• Gerçek barışın ölçüsü, çıkarılan yasalar kadar günlük hayata yansıyanlardır. Gerçek barış; insanın dili, inancı, kimliği ve düşüncesi nedeniyle korkmadığı gün başlayacaktır.

MİHRAC URAL

Geçmişin yükünden kurtulmadan, birlikte ve barış içinde yaşamak kolay değildir. Kürtçe konuşmak, bir futbol takımının formasını giymek ya da Alevi kimliğini açıkça ifade etmek gibi sıradan tercihler, bazı durumlarda insanların hedef gösterilmesine ve saldırıya uğramasına neden olabiliyor. Bu durum, geçmişten bugüne taşınan toplumsal önyargıların hâlâ canlı olduğunu gösteriyor.

'Çerçeve yasa'nın Meclis’ten geçmiş olmasına rağmen uygulanmasının geciktirilmesi, barış sürecine duyulan güveni zedeliyor. Devletin kendi çıkardığı yasayı dahi ağırdan alması, kamuoyunda “oyalama ve zaman kazanma” düşüncesini güçlendiriyor. Oysa devletin sorumluluğu yalnızca yasa çıkarmak değil, onu uygulamak ve yurttaşın güvenini sağlamaktır.

Yakın zamanda 18 yaşındaki Furkan Oğlak’ın Kürtçe müzik dinlediği gerekçesiyle ırkçı saldırıya uğraması ve ardından “Örgüt propagandası” iddiasıyla tutuklanması, bu çelişkinin dikkat çekici örneklerinden biridir. Rıdvan Aslan’ın 31 Ağustos’ta "Örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklanması da benzer tartışmaları gündeme getirdi. PKK’nin fesih ve silah bırakma sürecine girdiği bir dönemde, yurttaşların kimlikleri, ana dilleri veya kültürel faaliyetleri üzerinden eski güvenlikçi kategorilerle değerlendirilmesi, devletin geçmişin reflekslerinden ne ölçüde uzaklaşabildiği konusunda soru işaretleri yaratıyor.

Trabzon’da Amedspor forması giyen bir kadına yönelik saldırı da aynı toplumsal tahammülsüzlüğün başka bir örneğidir. Bir futbol formasının etnik veya siyasal kimliğe yönelik saldırının gerekçesine dönüştürülmesi, meselenin sporun çok ötesine geçtiğini gösteriyor.

İstanbul/Kadıköy’de düzenlenen barış mitinginde Kürt kadın Zeynep Çalahan’ın çantasının aranması sırasında kadın polis tarafından aşağılayıcı sözlere maruz bırakılması ve ardından polislerin birbirlerini savunması da yalnızca bireysel bir davranış olarak görülemez. Kamu gücünü kullanan görevlilerin ayrımcı tutumları karşısında devletin görevi, personelini korumak değil, yurttaşın hakkını ve onurunu korumaktır. Devlet, sessiz kaldığında veya sorumlulardan hesap sormadığında, cezasızlık ayrımcılığı besler.

Geçmişin yükü

Cumhuriyet döneminin farklı evrelerinde Kürt kimliği ve dili konusunda uygulanan sert politikalar, zorunlu iskân ve göçler, güvenlik operasyonları ve çatışma dönemlerindeki ağır hak ihlalleri toplumun hafızasında derin izler bıraktı. Şêx Seîd Direnişi, Dêrsim 1937-38 süreci, 1980 darbesi sonrasındaki Diyarbakır Cezaevi ve özellikle 1990’lı yıllardaki köy boşaltmaları, zorunlu göçler, faili meçhul cinayetler ve  kayıplar, bu hafızanın önemli parçalarıdır. Geçmişi hatırlamak başka, geçmişin hükmünü bugünün insanlarına vermek başkadır. Tarih, geçmişi anlamanın aracı olmaktan çıkıp bugünün insanlarını yargılayan bir silaha dönüştüğünde, yeni kuşaklar kendilerinden önce verilmiş hükümlerin sanığı hâline gelir. Geçmişte yaşanan haksızlıkları bugün de devam ettirmek isteyenler ve devletin bunlara açtığı alan genişledikçe barış beklenemez. Barışı isteyen güçler, geçmişte çektikleri acıları unutmaya hazır, ancak geçmişte haksız olanların, bugün de haksızlıklarını devam ettirmeye çalışması, barışı engelleyen en önemli unsurdur.

Devletin çizmediği sınır

Toplumsal önyargılar, yalnızca insanların zihninde kalmaz. Siyasi dil ve devletin tutumu bu önyargıları beslediğinde, zamanla sokağın davranışına dönüşür. Kürtçe konuşan bir insanın, Alevi olduğunu söyleyen bir yurttaşın veya farklı bir takımın formasını giyen kişinin “tehdit” olarak görülmesi, bunun sonucudur. Buradaki en büyük tehlike; önyargının, dışlama, hakaret ve şiddete dönüşmesidir. Daha önemlisi, devletin buna verdiği tepkinin toplumun davranışını etkilemesidir. Devlet, kimliği nedeniyle hedef alınan yurttaşın yanında açıkça durmadığında, cezasızlık ve dokunulmazlık duygusu oluşur. Devletin dili ile sokağın dili arasında doğrudan bir ilişki vardır. Devlet, ayrımcılığa karşı sınır çizdiğinde toplum da bu sınırı görür; sessiz kaldığında ise sınır ortadan kalkar.

