- İspanya İç Savaşı’nın tam ortasında firar eden genç bir asker, idama mahkûm edilir, bir toplama kampından kaçar, Kuzey Afrika’ya sığınır ve yıllar boyunca yakalama kararlarına rağmen gizlice Endülüs’teki memleketine gelip gider.
- Burada herkesin “El Lito” diye tanıdığı Manuel Calderón Pascual’ın öyküsü bir efsane değil; onun izini sürerken askeri arşiv belgelerine değil, kendi ailemin anılarına rastladım ve bu öykünün aile tarihimin ta kendisi olduğunu anladım.
- Franco sonrası İspanya’ya dönen “El Lito”nun izi burada kayboluyor, ancak onun asıl hikâyesi ölümünde değil; arşiv belgelerinde, toplu mezarlarda, kimlik bekleyen kemik kalıntılarında ve onlarca yıldır susan ailelerin hafızasında yaşamaya devam ediyor.
Carmela Negrete* - Çeviri: Yeni Özgür Politika
Eğer bu hikâye arşiv belgelerine, mektuplara ve mahkeme kayıtlarına dayanmasaydı, insan doğrudan bir macera filminin senaryosu sanırdı. İspanya İç Savaşı’nın tam ortasında firar eden genç bir asker, idama mahkûm edilir, bir toplama kampından kaçar, Kuzey Afrika’ya sığınır ve yıllar boyunca yakalama kararlarına rağmen gizlice Endülüs’teki memleketine gelip gider. Ancak Huelva eyaletindeki maden kasabası Nerva’da herkesin “El Lito” diye tanıdığı Manuel Calderón Pascual’ın öyküsü bir efsane değil. Bu öykü, benim aile tarihimin ta kendisi.
“El Lito”nun izini sürmeye başladığımda, sadece askeri sicil gibi arşiv malzemelerine değil, kendi ailemin anılarına da rastladım. Hayatını şekillendiren olayların çoğu, ona en yakın olanların ruhunda derin yaralar açmıştı. Onlardan biri de 2015’te Diagonal gazetesi için röportaj yaptığım dedem Demófilo Navarro Arias’tı.
Temmuz 1936’da İç Savaş patlak verdiğinde Manuel Calderón 21 yaşındaydı. O dönemde tarlalarda işçi miydi, yoksa zaten profesyonel bir asker miydi, pek belli değil. Ama bilinen bir şey var ki o, askerî darbenin ardından Frankocu isyancıların safında savaştı ve çavuş rütbesine kadar yükseldi. Bu, pek politik bir tip olmadığını gösteriyor zira savaşın başında firar edip faşistlere karşı savaşmak yerine, başlangıçta “koşullara” uyum sağlamıştı.
O dönemde İspanya, henüz genç bir burjuva demokrasisiydi. General Francisco Franco’nun önderlik ettiği ayaklanma, başından itibaren Hitler’in Almanyası ve Mussolini’nin İtalya’sı tarafından desteklendi. Askerî darbe, kısa sürede hem bir iç savaşa hem de Avrupa faşizminin uluslararası bir deney alanına dönüştü.
Kızkardeşi öldürülünce…
Nerva, bu şiddeti erkenden ve çok ağır bir şekilde hissetti. Ağustos 1936’da kasaba önce bombalandı, ardından Frankocu birlikler girdi. Amaçları solculara, anarşistlere ve sendikacılara gözdağı vermekti. Yüzlerce insan katledildi. Kurbanlardan biri de Manuel’in kız kardeşi Antonia Calderón Blanco’ydu – ki o benim nenemin nenesiydi. Dedem 2015’te bana şöyle anlatmıştı: “Nenemin adı Antonia Calderona Pascual’dı ama herkes ona sadece Calderona derdi.” Mahallede küçük bir dükkânı vardı, süt ve yiyecek satardı. “Hâlâ gözümün önünde o büyük süt tenekeleri var. Cömert bir kadındı, elinden geldiğinde herkese yardım ederdi.”
