Tarihçi Alişan Akpınar: Alevi toplumunun, Yavuz ve İdris-i Bidlîsî isimlerine karşı gösterdiği hassasiyeti anlamak lazım
- İdris-i Bidlîsî, kendisine kapı arayan bir bürokrat, bir tarihçi. Bir şeyh veya Şâfiî değil. Kürt mirleri ile Osmanlı ittifakı, mezhep temelli değildir; siyasi ve stratejiktir; mirliklerini ayakta tutmaya çalışıyorlar.
- Tabanında Alevi Kürtlerin, yönetim kadrosunda yüzlerce Alevi Kürt'ün olduğu Hareket'in, mezhebi bir ittifaka girebileceğini düşünmek için hiçbir veri yok. 50 yıllık süreçte Alevilere karşı olumsuz bir sözünü bile duymadık.
- Alevi toplumunu, Kürt Hareketi'nden uzaklaştırma çabası var. Alevi toplumunun haklı endişesini, kaygısını, hassasiyetini alıp yanlış bir adrese, Kürt siyasi hareketine yönlendirmek, devletin isteyebileceği bir şey olur.
- Devlet, bundan sonra eşit yurttaşlık ve demokrasi mücadelesinde Alevilerin, Kürtlerin, demokratların bir araya gelmemesini sağlamak ister. Bu kadar güçlü bir demokrasi hattıyla mücadele etmek istemez.
AZİZ ORUÇ
Hiçbir temeli olmayan bir referanstan yola çıkıp Alevi toplumunu, tam da devletin istediği gibi izole etmeye, barış karşıtıymış gibi konumlamaya çalışan zihniyete hizmet edilmemesini isteyen tarihçi Alişan Akpınar, şunların altını çizdi: "Kürt mirleri ayakta kalmak için farklı mezhepten topluluklarla da, imparatorluklarla da, farklı dinden imparatorluklarla da ittifaklar kurmuştur. Bunu mezhebi okumak çok yanlış. Abdullah Öcalan da neredeyse 20 yıldır stratejik anlamda Türk-Kürt ittifaklarının her zaman Türklerin işine yaradığını belirtmek adına 1071 Malazgirt Savaşı'nı, 1514 mirler ile ittifakı, 'Milli Mücadele'yi örnek gösterir. Burada da mezhebi bir vurgu yok."
Koçgirî, Dêrsim, Alevilik ve Kürtler üzerine araştırmalarıyla bilinen tarihçi Alişan Akpınar, sorularımızı yanıtladı.
İdris-i Bidlîsî kimdi ve vasıfları neydi, özellikle kendisini nasıl tanımlıyordu?
İdris-i Bidlîsî ile ilgili son zamanlarda çok önemli çalışmalar yapıldı. Vural Genç, “Acem'den ve Rum'a bir bürokrat ve tarihçi İdris-i Bidlîsî” diye çok önemli bir kitap yayımladı. Akkoyunlu, İran ve Osmanlı belgeleriyl artık İdris-i Bidlîsî'nin kim olduğunu biliyoruz.
İdris-i Bidlîsî, 1457'de Rey'de doğan, Bedlîsli Kürt bir ulema ailenin çocuğu. Rey'de doğdu, çünkü o sırada babası bir Nurbahşi şeyhinin müridiydi. Bu yüzden Rey'deler. Rey, Nurbahşiliğin merkezlerinden bir tanesi ve burada babasının yanında bir Nurbahşi, yani bir Şii olarak yetişiyor. Daha sonra Gülşenî adında bir Halvetî şeyhinin müridi oluyor. Gülşenî, aynı zamanda kendisini Melâmî ve Hurûfî olarak da tarif ediyor. Melamîlik ve Hurûfîlik, radikal sufiliğin nitelemeleri aynı zamanda. Dolayısıyla da İdris-i Bidlîsî hakkında Şâfiî bir şeyh olduğu iddiası, doğru değil.
