzündeki maskeleri çekip alıyor. Ölümcül bir suskunluk ve örgütsüzlük ortamında, Kürtlerin mücadelesi onları tedirgin ediyor. Bu teşhir eyleminin kendisi bile AKP despotizmini çıldırtan bir zafere dönüşüyor. Hırçınlıkları ondandır.
Eduardo Galeano, “Diktatörlük bir alçaklık geleneğidir” der ve ilave eder: “İnsanı sağır, dilsiz yapan, dinleme ve konuşma yeteneğini öldüren, bakması yasak olan şeyler karşısında körleştiren bir makine.”
O halde bu “makine”yi hurdaya çevirmek için itiraz etmeye, soru sormaya, protesto etmeye, bağırmaya, slogan atmaya, tükürmeye, gürültü çıkarmaya ve taş atmaya devam!
Alçaklık geleneği şimdi AKP’nin elinde
Gözaltı ve tutuklamalar kitlesel bir biçime dönüşüyor. Mahkemeler görünmeyen, bilinmeyen sahte tanıklara dayanarak ceza yağdırıyor. Cezaevlerinde Esat Oktay uygulamaları, metropollerde Kürtlere polis gözetiminde kitlesel linç gösterileri… Ve nihayet camilere, cenazelere de saldırmaya başladılar. Bu noktadan sonrası veya bu zorbalığın dahası yoktur. Eğer bir rejim askeri, polisi, panzerleri ve zırhlı araçları ile bir halkın kutsal mekanlarına, cenazelerine saldırmayı da göze almışsa, bu pervasızlık “final”i işaret eder.