Şêx Seîd ve Seyid Rıza’yı mezhepçiliğe hapsetmek, onların onurlu tavrına ihanet etmek demektir

  • Direnişleri radikal ve sürekli olan başlıca kesimler, Aleviler ve Zerdüştîler olarak, ya Sünni İslâm’la zıt olan bir İslâm’ı ya da hiç İslâmlaşmamayı tercih ettiler.
  • Alevilik, geleneksel direnişçi kültürel varlığını koruyan, asimilasyonu küfür sayan ve kültürel varlıklarıyla uyuştuğu ölçüde İslâm’ı kabul eden radikal kesimin inanç kültürüdür.
  • Kendi kabile ve aşiret kültürlerine en çok bağlı kalan, kendi kültürleriyle uyuştuğu ölçüde bazı İslâmî değerleri başkaları için değil, kendileri için içselleştiren bir kültürdür.
  • Safevi Hanedanlığı’nın kuruluşunda etkin olan Kürt beylikleri, Şialığın resmileşmesiyle kendilerini tehdit altında hissetti. İdris-i Bitlisi, yeni hanedan arayışının politik ve ideolojik mimarıdır.
  • Kürdistan beyliklerinin çoğunluğu, Osmanlı ile eşit güçlerin ittifakına denk bir iktidar paylaşımında anlaştı. Sakıncası, sonraki olumlu ve olumsuz koşulları hesaba katmamasıdır.

ABDULLAH ÖCALAN*

16. yüzyılın başlarında hem Safevi hem de Osmanlı saraylarında etkili olan İdris-i Bitlisi, dönemin geçerli iktidarcı politik figürünü temsil etmektedir. Şunu unutmamak gerekir ki; dönemin koşulları birkaç hegemonik güce dayalı iktidar sistemlerini geçerli kılıyordu. Dönemin statükosu, kendini bu tarzda inşa ediyordu.

Kuzey Kürdistan’daki Alevi Kürtlerin, Sünni iktidar geleneğine karşı yürüttüğü demokratik özgürlük mücadelesinin benzerini, Şia iktidarına karşı Doğu Kürdistan’da esas olarak Sünni Kürtler yürütmektedir. Bu durum, iktidarın ideolojik-kültürel kaynaklarıyla bağlantılıdır. İran Kürt gerçekliğindeki hâkim kültür, dinsel ve mezhepsel olmaktan çok etnik ve kavmi niteliktedir. Şia kültürü içinde Farslar ve Azerilerin kavmi nitelikleri daha çok zayıflarken, resmi Şia kültürüne karşıtlıklarından ötürü Kürtler, kavmi niteliklerini önemli ölçüde korudu. Buna karşılık Şia Kürtlerinin ve Lorların (Kürtlerin en eski kültürel kollarından biri) kavmi nitelikleri zayıflatılmış olup Şia kültürü içinde asimile olmaları söz konusudur. Ayrıca önemli bir nüfusa sahip olan Horasan Kürtleri, Şia Kurmanc olup, yoğun asimile etme çabalarına ve siyasal açıdan etkisiz bir konuma düşürülmelerine rağmen kimliklerini ve kültürlerini korumada ısrarlı davrandı.

Alevilik ve Êzîdîlik temelindeki direniş

İslâm hâkimiyeti döneminde Zerdüştî geleneğin darbe yemesi beraberinde kullaşmayı da getirdi. İktidar İslâmı’nın Zerdüştî geleneğe düşman kesilmesinin temelinde, İslâm’daki sert sınıflaşma ve kullaşma olgusu yatıyor. Kürtlerin, iktidar İslâmı’na katılmaları oranında kullaştıkları, köleleştikleri hususu çok önemlidir. Kürt kültüründeki özgür yaşam iradesi, iktidar İslâmı’yla büyük bir kırılmayı yaşadı. Buna karşılık Alevilik ve Êzîdîlik temelinde gösterilen direniş, eski Zerdüştî gelenekle bağlantılı olup, özgür yaşamdan ve buna imkân veren kültüründen vazgeçmeme iradesinde esas rol oynadı. İktidar İslâmı’ndan kaçınan mezhepler ve tarikatlar da iktidar hastalığına bulaşmadıkça, daha özgür ve ahlâklı bir toplum yaşamına katkıda bulundular. Bunlar, Ortaçağ'ın bir nevi öz savunma örgütleriydi. Kürt kültürü, Ortaçağ'da esas olarak bu iki yoldan hem varlığını korudu hem de kullaşmayı derinliğine yaşamadı ve özgürlüğüne tutkulu bağlılığını sürdürdü.

