
Bu yazıda, başlığın taşıdığı iddianın tüm detaylarına değinilmesi yerine genel yaklaşımın özeti yapılacaktır. Öncelikle vurgulamalıyım ki, söyleminde demokratik olan ama uygulamada sekter olan, eski tarzı esas alan yaklaşımlar, duruşlar ve söylemler, niyet bu olmasa bile yeni paradigmanın tasfiyesine hizmet eden, “Ahlaki ve Politik Toplum” anlayışına zarar veren yaklaşımlardır. Alevi yaşam tarzında esas olan, Cem’dir yani toplanmadır, Meclis’dir. Burası, sözün-yetkinin ve kararın o meclisi oluşturanlar tarafından alındığı bir kuruldur. Dıştan gelen müdahale, bu iç işleyişin doğallığında / felsefesinde bozucu bir etki yapacağından, yanlış, kötü ve çirkin olarak görülür. Çünkü bu felsefe, doğru, güzel ve iyi yaşamayı öğütleyen felsefedir.
Bunun içindir ki, Demokratik Modernite’nin zihniyet devrimine bağlılık temelinde örgütlenerek toplumsallaşan, felsefe, sanat ve ezilenlerin hizmetinde olarak onlara ışık tutan bilim yoluyla, hakikat algımızı güçlendirmek, doğru ve etkili bir örgütlenmenin de esası olmaktadır. Bu bağlamda Alevi örgütlenmesine yaklaşırken yukarıdan aşağıya/aşırı merkeziyetçilik yerine, aşağıdan yukarıya Cem yapılanma ve uygulanmasının ruhuna uygun olan meclis ve dergah tarzında örgütlenmek, Aleviliğin doğal-komünal demokratik değerlerine ve yapısına da daha uygundur.
Bunları vurgulamamın gerekçesi şudur: “Toplumsal varlığın oluşumundaki komünal nitelik, biçime değil öze ilişkin bir husustur. Bu, toplumun ancak komünal tarzda varlığını sürdürebileceğini kanıtlar. Komünal niteliğin yitirilmesi toplum olmaktan çıkmakla özdeştir. Komünal değerlerin aleyhindeki her gelişme, toplumda bir takım değerlerin kaybı anlamına da gelir. O halde komün halindeki yaşamı temel yaşam biçimi olarak değerlendirmek gerçekçidir. İnsan türü varlığını bu yaşam biçimi olmadan sürdüremez.” (A.Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi) Yani toplumu yaşatan ve yücelten hiyerarşik iktidar değildir.
Doğru kavrama, doğru katma
Sorunları doğru kavramak, mücadelemizin doğru yürütülebilmesinin de zorunlu bir gereğidir. Bu nedenle mücadeleye doğru katılım göstermek kişisel değil, toplumsaldır. Çünkü bu alandaki mücadele, toplumsal mücadelenin de bir parçasıdır. Her ne kadar Alevi örgütlenmesinde istenilen başarıya henüz ulaşılamamış olunsa da bu, günümüze kadar harcanmış olan emeklerin üretici ve tüketici yanlarını inkar etmemiz anlamına da gelmemektedir. Geçmişte harcanmış olan tüketici emeklerden dersler çıkartmak ve yapılmaması gerekenleri kavramak kadar, üretici emeklerin geliştirici sonuçlarını daha da ileriye taşımak da sorumluluğun bir gereğidir. Bu aynı zamanda, Alevi örgütlenmesindeki başarıları ifade eden üretici emeğin, başarısızlık ve kayıpları ifade eden tüketici emek karşısındaki konumunun yeterince güçlenmediği anlamına da gelmektedir. Bu gerçeklik bizlere şunu emretmektedir:
Vicdanınızı ayaklandırın, ahlaki değerlerinizi yüceltin, ahlaki ve politik toplumun demokratik-komünal değerlerini örgütlü bir güce dönüştürün ve dostlarıyla buluşturun. İşte, Kızılbaş Alevilerin lehine akıp gitmekte olan zamanın ve direnişçi tarihin bizlere verdiği görev budur. Bütün mesele, kendimizi buna doğru katıp kat(a)mama meselesidir. Özgürlük mücadelesinin içinde bulunduğumuz “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa Etme Hamlesi’’nde, bu genel mücadelenin Alevilik mevzisini terk etmek ve ya bu mevziyi güçlendirmemek, uyanışın tarihine olduğu kadar, kurtuluşun öngünlerine de sırtımızı dönmek olacaktır. Bu duruma düşmemek ve bu siperi güçlendirmek için Alevilerin olduğu her yerde olunmalı ve dağınık olanları örgütlü yaşamla buluşturmalıyız.