Herhangi bir siyasi partinin üyesi olmadığı söylenmesine rağmen, Falangistlerin (Faşist parti) yerel yandaşları tarafından “Kızıl” ilan edilip ihbar edildi. Frankocu milisler, o dönem Cumhuriyetçi tarafta olan pek çok kadına reva görülen “Paseíllo” adlı halka açık aşağılama ritüeline onu da maruz bıraktı. Başı traş edildi, müshil verilerek halkın önünde rezil edildi ve kiliseyi temizlemeye zorlandı. Ardından, yargısız infazla ensesinden vurularak öldürüldü. Cesedi, tıpkı İspanya’nın dört bir yanındaki yüz binlerce kurbanda olduğu gibi, isimsiz bir toplu mezara gömüldü. Dedem o günleri şöyle hatırlıyordu: “Kadınları atlı bir arabaya bağladılar ve köyün içinde sürüklediler. İnsanlar onlarla alay ediyordu, ta ki mezarlık duvarına ulaşana kadar. Orada vuruldular.”
Sadece Rio Tinto madenleri civarında, darbeciler tarafından birkaç gün içinde yaklaşık 1.500 kişi yargısızca katledilip kazılan toplu mezara atıldı. Bu, İspanya’nın kırsal kesimindeki bilinen en büyük toplu mezardı.
Aile arasındaki rivayete göre, genç astsubay Manuel Calderón’un hayatındaki dönüm noktası tam da kız kardeşinin katledilmesiydi. “El Lito” izinli olarak eve geldiğinde Antonia’nın akıbetini öğrendiğinde rütbe işaretlerini söküp atmış ve Cumhuriyetçi saflara katılmış. Hatta takipten kurtulmak için bir süre kadın kılığına bile girdiği söylenir.
Firar…
Barselona’da yaşayan Jaume Miró Calderón, aslında büyükbabası José Antonio Calderón Ledesma’nın kemiklerini arıyordu. Arşiv araştırmaları sırasında ise “El Lito”yla ilgili kapsamlı bir dosyaya denk geldi. Bu belgeler, onun olağanüstü hayatının ilk kez bütünüyle ortaya çıkarılmasını sağladı.
Buna göre Manuel Calderón, 26 Ocak 1938’de Madrid’deki Carabanchel Bajo cephesinden firar etti. Saat 20.00’den hemen sonra ortadan kayboldu, yanına bir Mavzer tüfeği, 150 mermi ve iki el bombası almıştı.
Pablo Iglesias Vakfı’nın belgelerinde Manuel Calderón, bir tarım işçisi ve UGT (Genel İşçi Sendikası) üyesi olarak geçiyor. İşçi hareketine bağlı olmasına rağmen 1938’e kadar Frankocuların safında savaşmış olması ilginç; ancak unutulmamalı ki darbecilerin kontrolündeki bölgelerde pek çok erkek zorunlu olarak orduya alınıyordu. Hayatta kalmak için çoğu zaman gerçek siyasi görüşler gizlenmek zorundaydı.
Firarı duyulunca Talavera de la Reina’daki bir askerî mahkeme onun hakkında dava açtı. “El Lito”, “askerî isyan” suçundan aranıyordu ki bu acı bir ironidir; çünkü asıl isyancılar darbecilerin ta kendisiydi. Eylül 1938’de resmen firari ilan edildi.
Toplama kampı ve kaçış…
Savaş bittiğinde rejimin eline düşmekten kurtulamadı. 1939’da tutuklandı, Huelva’ya götürüldü ve sıkıyönetim mahkemesinde yargılandı. Karar: Kurşuna dizilerek idam. Ancak ceza, 30 yıl ağır çalışmaya çevrildi. “El Lito”, Ciudad Real eyaletindeki Almadén del Azogue ceza kampına gönderildi. Burası, zorunlu çalıştırmanın hüküm sürdüğü bir maden ocağıydı. Gazeteci Carlos Hernández de Miguel’in araştırmasına göre Franco, İspanya genelinde zorunlu işçi çalıştıran yaklaşık 300 toplama kampı işletmişti.
Nisan 1943’te “El Lito” kaçmayı başardı. Bu kaçışın koşullarına dair ailede hâlâ o kadar şaşırtıcı bir rivayet dolaşır ki gerçek olması neredeyse imkânsız gibidir. Anlatılanlara göre “El Lito”, günah çıkarmak için bir rahip istemiş. Rahip önünde diz çöküp dua etmeye başlayınca onu bayıltmış, anahtarları alıp kayıplara karışmış. İşte tam bu noktada hayatının sinema filmi gibi olan kısmı başlıyor. Efsaneye göre, başka bir mahkûmla birlikte Kuzey Afrika kıyılarına kadar kaçmış. İkisinin de bir ağaç kütüğüne bağlanıp denizde sürüklendiği söylenir. Bu hikâyenin ne kadar doğru olduğuysa meçhul.