İdris-i Bidlîsî, şeyh değildir, çünkü bu dini silsileden gitmeyi reddeder ve bir bürokrat olmak ister. Gider Akkoyunlu sarayında bir divan kâtibi olur, sonra da münşî olur. Bir bürokrattır İdris-i Bidlîsî. Bayağı da ünlenir ve yazdıkları önemlidir.
Şah İsmail, 1501'de Tebriz'i alıp Akkoyunluları yıktığında İdris-i Bidlîsî o sırada Tebriz'dedir. Bu kez Safevi sarayına girmek ister ve kabul edilir. İdris-i Bidlîsî, Şah İsmail'in sarayına da girmiştir; Kızılbaş tacı da takmıştır.
Dolayısıyla İdris-i Bidlîsî bürokrasi yolunu seçmiş, kendisine kapı arayan bir bürokrat, bir tarihçi. Yani bir şeyh de değil, Şâfiî de değil. Bunları artık düzeltelim. Elimizde bu konuda belgeler, bilgiler, kaynaklar var.
Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bidlisi arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlamak gerekir, tarihsel perde arkası nedir?
Şah İsmail Tebriz'i terk ettiğinde Akkoyunlu Elvent Mirza, tekrar Tebriz'i alınca, Şah İsmail'e bağlandığını bildiren bürokratlar da tekrar Akkoyunluların yanına geçti. Şah İsmail, bir kez daha Tebriz'e almaya gelince İdris-i Bidlîsî cezalandırılacağından korkarak kaçıp Osmanlı'ya sığınmak istedi. 1502'de yola düşüp 1503'te Sofya'ya gelir. Daha sonra II. Beyazıt'a ve o sırada şehzade olan Selim'e (Yavuz Sultan Selim) kitaplar, kasideler yazmıştır. 1504'te de Osmanlı sarayına girmiştir. İdris-i Bidlîsî aslında Beyazıt'ın yanındadır. Bu sırada Yavuz, bir şehzadedir ama tanışıklıkları vardır. 1509'a gelindiğinde İdris-i Bidlîsî, Osmanlı sarayında istediği mevkilere gelemeyince 1511'de izin ister, Beyazıt'tan Mekke'ye gider.
Amacı nedir?
Tekrar Şah İsmail'in sarayına girmek ister. Mekke'den Şah İsmail'e 1512-1513 yıllarında bir sürü mektup gönderir. Şah İsmail, ona cevap verir. Bu mektuplarda Şah İsmail'e yere göğe sığdıramaz. Mesela bir mektubu var, Şah İsmail'e "Senin kılıcın Ali'nin Zülfikar'ının mazharıdır; Ehl-i Beyt'in hakkını Mervan'dan almıştır. Bu zamanda senden başka atının otu ve arpası Tiflis'ten, suyu ise Umman'dan gelen bir Şah var mıdır? Senin azimet atın Hind ülkesinden kalkınca ikinci adımını Erran ülkesine koyar... Senin heybetin Rum'da zelzele yarattı, Kayser'in [II. Bayezid] kasrını yıkıp, Kisrâ'nın [Şah İsmail] kubbesi kuruldu" diyor. İstediği gibi Safevi sarayına girseydi muhtemelen Şah İsmail'i övecek, Yavuz'a hakaretler edecekti.
O arada ne değişti?
Osmanlı'da 1512-1513'te bir darbe olur ve Yavuz Sultan Selim, babasını indirip tahta geçer. Bir süre sonra da Mekke'deki İdris-i Bidlîsî'ye 500 altınla beraber kendi himayesinde çalışması için bir teklifte bulunur. Bu sırada İdris-i Bidlîsî'nin çocukları, ailesi İstanbul'da olduğu için de bu teklifi kabul eder ve Ocak-Şubat 1514 gibi İstanbul'a gelir. Böylece Yavuz'un emrinde çalışmalara başlar.