İçinden geçilmekte olan bu kritik süreçte kim ki kendisine “ben Aleviyim” diyor ve bunun örgütsel gereğini yapmıyorsa o, tarihimizin direnişçi çizgisini ören Zerdüşt, Şeyh Beddredin, Hallac-ı Mansur ve Mazdek’i, Hürreme’yi, Eba Müslim, Ebu-l Vefai Kurdi, Baba İshak, Baba İlyas ve H.B.Veli’yi ve Seyid Rıza, Alişer ve Mazlum Doğan gibi yiğitleri unutmuş demektir. Kim ki, “ben Aleviyim” diyor ve bulunduğu yerde kimseyi beklemeden komiteler kurmuyor ve bunu örgütle buluşturmuyorsa o, Sakine, Fidan ve Leyla’yı unutmuş demektir. Oysa, tarihimizdeki direnişçiler, bizlere sınırsız bir umut ve özlem kadar, onlara ulaşmanın kesin inancını da bıraktılar. Bu itibarladır ki, “Umutların ve özlemlerin sınırları yoktur. Gerçekleşmesi için kendimizden başka önümüzde engel yoktur. Yeterki biraz toplumsal onur, aşk ve biraz da akıl olsun.” (A.Öcalan)
Özgürlük Hareketi oyunları bozdu
Alevilerin tarihi, dış saldırılara ve işbirlikçiliğe olduğu kadar ihanetlere karşı da bir direnişin tarihidir. Sömürgeci Türk devletinin özellikle de Kürt Alevilere yönelik asimilasyon, kırım ve sürgüne dayalı politikası, çok derin ve sinsi bir politikadır. Fakat Özgürlük Hareketi bütün oyunları bozdu ve bir Xızır gibi yetişti. Özgürlük Hareketi, egemenleri olduğu kadar herkesin ve her oluşumun düşüncelerini de alt üst etti. Herkesin kendisine çeki düzen vermesini sağladı. Yalanlarını açığa çıkarttı ve kutsal olarak yutturdukları devlet, ordu, sahte milletvekili, meclis vd tüm dokunulmazlıklarını ve sahtekarlıklarını tarumar etti. İnsanların ufkunu ve örgütlenme yollarını açtı, herkesin korkuyla sakladığı veya asimileyle unuttuğu sözlerini söyleme gücüne kavuşturdu, dilsizleri dillendirdi ve herkesi kendine ait olanı isteme cüretine kavuşturdu.
İşte bütün bu ihanetleri olduğu kadar direnişçi çizgiyi de Alevi cephesinde açığa çıkartmak ve Alevi Kızılbaşlığın devletin hizmetine girmesinin önüne geçmek amacıyla, 1994’de şimdiki adı “Demokratik Alevi Fedrasyonu” olan “Kürdistan Aleviler Birliği” kuruldu. Zülfikar dergisi yayın hayatına başladı. Ve Semah dergisiyle de bu direnişçi çizgiyi sürdürüyor. Bu dergi, esas olarak, Alevilerin özgürlük seçeneğinin yükseltilmesi ve demokratik-komünal ve direnişçi geleneğinin günümüz devrimci değerleriyle harmanlanması kadar, tarihsel kimliği ile buluşturması ve tarihsel - güncel gerçeğinin açığa çıkartılması misyonunu da taşımaktadır. İşte “Kürdistan Aleviler Birliği” ve onun geleneğini devralmış olan “Demokratik Alevi Federasyonu,” yukarıda sorduğumuz, ciddi ve güçlü bir Alevi örgütlenmesine neden ihtiyacımız var sorusunun Avrupa’daki cevabı olmaya çalışan bir örgütlenmedir. Bu aynı zamanda, varolan örgütsüzlüğe, iç ve dış tuzaklara ve tehlikeli gidişata karşı, özgürlük cephesinden bir müdahele de demektir.
Bu genel ön bakış sanırım ezenlere olan nefretimizin bilenmesi kadar, temiz, güçlü, işlevsel, ahlaklı ve iradesini aşağıdan / halkımızdan alan bir güçlü bir Alevi örgütlenmesinin gerekliliğini de açığa çıkartmış oluyor. Bu esas olarak, yeni paradigma dediğimiz Demokratik Konfederalizm’in örgütlenme ve zihniyet anlayışının Alevi örgütlenmesini de kapsamasıdır. İşte ayaklarımızın bastığı zemin ve sırtımızı dayadığımız sağlam ideoloji budur. Aleviliğin direnişçi ve halkçı çizgisini ikinci bir yol olan işbirlikçi, teslimiyetçi ve devletçi çizgiye çekmek için her türlü yalan ve çarpıtmaya başvurulmaktadır.