İslâmîk iktidar hegemonyasını temsil edenler, ümmet toplumuna damgalarını vurdukça, alttan tasavvufi tarikatlar, eski geleneklerini varlık gerekçesi olarak kullanan Alevi ve Zerdüştî Kürtler, kendilerine özgü direnişçi cemaatlerini geliştirmekte ısrarlı davrandılar.

 

İki yönlü toplumsallaşma

Kürt toplulukları, İslâmiyet karşısında uzun süre direniş halinde kalsalar da üst tabakanın İslâmiyet ve onun Sünni yorumuyla birlikte iktidar şansını yakalaması, köklü dönüşümleri beraberinde getirdi. İki yönlü bir toplumsallaşma yaşandı;

* Üst tabaka âdeta feodal devrimle kendi beylik toplumlarını çığ gibi oluşturup büyüttü,

* Alt tabakanın ve dağlık alanlardaki toplum kesimlerinin, iktidar zulmüne ve sömürüsüne karşı bir nevi öz savunma örgütü olan tarikatlar ve mezheplere yönelmeleri, bu yönde bir toplumsal gelişme içine girmeleri kaçınılmaz oldu.

Dinsel örtü altında sınıfsal çatışma

Sınıfsal bölünmeyi derinleştiren farklı İslâmî bilinç formları, kendilerini mezhepler ve tarikatlar biçiminde yansıtıyordu. Kabile ve aşiret bilinçleri aşıldığında içine girilen bilinç formları, üst hiyerarşik tabaka açısından Sünni İslâm ve değişik mezhepleri olurken, alt tabakalar açısından Alevilik başta olmak üzere tasavvufi tarikatlar biçiminde somutlaşıyordu.

Sünni beylik Kürtlüğü, bir yandan kendini alt tabakalar aleyhinde geliştirirken, diğer yandan onların bilinç formlarıyla sıkı bir çatışma içine giriyordu. Sınıfsal çatışma, dinsel örtü altında sürdürülüyordu. Alevi ve tasavvufi Kürtlük, kendini sık sık siyasi ve askeri örgütlenmelere dönüştürüp savunma konumuna geçiyordu.

Toplumun bütünlüğü, bu çatışma ve bölünmelerden büyük zarar görüyor ve acı çekiyordu. Bu durumun sona ermesi, ya ahiret umutlarına bağlanıyor ya da bütünleşmiş güçlü bir krallık rejiminden umut bekleniyordu. Ortaçağ Kürtlüğünde bu yöndeki ideolojik arayışlar, formlar giderek güçlenecektir.

Bitlisi, Xanî ve Safiyuddin

İdris-i Bitlisi’nin (16. yüzyılda) ve Ehmedê Xanî’nin (17. yüzyılda) arayışları ve bilinç formları, Kürt toplumundaki bu yönlü beklentileri karşılamaya çalışmaktır. Buna karşılık bir Kürt şeyh sülalesine mensup Safiyuddin, giderek Şii-Kızılbaş harekete öncülük ederken, sonuçta bu hareket yeni bir iktidar hanedanlığı olan Safevi İmparatorluğu ile sonuçlanacaktır. Bitlisli Şerefxan’ın (16. yüzyılın sonu) Şerefname’si Kürtlüğün beylik ve krallık yorumunu yaparken, Kadirîlik ve Nakşîlik gibi tarikatlar, iktidar dışı kalmış toplumun savunusuna yöneliyor. Kürt üst tabakası, Safeviler ile Osmanlılar arasından kendisi için en uygun koruyucuyu ararken, Ehmedê Xanî köklü çareyi büyük bir Kürdistan Krallığı’nda görmektedir.

İdris-i Bitlisi'nin yaptığı

16. yüzyılın başlarında hem Safevi hem de Osmanlı saraylarında etkili olan İdris-i Bitlisi, dönemin geçerli iktidarcı politik figürünü temsil etmektedir. Kendi bağımsız krallık rejimini kuramayan Kürt beylikleri, çıkışı hegemonik güçlerin saraylarında aramaktadır. Önceleri Safevi Hanedanlığı’nın kuruluşunda etkin rolleri olan Kürt beylikleri, Şialığın resmi mezhep haline getirilmesiyle kendilerini tehdit altında hissetti. Sünni mezhepten oluşları, onları Osmanlı Hanedanlığı ile iş birliğine yöneltti. Bunda önemli çıkarları vardı.