Anadolu'daki Alevi katliamları, Yavuz'un İdris-i Bidlîsî marifetiyle Kürtler ile kurduğu ittifakın ürünü mü yoksa zaten öncesinden mi başlamıştı?
Hemen baştan şunu söyleyeyim: Alevi toplumunun, Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bidlîsî isimlerine karşı gösterdikleri kaygıyı ve hassasiyeti anlamak lazım. Yavuz Sultan Selim, binlerce Kızılbaş'ın katliamının emrini vermiş bir padişah, İdris-i Bidlîsî de onun emrinde çalışan biri. Dolayısıyla Aleviler, tabii ki bu isimlere hassasiyetle yaklaşacak. Elbette burada tarihi doğru görmemiz, olguları doğru anlamamız lazım. İdris-i Bidlîsî'ye gücünün ve etkisinin çok ötesinde bir şey atfediliyor.
Atfedilen nedir?
İdris-i Bidlîsî sanki böyle bütün Kürt mirleri tarafından acayip saygıyla karşılanan bir Şâfiî şeyhiymiş gibi. Bu doğru değil. Kürt mirlerinin umurunda bile değil. İdris-i Bidlîsî, olmasaydı bile Kürt mirleri öyle davranacaktı.
Kürt mirlerinin tutumunu biraz daha açabilir misiniz?
Kürt mirleri, 9. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar orada gayet pragmatik bir ittifak stratejisi geliştirmiştir ve bu sayede ayakta kalmıştır. Bakınız; 10. yüzyılda Mervanîler (Mervanî Kürt emirliği), Abbasilerin vasalidir (himayesi altındaki özerk devlet), Mervani Kürt emirliği. Abbasiler ile araları bozulduğunda Bizans ile anlaşırlar. Burada dinsel hiçbir faktör yok. Abbasilerin başında bulunan bir halife, Müslümanlığın halifesi, siz Müslümansınız ve gidip Hristiyan bir devlet ile ittifak yapıyorsunuz.
Başka bir şey söyleyeyim; Şah İsmail'in dedesi Akkoyunlu Uzun Hasan, Kürdistan'ı fethederken Kürt mirlerinin desteğini alır. Bir süre sonra Kürt mirlerinin ellerindeki bu hakları yavaş yavaş alarak Kürt mirlerini ve mirliklerini ortadan kaldırmak ister. Şah İsmail, Akkoyunlulara karşı çıktığında Kürt mirleri, Şah İsmail'i bir fırsat olarak görür ve destekler, Şah İsmail'e biat ederler. "Ya biz Sünniyiz, işte bu Şah İsmail ise Kızılbaş, biz gidip buna biat etmeyiz" diye düşünmüyorlar. Hayır! Kürt mirlerinin tek amacı, bulundukları mirlikleri ayakta tutmak ve bunun için de gidip Şah İsmail'e biat ederler. 1507'ye geldiğimizde Kürdistan'ın büyük bir bölümünü ele geçirmiştir ve Kürt mirlerinin neredeyse hepsi Şah İsmail'e biat etmiştir.
Sonra niye devam etmiyor?
Sonra bir sorun çıkıyor. Şah İsmail, 1509'da Hoy kışlağında dururken, 12 tane Kürt miri hem saygılarını ve bağlılıklarını bildirmek hem de hediye götürmek için Hoy'a gider. Şah İsmail, bu 12 Kürt mirinden 9'unu gözaltına alır, göndermez. Üstelik onların mirliklerinin/birliklerinin başına da kendi emirlerini gönderir. Tpkı dedesi Uzun Hasan gibi Şah İsmail de Kürt mirlerini önce yanına çekmiş, Kürdistan'ın fethini tamamlamış ve ardından da Kürt mirlerini bir problem olarak görüp tasfiye etmek istemiştir.
Peki Yavuz Selim ile Kürtler arasında nasıl bir ittifak oluşuyor, İdris-i Bidlîsî’nin rolü nedir?
