Beş yaşlarında olmalıydım...
Bahar kokulu bêrîvanların çiçekleri kıskandıran rengarenk giysileri rüzgarlarda uçuşuyordu. Sırtındaki süt güğümleri onları yormuş olmalıydı ki alınlarında boncuk terler birikmişti. Onca yorgunluğa rağmen bahar rüzgarlarının eşliğinde gruptan yükselen kilamlar, stranlar neşelerinin yerinde olduğunu gösteriyordu. Bazen de koro halinde kahkahalar eşlik ediyordu kilamlarına, stranlarına.
Bêrîvanlar evlerine vardıklarında telaşlı bir koşuşturma başlıyordu evlerde. Aynı telaşlı koşuşturma, ablalarımın eve varmasıyla bizde de başlamıştı. Hummalı bir çalışma sarmıştı evdekileri. Biz çocuklarsa her zamanki gibi tatlı gülümsemelerle izliyorduk olanları.
Kazanlara süt doldurulacak, ateşler yakılıp süt kaynatılacak ve yoğurt yapılacaktı. Sonra kente götürülüp satılacaktı. Hayvanları olanların geçim kaynağıydı bu.
Bizim de yüzden fazla koynumuz vardı. Mütevazi bir sürüydü. Babam hergün Amed’e götürüp satıyordu yoğurdu.
Koyun yoğurdu meşhurdur bizim oralarda. Hele koyun sütüne su katılmadı mı, kerpiç gibi olurdu yoğurdu. Tadına doyum olmazdı.
Bir gün babam, anneme söylerken duymuştum; „Kentte bizim yoğurt kapanın elinde kalıyor. Süte su katmadığımız için çok beğeniliyor. Herkes övgüyle söz ediyor yoğurdumuzdan“. Sesindeki gururu, o yaşlardaki ben bile açıkça fark etmiş, böyle bir ailem olduğu için gururlanmıştım.
Süte su katmamak, hileye başvurmamak ve dürüst davranıp helal para kazanmak, babamın gururu kadar, çocuk dünyamın saf duygularını da okşamıştı. Babamı sevindiren, ailemin övülmesine sebep olan şey, benim için de şaşmaz bir doğruydu. Dürüst davranmak ve bunun karşılığında insanlar tarafından övülmek, çocuk dünyama çok uyuyordu.
Annem ve ablalarım kısa sürede sütleri hazırlamış, ateşi gürleştirmiş ve çok geçmeden süt dolu koca kazanı ateşin üzerine koyup, kaynamaya bırakmışlardı. Yavaş yavaş ısınan sütü karıştırmak da anneme düşmüştü. Bense toprak damlı evin salonu sayılan bu koca yerin bir köşesinde kendi kendime oynuyordum. Kaç zaman geçmişti hatırlamıyorum ama bir ara annemin küçük bir tas suya koca kazandaki sütün içerisine boşaltıp, aynı tasla süt aldığını ve elindeki ekmeği sütle yemeye başladığını gördüm.
Annem, tutumluluğun da ötesinde biraz eli sıkı biriydi. Belli ki acıktığı için canı bir tas süt içmek istemiş ama eli sıkılığından dolayı aldığı süt kadar su koymuştu yerine. Neredeyse içinde yüz kilodan fazla süt bulunan koca kazandan bir tas süt almak neyi eksiltirdi ki? Bir tas sütün gelirinden mahrum olmak hiçbir şey ifade etmiyordu. Ama demek ki annem için ifade ediyordu. Eli sıkılığı, bu basit ayrıntıyı görmesine izin vermemişti.
Ancak şahit olduğum manzara, duygu dünyamı altüst emişti. Çocuk saflığının ördüğü dürüstlük hayallerim yıkılıvermişti. Annem, kentte herkesin övgüyle bahsettiği dürüstlüğümüze gölge düşürmüştü. Bir taş su ile dürüstlüğümüzü, köylülüğün neolitikten beri var olan saflığını bozmuştu sanki. Öyle hissediyordum. Babamın gözlerinin içinin gülmesine yol açan o gururlu bakış sanki tuzla buz olmuştu ve onu korumam gerekiyormuş gibi bir hırsla dolmuştu içim. Bir tas su, bir tas süte ağır basmıştı! Şaşkınlık ve hayal kırıklığı içimi kemiriyordu.
O hayal kırıklığıyla hızla abime doğru odaya koştum. Nefes nefese kalmış bir halde, annemin süt kazanına bir tas su koyduğunu söyledim. Söyler söylemez de, sanki omuzlarımdan ağır bir yük kalkmıştı. Abim ise hışımla yerinden kalkıp salona koşmuş; bir yandan anneme çıkışıyor, diğer yandan kaynamakta olan süt kazanına saldırıyordu. O kızgınlıkla kazanı devirmesiyle süt salonun her yanına dağılmıştı birden.
Annem ise bir yandan abimi durdurmaya çalışıyor, diğer yandan derdini anlatmak için, „sadece bir tas su koydum“ deyip duruyordu. Ama abimi durdurmaya yetmedi çabaları. Aksine daha fazla azar işitti. Salonun zemini beyaz bir tabakayla kaplanırken, annem ellerini iki yana açmış, boynu bükük çaresizce izliyordu. Bir tas süte kıyamayan annem, koca bir kazan sütten solmuştu. Çaresizce ne yapacağını bilemez halde söylenirken, neden sonra az ötede olanları izleyen bana baktı...
Gözlerinde kocaman bir hüzün vardı. Bir de çaresiz bir acı oturmuştu gözbebeklerine. O gözler, doğru bir iş yapmış olma gururumu yerle bir etti. Gurur, yerini derin bir acıma ve pişmanlığa bırakmıştı. Annemin o çaresiz çırpınışları, acılı bakışları yüreğimi burkmuştu. Gözlerim buğulanmıştı.
Neden yaptım? Neden görmezden gelmedim? Bu soruların cevabını çocuk aklımla veremezdim. Yüreğimdeki dürüstlüğe sarılmıştım. Ama annemin hüzünlü bakışlarıyla neyin doğru, neyin yanlış olduğunu çıkaramıyordum artık.
Hatırladığım tek şey, çocuk yüreğimi örseleyen acıydı...
O acılı bakışı, o bir çift hüznü hiç unutamadım. Annemin gözlerine her baktığımda, hep o anı hatırladım. „Ne yapmalıydım?“ sorusu hep aklıma takıldı, acılı bir hüzün eşliğinde. Ama cevabını hiç bulamadım. Ailem hep dürüstlükle övülsün isterken yüreğime acı damlamıştı.
O bir çift hüzün peşimi hiç bırakmadı. Ama onu telafi edecek hiçbir şey de yapmadım. En çok da buna kahroluyorum. Hoyratça bir duyarsızlığın kıyısında gezindim hep...
Vefatının 23. yılında annemin bende iki belirgin imgesi kaldı. Acıya bulanmış hüzünlü bakışı ve kendini affettirememek... O bir çift hüzünlü göz, halen içimi titretmeye devam ediyor. Kabuk bağlamamış bir yara olarak için için kanıyor hep...

Antep H Tipi Hapishanesi