Yanlış yaklaşımlar ve öneriler
Alevi anlayışı üzerine geliştirilmek istenen yanılgılı ve yanlış anlayışların başlıcalarını bir alıntıyla paylaşalım:
“1- Aleviliği sadece bir dini inanç olarak ele alma, 2- Bütün Alevileri sınıfsal, sosyal ve ulusal özelliklerinden sıyırarak genel bir Alevilik yaklaşımına gitme, 3- Aleviliği Türk ırkının ve kültürünün temeli yapan ırkçı Türl-Alevi geliştirme ve propagandasını yapma, 4- Hümanist ve barışçıl özellikleri, direnişçiliğini törpülemek için öne çıkarma, tevekkülcü siyaset yaptırma, 5- Aleviliği Laiklik bekçiliği üzerinden tanımlama, 6- (H.B.Veli sonrası Balım Sultan’la başlatılan işbirlikçi Bektaşilikle, H.Ç) Aleviliği bir temelde veya aynı gösterme ve Şiilik’le de ilişkilendirme, 7- Aleviliği ulusal kimlik gibi algılama, 8- Dogmatikçe Alevi şovenizmine soyunma, 9- Alevilerin çelişkisini düzenle değil, düzenin uzantısı olan şeriatçılar vb güçlerle açıklama, 10- Alevileri mazlum ile zalim arasında (özellikle kırk yıldır H.Ç) süren savaşta tarafsız tutmaya çalışma gibi politikalardır.” E.Ergin, M.Kut ve A.E.Düzova’nın “T.C’nin Alevilik Üzerine Oyunları” isimli kitabı, Zülfikar Yayınları S.95)
Elbette ki, bütün bu yaklaşımlar, Aleviliğin direnişçi çizgisi ve komünal demokratik değerleri temelinde mahkum edilmiş; sırtını devlete dayamayı esas alan Alevi bezirganlarının yaklaşımlarıdır. Bu işbirlikçi yaklaşımın sahipleri, kendisini güçlendirecek olan kariyer ve buna bağlı olarak maddi çıkarları esas almaktadırlar. Bu dalavereci, sinsi, fırsatçı, yalakacı ve virüs takımı, gizli ve açık tarzda Alevi örgütlenmelerinde hep var olagelmiştir.
Bunların panzehiri, Özgürlük Hareketi’nin yaratmış olduğu devrimci / ahlaki politik toplum değerlerine dayanarak, devlet dışı olan direnişçi Aleviliği bu değerlerle buluşturmak, yaygınlaştırmak, geliştirmek ve örgütlemektir. Ve elbette ki, Aleviliği nasıl tanımladığına bakmadan ama devlet dışı duruşu esas alan diğer Alevi kurumlarıyla olduğu kadar, devrimci-demokrat-yurtsever ve sosyalist güçlerle de hak ve özgürlükler mücadelesinin mevzilerinde buluşmaktır. Bu yaklaşım, zalimlere karşı kimlerle nerede ve nasıl siper yoldaşlığı yapacağımızın da ilkeleridir. Buradaki katılım yöntemimiz, “ilkelerde katı, pratik-politik uygulamada esnek” olmaktır. Ama şunu da unutmadan; haddinden fazla esneklik, kırılmayada o kadar çok yaklaşmak demektir. Esnekliğin sınırlarının doğru belirlen(e)memesi, ilkelerin esnekliğe kurban edilmesine yol açabilir.
Eğer bir örgütte çıkarcı insanların gölgesi büyüyorsa, o örgütte Güneş batıyor demektir. Çıkarcı insanların bulunduğu örgütler, temsili demokrasi gibi temsili örgütlerdir. Orada halk / üyeler sadece pasif, bananeci, günü kurtarmanın telaşında olan, emir kulu kıvamında güdülen yığınlardır. Onların insan ilişkilerinin esasını hemşehricilik ve ahbap çavuşluk, yani çıkara dayalı ilişki oluşturur. Birde, halkı temsil ettiğini söyleyen; söz-karar ve yetkiyi kendi tekellerinde bulunduran, seçilmeyi / yetkiyi halka hizmet olarak görmeyen, iktidar hastalığına yakalanmış, “bulanık suda balık avlamaya çalışan” uyanıklar vardır. Bunlar yetki delisidir. Bir makam için yüz takla atmaya, kirli elleri öpmeye ve iki büklüm eğilmeye müsait olanlardır. Bunlar efendi olamıyorlarsa, iyi bir uşak olmaya da razı olan yalakacılardır. Bunlara karşı en etkili ve güçlü mücadele yöntemi, demokratik ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü paradigma temelinde ideolojik mücadele yürütmektir.