İdris-i Bitlisi, bu yeni hanedan arayışının politik ve ideolojik mimarıdır. Kürdistan beyliklerinin büyük çoğunluğu, Osmanlı Hanedanlığı ile eşit güçlerin ittifakına denk bir iktidar paylaşımında anlaştı. Bu, koşulların uygun kıldığı gönüllü bir ittifaktı. Osmanlı iktidar sisteminde kendine özgü bir konumlanışları vardı.

Kürt beylikleri, belki kendi aralarında çıkarabilecekleri bir beylerbeyi ile daha çok bağımsız olabilir, gelecekte daha merkezî bir saltanat geliştirebilirdi. Şunu unutmamak gerekir ki; dönemin koşulları çok sayıda saltanat rejiminden ziyade, birkaç hegemonik güce dayalı iktidar sistemlerini geçerli kılıyordu. Dönemin statükosu, kendini bu tarzda inşa ediyordu. Bağımsız krallıklar kural değil, istisnaydı. Dolayısıyla İdris-i Bitlisi önderliğinde girişilen ittifak çalışmaları, dönemine göre uygun ve başarılıdır. Sakıncası, sonradan ortaya çıkacak olumlu ve olumsuz koşulları hesaba katmaması, konjonktürel kalmasıdır.

Kürtlerin de savaşıydı

Safevi İmparatorluğu’nun yayılmasına karşı verilen 1514'teki Çaldıran Savaşı'nda Yavuz Selim’in ordusunda Yeniçerilerden daha fazla Kürt beylik ve aşiret kuvvetleri vardır. Savaş, hem verilen yer hem de askeri bakımdan Osmanlı-Kürt ittifakıyla (Amasya’da 28 Kürt Beyi ile Yavuz Selim arasındaki protokol) kazanıldı. Memlûkların Urfa ve Mardin’deki hâkimiyeti göz önüne getirildiğinde, Mercidabık (Kuzey Suriye’de Halep’e yakın bir yer) Savaşı'nın da benzer karakterde olduğu görülür. Her iki savaşın stratejik olarak Kürtlerin varoluş ve bağımsızlığında önemli rol oynadığını belirlemek son derece gerçekçi ve gereklidir. Şoven tarih, hep gerçeklerin üzerini örtmüştür. Selçuklu, Eyyubi ve Osmanlı hanedanlıkları döneminde Kürdistan coğrafyasında verilen savaşları, ağırlıklı olarak Kürtlerin işgalci güçlere karşı savaşları biçiminde değerlendirmek en doğrusudur. 1920-1922’deki 'Ulusal Kurtuluş Savaşı' da buna dahildir. Türklerin bu savaşlardan kazancı, Kürtler olmaksızın barınamayacakları Anadolu’da kalıcı bir yurtluk kazanmış olmalarıdır.

19. yüzyılda farklıydı

İdris-i Bitlisi’nin konumu, 19. yüzyılda beylik sisteminin çöküşü sonrasında içine girilen tehlikeli iş birlikçilikle karşılaştırılamaz. Bu tarz bir karşılaştırma, dönemsel koşulları hesaba katmayan, dönemleri birbirine karıştıran hatalı bir analojiye dayanır. 19. yüzyılın başlarına kadar Kürtlerin statüsü, halk olarak Türkler veya Türkmenler ve Arapların statüsünün gerisinde değil, daha da ilerisindedir. Asıl çöküş ve statü farklılaşması, 19. yüzyılda gelişmeye başlar.

Kürtler ile Türklerin ilişkilerinin mahiyeti

Kürtlerin, Türk kavimleri, beylik, sultanlık ve boylarıyla kurduğu ilişkilerin mahiyeti doğru kavranmadan, her iki toplumun varoluş tarihleri doğru yazılamayacaktır. Kürtlerin Türkler ile ilişkilerinde varlıkları, asimilasyonla ya da askeri zorla tehdit altına girsin diye değil, varlıklarını birlikte daha güçlü korumak ve geliştirmek için bu stratejiyi benimsediklerini çok iyi anlamak gerekir. Tarihsel derinliği olan bir zihniyete sahip Türkler için de aynı stratejik mantık geçerlidir. Objektif olarak Batı ajanlığı anlamına gelen ‘Beyaz Türk faşizmi’nin son 100 yıldır bu stratejik mantığı ve tarihsel işleyişi inkâr eden tavrının temelinde, her iki toplumsal kültüre karşı komplocu niyet ve uygulamaları vardır. Daha inşa edildiği ilk dönemlerden beri özü böyle olan ilişkileri esas alan Kürtlere inkâr, imha, asimilasyon ve soykırımı dayatmak, her iki toplumsal kültüre en büyük ihanet olup birlikte kaybetmeleriyle sonuçlanacaktır.