Fas’a geçiş ve hayalete dönüşü…
Kesin olan tek şey, “El Lito”nun gerçekten de Fas’a ulaşmış olması. Orada Tanca’daki İspanya Konsolosluğu üzerinden bir af başvurusunda bulundu. Jaume Miró Calderón, arşivlerde bu yazıyı da buldu. Firar suçundan affedildiği anlaşılıyor. Ancak cezaevinden kaçış için ikinci bir af asla verilmedi.
Tüm bunlara rağmen “El Lito” hayatta kalmayı başardı. Onlarca yıl sahte kimliklerle yaşadı ve sürekli gözden kayboldu. Ailesine göre, Latin Amerika’nın çeşitli ülkelerinde yaşamış ve orada birkaç aile kurmuş. Doğrulanabilen tek şey, Sevilla yakınlarında yaşadığı söylenen Antonia Calderón adında bir kızının olduğu.
Nerva’daki yakınları içinse uzun süre bir hayaletten farksızdı. Aniden ortaya çıkar, çoğunlukla yaz aylarında, akrabalarını selamlar ve yeniden gözden kaybolurdu. Aile anılarına göre, savaş sonrasının o amansız yoksulluk günlerinde bir keresinde eve koca bir jambon getirmişti. Aile, ondan resmî olarak ancak 1962’de haber aldı. Ondan sonra bile Franco diktatörlüğü sona erene dek son derece temkinli davrandı ve büyük ölçüde göz önünden uzak yaşadı.
Dedemin anıları, şiddetin savaşla bitmediğini apaçık gösteriyor. Bana anlattığına göre “Savaştan sonra daha da fazla insanı öldürdüler. Kimilerinin dediği gibi savaş sonrası durum 1941’de bitmedi. Açlık ve sefalet 1950’lere kadar peşimizi bırakmadı.” Onun babası erken öldü. Annesi beş çocuğu zor besledi. En sonunda dedem ve erkek kardeşi devlet yetimhanesinde yaşamak zorunda kaldı. Orada her sabah Frankocu marşı “Cara al Sol”u söylemeye zorlanıyorlardı.
Savaş sonrasının yoksulluğu bütün bir nesli şekillendirdi. Dedem madenlerde çalıştı, işten sonra odun kömürü yaptı. Eşi ev temizliğine gidip ekmek sattı. Çoğu zaman kilometrelerce yolu yürümek zorundaydılar. Yol kenarlarında sık sık kireçten yapılmış beyaz haçlar görürlerdi. Dedem, “Yaşlılar bize derdi ki: Oralarda mezarlığa ulaşamadan gömülen insanlar yatıyor” diye anlatırdı. Ben de bu haçlardan birçoğunu kendi gözlerimle gördüm.
Franco ölünce dönüyor ve kayboluyor…
Franco’nun ölümünden sonra “El Lito” nihayet İspanya’ya geri döndü. İşte tam bu noktada izi yeniden kayboluyor. Son yıllarını nerede geçirdiği, ne zaman öldüğü ve nereye gömüldüğü bugüne kadar bilinmiyor.
Ama asıl hikâye onun ortadan kaybolmasıyla bitmiyor. Bu hikâye, arşivlerdeki belgelerde, mezarlıktaki toplu mezarda, hâlâ kimlik tespiti bekleyen plastik kutulardaki kemik kalıntılarında ve onlarca yıldır susan ailelerin hafızasında yaşıyor.
Tıpkı kendi ailemde olduğu gibi. Dedeme, onca yılın ardından adalet isteyip istemediğini sorduğumda, tazminatın artık mümkün olmadığını söyledi. Belgeler kaybolmuş, tanıklar ölmüştü. Ama bir dileği vardı hâlâ. Bir gün Nerva’daki toplu mezara gidip çiçek bırakmak ve büyükannesinin hikâyesini anlatmak istiyordu. Calderona’nın hikâyesini. “El Lito”nun hikâyesini.
Ama buna fırsatı olmadı. Çünkü kısa bir süre sonra felç geçirdi ve konuşma yetisini kaybetti. Büyükannesini DNA testiyle teşhis edemedi. Yine de işte burada, sırf o küçük köyden çıkan yüzlerce hikâyeden biri, gelecek nesiller için anlatılıyor.
* Carmela Negrete, Berlin'de yaşayan İspanyol bir gazeteci ve yazardır
Kaynak ve Fotolar: Junge Welt