Aşılması gereken diğer bir anlayış da, dar, dogmatik, bireysel kaygıları örgütsel kaygıların önüne koyan (ben merkezci), kariyerist, tepkici, ortak irade ve görüş birliği sağlamayan, ilkeleri değil dengeleri esas alan, gevşek, liberal, sekter, çalışmaları daraltan, sabır ve tahammül göstermeyen, uzlaşmacı ve parçalı yönetim anlayışına sahip olan yaklaşımlar, özünde “objektif tasfiyeci” yaklaşımlardır. Bu yaklaşımlar liberalizmin uzantılarıdır ve son tahlilde burjuva ideolojisinin ürünleridirler. Dolayısıyla kurumlarda yer alan insanlarımızı içten çürüten ve giderek teslim almayı hedefleyen anlayıştır. Bu nedenle kurumlarda güçlü bir ideolojik mücadele için eğitim çalışmaları şarttır.
Hiç bir bahane eğitim görevini ertelenmesini haklı kılamaz. Eğitim çalışması olmayan yerler, tasfiyeciliğe zemin sunan yerlerdir. İdeolojiniz ve ona dayanan düşünceleriniz ne kadar doğru ve güçlü olursa olsun, bunu eğitim çalışmaları ve örgütlenmeyle somut bir güce dönüştüremiyorsanız; kitlelerle buluşturamıyor ve onları seferber edemiyorsanız, istemesenizde yarattığınız boşluktan yararlanacak olan tasfiyecilerin güçlenmesine de fırsat sunuyorsunuz demektir. Eğer güç olamıyorsak, gelişemiyor ve istediğimiz örgütlülük seviyesine ulaşamıyorsak, yapacağımız ilk iş kendimizi masaya yatırmaktır. O zaman görülecektir ki, sorumsuzluk, değerlere yaklaşımdaki vicdansızlık, ve bahanelere sığınmak kadar, ahbap-çavuşluk, gözlerimi kaparım vazifemi yaparım anlayışı, hemşehricilik, idarecilik ve ertelemecilik gibi liberal yaklaşımlara karşı mücadelenin yükseltilmesi, acil bir görev durumundadır.
Mirasa sahip çıkmak adına...
Diğer önemli bir problem ise, kültür çatışmasıdır. Yani Avrupa kültürü ile geleneksel alışkanlıklarımız arasında ki çatışmadır. Bu durum, Avrupa’da doğup büyümüş nesil için daha da yakıcıdır. Alevi örgütlenmesi, buna cevap olabildiği ölçüde gençlik içinde güçlenerek gelişme şansına kavuşacaktır. “Avrupa’da ki yaşam çok ince bir tarz ile insanların yüreklerini, beyinlerini zehirliyor. İnsanlar yarış içindeler, birbirleri ile tartışmıyorlar. Gerçek bir yaşam yok. En iyisi, en yenisine sahip olabilmek için yaşıyorlar. Ve bu yaşamdan ya da bu sözde yaşamdan nefret ediyorum.” A.Öcalan
Avrupa’da yetişen kuşakların da kendilerini içinde bulacağı bir örgütlenmenin gerekliliği işte bu nedenle her geçen gün daha da açığa çıkmaktadır. Mirasa sahip çıkmak adına onun günümüze cevap veremez duruma gelmiş yanları içinde kendimizi hapsetmek, esas olarak o mirasın değişim ve dönüşümüne de engel olmaktır. Bu amaçla oluşturulacak uzmanlar kuruluyla değişim ve dönüşüme gerek duyulan yanlar kadar, yaşatılması gereken müsahiplik-yoldaşlık (eskiden Müsahipsiz olanlar Cem’e alınmıyordu), suç işleyenlerin suçla birlikte yargılandığı ve mağdurların haklarının alındığı koldan kopma cemi, gençlere yolu öğreten, eğiten, insanlar arsında dostluk, kardeşlik, barış ve adaleti öğreten İrşad Cemi, müsahipli, evli ve edepli olma, düşkün olmama, pir, mürşid ve dede’ye itikatli ve inançlı olma gibi kuralları içeren Görgü Cemi gibi daha birçok konu üzerinde de çalışma yapılması ve halka taşırılarak, oradan toplanan yaklaşımlarla sentezlenerek çağımızın ilişki ve çelişkileri ışığında ilgili yanların yeniden tanımlanması ve aşılması gerekmektedir. Elbette ki bunun değişik yöntemleri de bulunabilir. DEVAM EDECEK
HÜSNÜ ÇAVUŞ