Kürt mirleri, nasıl Uzun Hasan'a/Akkoyunlulara karşı Şah İsmail'i bir fırsat olarak görüyorlarsa işte 1514'te Yavuz Sultan Selim Kürdistan'a, Çaldıran Savaşı'na geldiğinde bu kez de Yavuz Sultan Selim'i Şah İsmail'e karşı bir fırsat olarak görüyor. Şah İsmail, onların mirliklerine el koymuş, Yavuz Sultan Selim ise "Benim tarafımı tutarsanız sizin mirliklerinizi geri vereceğim, özerkliğinizi geri vereceğim" diyor. Yani İdris-i Bidlîsî burada tabii ki rol oynuyor ama İdris-i Bidlîsî'nin rolünü böyle büyütmek yanlış. Kürt mirlerinin, Osmanlı ile kurduğu ittifakın dini ve mezhebi hiçbir tarafı yok. Kürt mirlerinin tek amacı, kendi mirliklerini korumak.
Biz hep burada donduruyoruz tarihi, oysa 1520'ler ve 30'lar da var. Safeviler yanlış yaptıklarını fark ettikleri zaman Kürt politikalarını değiştirir. Şah İsmail döneminde başlar ve oğlu Şah Tahmas döneminde devam eder. Kürt mirlerini yanlarına çekmeye çalışırlar ve bunu başarırlar da. Erdalan gibi birçok Kürt mirliği, Safevilerin yanında kalır. "Aa, bunlar Kızılbaş" falan demez. Daha sonrasında pek çok Kürt mirliği, Osmanlı ile sorun yaşadığında dönüp Safeviler ile birlikte çalışmıştır. Erdalan emirliği tam dört kere taraf değiştirmiştir.
Dolayısıyla Kürt mirlerinin Osmanlı ile kurduğu ittifak, kesinlikle mezhep temelli değil, tamamen politik, siyasi, stratejik bir ittifak. Kendi mirliklerini ayakta tutmaya çalışıyorlar. Bir de sanki o dönemde Kürtlerin hepsi Sünniymiş gibi bir yanlış algı var. Hayır! Kürt toplumunun o dönemde çok büyük bir bölümü Êzîdîydi, Ehl-i Hak'tı, Şiiydi, Kızılbaştı.
Bu ittifak meselesine dair örnekler var mı?
Bakın, bir örnek vereyim: Şerefname'nin yazarı Şeref Han'ın dedesi Emir Şeref, 1500'lerin başında Bidlîs mirliliğinin başındadır. Önce Şah İsmail'i destekler. Bir Sünnidir. Rojkî Aşiret Konfederasyonu vardır. Rojkîler, önceleri aslında Êzîdîydiler. Daha sonra Müslümanlaşıyorlar, Sünnileşiyorlar ve Emir Şeref, Şah İsmail'i destekliyor. Şah İsmail, daha sonra emirliğini elinden alınca Osmanlı'nın yanına geçiyor ve Şah İsmail'e karşı Osmanlı ile birlikte savaşıp Bidlîs emirliğini tekrar alıyor. Bir kez daha 1530'larda tekrarla Emir Şeref ile Osmanlı arasında sorun çıkıyor. Şah Tahmas, bu sorunları görünce Emir Şeref'e teklif sunuyor. Emir Şeref, Şah Tahmas'ın yanına geçiyor ve Kürdistan beyi olarak atanıyor. Daha sonra Osmanlı geliyor, alıyor ve Emir Şeref'i öldürüyor. Emir Şeref'in ailesi ve Rojkî aşiretinin ileri gelenleri Şah Tahmas'a kaçıyorlar. Hepsi Kızılbaş oluyorlar! Hepsi Kızılbaşlığı seçiyorlar; Şah Tahmas'ın ordusunda ve devletinde görev alıyorlar.
İşte bizim ilk Kürt tarihi diye bildiğimiz Şerefname'nin yazarı Şeref Han da Şah Tahmas'ın sarayında doğar ve bir Kızılbaş olarak büyür. Şeref Han, bir Kızılbaş olarak büyür.