* Rêber Apo'nun kitaplarından derlendi

 

***

Seyid Rıza Kürtlüğünü bırakmadı

Türkiye’de kurulan rejimin adı 'cumhuriyet'tir ama özü itibarıyla cumhuriyet sistemi veya devlet sistemi değildir. Devletin bağlı olduğu kurallar, kurumlar ve bir aklı olur. Onu bağlayan ve sınırlayan bir hukuku olur. Türk devlet sistemi, Kürt kırımı üzerine kurulmuş bir savaş rejimidir. Kuruluş ilkesinin başında Kürt kırımı gelir.

1925’te Şêx Seîd’i idam ettikten sonra Hasan Hayri ve benzer düşüncede olanlara yöneldi. Oysa bunları hedef haline getiren şey, radikallikleri değildir. Bunlar, Kürtler arasında birliği sağlamaya çalışıyordu. Hedeflenmeleri, bu düşünceyi taşımalarındandı. Seyid Rıza'nın idamdan önce Mustafa Kemal ile görüştüğü iddiası var. O’na “Kürtlükten asla söz etme, Dersim’in Türk yurdu olduğunu kabul et, seni affedelim” denilir. Kendi öz varlığına ihanet edip inkara sığınırsa affedileceğini söylerler. Seyid Rıza, bunu kabul etmez ve öz varlığından geri adım atmaz. O nedenle idam edilir.

Aslında aynı yaklaşım Hasan Hayri ve Şêx Seîd’de de söz konusu olur. O yüzden Şêx Seîd ve Seyid Rıza’yı mezhepçiliğe hapsetmek, onların onurlu tavrına ihanet etmek demektir. Onlar, ‘Nakşî’, ‘Alevi’ gibi kimliklerle sınırlandırılıp çarpıtılamaz.

***

Alevi ve Êzîdî Kürtler

Êzîdî Kürtler ve Alevi Kürtler, Zerdüştî kültürün demokratik, özgür ve eşitlikçi özelliklerini taşır. Tüm bastırılmışlıklarına rağmen doğayla bütünleşmiş, açık sözlü ve cesur yanları dikkate değerdir.

İslâmiyet’e kadar otantik özelliklerini büyük oranda koruyan Kürtlerin, İslâm’ı karşılayışları bütünlük içinde olmadı. Dağ Kürtleri ile ova Kürtlerinin yaklaşımları farklı olduğu gibi, alt ve üst tabakanın yaklaşımları da farklı gelişti. İslâm’ın ilk fetih darbeleri karşısında teslim olmayan kabileler ile Zerdüştî din adamları, tarihte hep olduğu gibi dağların yükseklikleri ve derinliklerine çekilip direnişlerini uzun süre sürdürdüler. Direnişleri radikal ve sürekli olan başlıca kesimler, Aleviler ve Zerdüştîler olarak, ya Sünni İslâm’la zıt olan bir İslâm’ı ya da hiç İslâmlaşmamayı tercih ettiler. Dağlarındaki mekânlarından da anlaşılmaktadır ki; Alevilik, geleneksel direnişçi kültürel varlığını koruyan, asimilasyonu küfür sayan ve kültürel varlıklarıyla uyuştuğu ölçüde İslâm’ı kabul eden radikal kesimin inanç kültürüdür. Kendi kabile ve aşiret kültürlerine en çok bağlı kalan, kendi kültürleriyle uyuştuğu ölçüde bazı İslâmî değerleri başkaları için değil, kendileri için içselleştiren bir kültürdür. Bu özellikleri nedeniyle 5 bin yıl öncesindeki Hurri kültürü ve dilsel varlığıyla benzerlik göstermeleri anlaşılır bir husustur. Dış istilalara karşı sürekli direnmeleri, dağların gerektirdiği sıkı kabileci yaşam kültürü bu sonucu doğurdu.

Sultanlık ve beyliklerin olumsuz olan iktidar, ekonomi ve ideoloji alanındaki tekelci hegemonyasına karşı başta tasavvufî tarikatlar, Alevilik ve Êzîdîlik olmak üzere sivil toplum benzeri birçok yeni kategorik grup oluştu. Tüm bunlar, demokratik içeriği güçlü olan kategorik gelişmelerdir.