Ne yalan söyleyeyim bu haftaki yazıyı yazmak için hiç acele etmedim, dur bakalım belki burada da “bir şeyler” olur, sonra yazarsın diye düşündüm. Ve bunu düşünürken kendimi yakalayıp işte alışma hastalığı budur, istediğin kadar alışmayacağız de, çoktan o çarkın içine girmişsin dedim! Çünkü alışmak dediğin illette tekrar gerekir. Birbirini tekrarlayan şeyler seni ele geçirmişse ve gücün onları değiştirmeye yetmiyorsa müzmin bir teslimiyet biçimi olarak alışırsın. Bu topraklarda tekrarlayan şeyin adı faşizmdir, katliamdır ve benim sevgili tiynetsiz milletim bu haberlere artık alışmıştır.

Amma velakin alışkanlıklar da yere, yurda göre değişir. Misal bombalar “orda” patlayınca alışırsın da yanı başında patlarsa “aaa ne oluyor, korkunç” diye feryat edersin. Çünkü “orada” sıradan olan, burada ekstremdir, “yok artık”tır. Ve nasıl olduğunu asla anlamadığım yerel istihbarat birimleri, ki bunların yine nasıl oluyorsa yetkili yerlerde mutlaka bir tanıdıkları vardır ve onlar aniden yakınlarını uyarır… 13 Mart’ta Ankara’da patlayan ve sivil ölümlere yol açan bombalı eylemin İstanbul başta olmak üzere diğer büyük şehirlere de sıçrayacağını söyler. Birdenbire herkes birbirine adres vermeye başlar. Telefon mesajları, mail trafikleri gırla gider. Bir sonraki eylem Mecidiyeköy’de olacaktır, yok yok Esenyurt’ta, hayır hayır AVM’lerde, o da olmazsa metro çıkışlarında. Herkes ve herkesin pek yetkili yakınları başımıza MİT’çi kesilir (ki genellikle Mit olaydan sonra haberdar olan kuruma verilen isimdir) Sokaklar birdenbire boşalır. Kimse dışarda yemez, içmez. Çocuklarını okuldan almaya koşarak gider. Sonra bomba patlamaz, “beklenen eylem” gerçekleşmez ve yine herkes kaldığı yerden devam eder. O “yetkili yakınlar” bir süreliğine istihbarata son verir, alış-veriş ve yeme-içme faaliyetlerine dönülür.

Çünkü sıradan olan oradaki patlamalardır, çene kemiğinden çocuğunu teşhis etmeye çalışan ananın ızdırabına ortak olmaz da burada korkuyla yaşamaktan korkar. Çünkü Kürt’e ölüm hak, şehirliye cezadır! Bu arada bütün bombalı eylemlerde ölen sivillerin canına kast eden ve kaynağı ne olursa olsun bu şiddet sarmalını bize reva gören her iki tarafa da, o her iki tarafın arasında böyle çaresiz, savunmasız kalmaya da lanet olsun!

Ama bunu olay yanı başımızda olurken değil, Kürdistan dümdüz edilirken yüksek sesle söyleyemiyorsak bize de lanet olsun! Evet farkındayım şiddet dolu bir yazı oldu ama halet-i ruhiyem budur ve buna alışmaya mecbur bırakılmak, sınır dışı edilen akademisyenin arkasından “zaten onu kimse sevmezdi” diye twit atan solcularımsıları görmek, tutuklanan öğretim üyelerine “oh olsun” çekenleri izlemek, mağazaların kapısına “buraya HDP destekçileri ve sempatizanları giremez” afişi asanların önünden başı önde geçmek de bir o kadar dipsiz bir kuyuya doğru yuvarlandığımızın emareleridir. 

Bu öyle bir kuyu ki, 45 çocuğa tecavüz edenle ilgili yayın yasağı gelir de yer yerinden oynamaz, bakın bu haberlere de alışılmıştır artık. Bu da kadın cinayetleri kadar sıradan bir haberdir nasıl olsa. Almanlar bütün yurttaşlarını olası bir eylemden korumak için okullarını, büyükelçilik ve konsolosluklarını dört günlüğüne tatil eder ama bizim hayat ucuz olduğundan valilik ortada somut bir eylem yok, niye milleti korkutuyorsunuz kardeşim diye veryansın eder. Öyle ya daha bomba patlamamıştır, hele bir patlasın, şöyle yüzlerce kişi can versin o zaman nasılsa önlem alınır!

Bunların her biri size ağır geldiyse Metropol Araştırma Şirketi’nin son yaptığı ankete göre başkanlık sistemi isteyenlerin oranının %81’e vardığını söyleyeyim de bütün bunlara müstahak bir toplum olduğumuzun, benim gibi biçare azınlıkların da burada yaşamakla oranın acısını ta içerisinde hissetmenin ne menem bir delirme haline geldiğini iyice anlayın! Bu delirium haline de alışır mıyız, alışırız, alışırız… Daha böyle nelere alışmadık ki!