Tekrar nasıl Osmanlı ile buluşuyor?
Şah Tahmas, 1570'lerde ölünce saray çok karışır, taht kavgaları başlar. Şeref Han, Osmanlı'ya mektup yazıp "Ben Bitlis hanedanlığının başına geçmek istiyorum yeniden" der. Osmanlı, Kızılbaşlığı bırakır, tekrar Sünni olursa kabul edileceğini iletir. Böylece Şeref Han gerçekten Rojkîlerin ileri gelenleriyle Van'a gelir. Kızılbaş, Osmanlı kaynakları "Kızılbaş tacını çıkardı, Rumi tacı taktı" diye yazar.
Bakın; Êzîdîlikten Sünniliğe, Sünnilikten Kızılbaşlığa, Kızılbaşlıktan tekrar Sünniliğe. Şunu anlayalım: Kürt mirlerinin Osmanlı ile kurduğu ittifakın kesinlikle hiçbir şekilde dini, mezhebi bir tarafı yok. Kürt mirleri ayakta kalmak için farklı mezhepten topluluklarla da, imparatorluklarla da, farklı dinden imparatorluklarla da ittifaklar kurmuştur. Bunu mezhebi okumak çok yanlış.
Öcalan'ın Yavuz Sultan Selim–İdris-i Bidlîsî ilişkisine atıf yapması, gerçekten “21. yüzyılın yeni bir Yavuz–Bidlîsî ittifakı” çağrısı olarak mı okunmalı, yoksa sözlerin bağlamı farklı mı?
Şöyle bakmak lazım:
* Bu konuda çıkarılan tartışma, doğru olup olmadığı belli olmayan ve muhatapları tarafından da yalanlanan bir açıklamaya dayanıyor. Yani Yavuz-İdris-i Bidlîsî ittifakı açıklaması.
* Abdullah Öcalan'ın bu referansları yeni değil. Çok uzun bir zamandır 1071, 1514 ve 'Milli Mücadele' dönemlerini göstererek şunu söylüyor: Kürtler ile Türkler ne zaman stratejik olarak ortaklık kurmuşlarsa başarılı, ne zaman ortaklıkları bozulduysa başarısız olmuşlardır. Türkiye, bugün Ortadoğu'da kendine bir alan açmak istiyorsa Kürtler ile ittifak halinde olmalıdır, barışmalıdır.
Hatırlanacağı gibi 2013'te Yavuz ile İdris-i Bidlîsî meselesi yine gündeme geldi. O çözüm sürecinde de gündeme geldi ve Öcalan, "Kesinlikle burada mezhebi bir vurgu yok, bir tek Alevi bile bundan kaygı duyup üzüldüyse ben de çok üzülürüm. Asla ve asla Alevilerin aleyhine hiçbir şeyin içinde olmayız" dedi.
Burada çok net görüyoruz;
* Abdullah Öcalan stratejik bir şeyden bahsediyor.
* Eğer siz Abdullah Öcalan'a referans gösterecekseniz, doğru olup olmadığı bile belli olmayan –ki doğru kabul edelim– bir cümleyi referans gösteriyorsunuz ama Aleviler konusunda söylediği diğer şeyleri referans göstermiyorsunuz, bu doğru değil. Yani bunun bir anlamı yok. O zaman işte başka metinlerinde Abdullah Öcalan'ın "Aleviler tam da bu sürecin kalbindedir, biz sadece Türkler ve Kürtler için değil, bütün toplumlar için eşit yurttaşlık istiyoruz" gibi sözleri de var. O zaman onları da referans göstermek zorundasınız.
Burada problem nedir, olumsuz düşünecek veri var mı?