Aleviler ve Suriye gerçeği

Aynı sorun Alevilere yönelik söylemlerde de görülüyor. Kemal Öztürk’ün 27 Ağustos 2026'da NTV’deki programda Arap Aleviler hakkında kullandığı “Bu Nusayrilerin hepsini katletseler yeridir” şeklindeki sözler, milyonlarca insanı mezhebi üzerinden topluca suçlamanın ne kadar tehlikeli olduğunu gösteriyor. Bir kişinin mezhebi, suçun delili değildir. Suç varsa fiili işleyen kişi üzerinden değerlendirilmelidir. Hiçbir topluluk, birkaç kişinin veya bir yönetimin yaptığı eylemler nedeniyle topluca suçlu ilan edilemez. Hafız Esad ve Beşşar Esad’ın Alevi kökenli olması, yönettikleri devletin “Alevi devleti” olduğu anlamına gelmez. Suriye savaşı da yalnızca Aleviler ile Sünniler arasındaki bir savaş olarak açıklanamaz. Kolektif suç anlayışı, hangi topluluğa yönelirse yönelsin adaletsizdir. Bir topluluğun tamamını hedef alan “hepsini katletseler yeridir” anlayışı ise nefret söyleminin ötesinde, toplu cezalandırma düşüncesini besleyen tehlikeli bir zihniyettir.

Yeni dönem, eski refleks

PKK’nin silahlı mücadeleyi sona erdirme ve fesih kararı, Türkiye açısından yeni bir dönemin kapısını aralıyor. Meclis'in 10 Ağustos 2026’da 'çerçeve yasa'yı kabul etmesi bu açıdan önemlidir, ancak yeni bir dönem yalnızca yasalarla kurulamaz. Devletin ve toplumun zihniyeti de değişmeli. Devletin güvenlik kaygısı anlaşılabilir fakat Kürt toplumunun taşıdığı tarihsel güvensizlik de aynı ölçüde anlaşılmalıdır. İnsanları hâlâ geçmişin güvenlik kategorileriyle değerlendirmek, yeni dönem ile eski devlet refleksleri arasındaki çelişkiyi büyütür. Barış, yalnızca silahların susması değildir; insanların kimliklerinden dolayı korkmadıkları ve devletin kendilerini eşit yurttaş olarak koruyacağına inandıkları bir düzenin kurulmasıdır.

Kreon’un Aynası

Sofokles’in Antigone tragedyasındaki Kreon, kendi koyduğu hükmü mutlak doğru kabul eden otoritenin sembolüdür. Antigone ise devlet emrinin insan vicdanından ve adalet duygusundan üstün olamayacağını savunur. Kreon’un trajedisi, yalnızca yanlış karar vermesi değil, yanlışta olduğunu gördüğü hâlde kararından dönmekte gecikmesidir.

Bugün farklı dili tehdit, farklı inancı tehlike, farklı kimliği düşmanlık olarak görmek de aynı soruyu gündeme getiriyor: Devlet mi insan için vardır, insan mı devlet için?

Geleceğin hakkı

Tantalos’un laneti, geçmişte işlenen suçların ve verilen cezaların sonraki kuşakların kaderine dönüşmesini anlatır. Oysa insan, kendisinden önce yaşayanların eylemlerinden dolayı suçlu tutulamaz. Türkler ve Kürtler, Aleviler ve Sünniler geçmişlerini hatırlayabilirler fakat geçmişin bütün öfkesini, bugünün insanlarına miras bırakmak zorunda değiller. Türkiye’nin önündeki asıl mesele budur: Geçmiş unutulmamalı fakat geçmiş, bugünün insanlarını esir almamalıdır.

Gerçek barışın ölçüsü, çıkarılan yasalar kadar günlük hayattır: Kürtçe konuşan insanın korkmaması, Alevi yurttaşın inancını gizlememesi, farklı düşünenin susturulmaması ve bir insanın yalnızca giydiği forma nedeniyle saldırıya uğramamasıdır. Mesele Türklerin veya Kürtlerin, Alevilerin veya Sünnilerin birbirine üstün gelmesi değildir. Mesele, geçmişin bugünü yönetmeye devam edip etmeyeceğidir.

Gerçek barış; insanın dili, inancı, kimliği ve düşüncesi nedeniyle korkmadığı gün başlayacaktır. Kreon’un sarayı yıkıldı fakat hikâyesi kaldı. İktidarlar, yasalar ve sınırlar değişir. Değişmemesi gereken tek şey, insanın insan olarak yaşama hakkıdır.