Bence daha büyük problem şu: Kürt siyasi hareketi, yani 50 yıldır tanıdığımız bir hareket. Bu siyasi hareketin Kürt tabanında, önemli ölçüde Alevi Kürtler var. Bu ülkedeki Kürtlerin önemli bir bölümü Alevi ve Kürt siyasi hareketinin tabanında da var. 50 yıldır Kürt siyasi hareketinin, Alevilerle ilgili ne söylediğini, ne yaptığını biliyoruz. 50 yıllık süreçte Kürt siyasi hareketinin, Alevilere karşı en olumsuz bir davranışını ya da olumsuz bir sözünü hiçbirimiz duymadık. Dolayısıyla tabanında Alevi Kürtlerin, yönetim kadrosunda yüzlerce Alevi Kürt'ün olduğu bir hareketin, Alevilere karşı mezhebi bir ittifaka girebileceğini düşünmek için elimizde hiçbir veri yok.
Çok önemli olduğunu düşündüğüm iki tane örnek vereyim:
* Gültan Kışanak, Amed Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkan adayı yapıldığında alınabilecek en yüksek oylardan birini almıştı. Gültan Hanım, sadece bir Alevi de değil, bir Alevi Dede ailesinden geliyor ve bu kimliğini her zaman serip yaşamış bir insandır. Kimse Gültan Hanım'ın Alevi olduğunu aklına bile getirmedi.
* Kemal Kılıçdaroğlu, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olduğunda Cumhur İttifakı, işte İslamcılar, muhafazakârlar, sağcılar, oy verilmesin diye Aleviliğine vurgu yaptılar. Kemal Kılıçdaroğlu'nun en yüksek oy aldığı illerin başında Amed ve Van geliyor. Amed, İzmir'den bile daha çok oy verdi Kemal Kılıçdaroğlu'na.
Şimdi tabanı Aleviliğe böyle bakan, yönetim kadrolarında yüzlerce Alevinin, Alevi Kürt'ün olduğu bir siyasi hareketin, Alevilere karşı mezhebi bir ittifakın içine girdiğine dair elimizde hiçbir veri yok. Abdullah Öcalan, neredeyse 20 yıldır stratejik anlamda Türk-Kürt ittifaklarının her zaman Türklerin işine yaradığını belirtmek adına 1071 Malazgirt Savaşı'nı, 1514 mirlerle ittifakı, 'Milli Mücadele'yi örnek gösterir. Burada mezhebi bir vurgu yok.
Bu mevzunun, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nde Alevilere yönelik nefret söylemiyle birlikte köpürtülüp Alevilerin sürece karşı bir pozisyona itilme çabasını nasıl yorumlamak lazım?
Alevilerin son zamanlarda hassasiyetinin neden yükseldiğini hepimizin görmesi lazım.
Alevi/Kızılbaş toplumu, 500 yıldır bu topraklarda katliama uğruyor. Sadece Osmanlı döneminde değil, Cumhuriyet döneminde de defalarca katliama uğradı. Dêrsim Katliamı, belki de bu toprakların 500 yılının gördüğü en büyük katliamlardan biriydi. Daha sonra Çorum, Maraş, Sivas; buralarda Aleviler katledildi ve bunların hepsi cezasızlıkla sonuçlandı. Alevileri katletmek, Alevilere hakaret etmek, Alevileri ötekileştirmek bu topraklarda cezasızlıkla ödüllendirilen bir şey. Çok yakın zamanda bir Alevi katliamını Suriye'de yaşadık. Alevi katliamı yaşanırken AB'nin yöneticileri, Şam'da Colani ile el sıkıştı. Bir Alevi katliamı yaşandı ve kimseden tepki çıkmadı.
Son günlerde de işte Altan Tan, 'ateist Aleviler, Marksist Aleviler, Allahsız Aleviler, Alisiz Aleviler, bunlar barışa karşı, İslam'a karşı diye Alevi toplumunu resmen barış karşıtı ve İslam karşıtı' göstererek hedefe koydu. Ardından başka bir gazeteci çıktı, Nusayri toplumuna neredeyse katliam çağrısı anlamına gelebilecek laflar etti.
Bu durum, Alevi toplumunda bir endişe, kaygı ve hassasiyet oluşturuyor fakat bunu yanlış adrese yönlendirirseniz bu Alevi toplumuna zarar verir. Bugün Alevi toplumu, Kürt toplumu, Êzîdîler, Dürziler , Ortadoğu'da yaşanan bu fırtınalı dönemde en riskte olan topluluklardır. Bu toplulukların birlikte hareket etmesi, dayanışma içinde olması lazım. Yoksa sizin hiçbir temele dayanmayan bu iddianız, Alevi toplumunu Kürt Hareketi'nden uzaklaştırmak anlamına geliyor.
Daha önemli bir şey söyleyeyim. Şimdi inşallah bu çatışmasızlık süreci kalıcı hale gelir, başarıyla biter ama sonra biliyorsunuz çok önemli bir eşit yurttaşlık ve demokrasi mücadelesi dönemi başlayacak. Şimdi bu ülkede 40 yıldır Aleviler eşit yurttaşlık mücadelesi veriyor; Kürtler eşit yurttaşlık mücadelesi veriyor. Devlet bir şekilde Aleviler ile Kürtleri hep birbirinden uzak tutmaya çalıştı ve bunu kısmen de başardı. Şimdi doğru olup olmadığı bile belli olmayan bir cümleden yola çıkarak yapılanların en azından bir kısmının temel amacının, bundan sonra Alevilerin eşit yurttaşlık ve demokrasi mücadelesi ile Kürtlerin eşit yurttaşlık ve demokrasi mücadelesini birbirinden uzak tutmak, bunları birleştirmemek olduğunu düşünüyorum.
Sizce hedef alınan bütün bileşenleri (Sünni, Alevi, Şii, Êzîdî) ile Kürt tarafı, hem izahat hem de fiilî olarak daha fazla ne yapabilir?
Aleviler, Kürtler, gerçekten eşit yurttaşlıktan yana olan Türkler, Çerkesler, Lazlar hiç fark etmez; herkesin bir araya gelip büyük bir demokrasi mücadelesi inşa etmesi, bir demokrasi hattı kurması lazım. Aksi takdirde çatışmasızlık kalıcı hale gelse bile eşit yurttaşlık ve demokrasi gelmez, bunun için mücadele gerekli.
Ben bu girişimin, Alevi toplumunu Kürt siyasi hareketinden uzaklaştırmak niyeti taşıdığını düşünüyorum. Bunu bilerek yapanlar veya bilmeyerek yapanlar olabilir, bir şey diyemem ama Alevi toplumunun haklı endişesini, haklı kaygısını, haklı hassasiyetini alıp yanlış bir adrese, Kürt siyasi hareketine yönlendirmek, devletin isteyebileceği bir şey olur. Devlet, asla bundan sonra eşit yurttaşlık ve demokrasi mücadelesinde Alevilerin, Kürtlerin, demokratların bir araya gelmesini istemez. Bu kadar güçlü bir demokrasi hattıyla mücadele etmek istemez.
Halbuki Alevilerin, Kürtlerin, Êzîdîlerin, Dürzilerin, demokratların birlikte hareket etmesi, dayanışma ve birliktelik içinde olması gereken bir dönemdir. Olumsuz gelişmelere karşı birlikte karşı koyabilecek mekanizmalar, kurumlar inşa etmeleri lazım. Siz kalkıp bu toplulukları uzaklaştıracak, birbirlerine mesafe koyacak ve hiçbir temeli olmayan bir referanstan yola çıkıp Alevi toplumunu tam da devletin istediği gibi izole etmeye, barış karşıtıymış, sanki Türkiye'nin demokratikleşmesinin ve barışın önünde bir engelmiş gibi konumlamaya çalışan bu zihniyete hizmet etmemelisiniz. Tam tersi bu toplulukların bir araya gelmesi lazım.