Telefonda yaşlı annemin, “Oğul, köylerimizi yakıyorlar” haykırışı kulaklarımı çınlatıyor. Bedenim titriyor, yüzüm alev alev yanıyor. Boş bir sokağa bakarken, insan çığlıkları, koşuşmalar beynimde yankılanıyor. Saçlarım diken diken oluyor. Yüreğime bir ağırlık çöküyor. Tansiyonumun dengesizleştiğini fark ediyorum. Gözlerim kararıyor. 

Boş sokağı yarılıyorum. Hava kararmak üzere. Cezaevi yaşantımdan sonra karanlıklar sürekli bana korku vermiştir. Sanki birazdan gözlerimi bağlayıp işkencehaneye götüreceklermiş gibi. İçimdeki korkuya rağmen yürümeye devam ediyorum.

Beşinci yıl olmuş Köln’e geleli; daha Diyarbakır’dan dün gelmiş gibiyim. Köyümüzdeki akşam üstü serinliğini, yeni sürülmüş tarlalarındaki toprak kokusunu, köy yaşantısının cıvıl cıvıllığını daha dün tatmış gibiyim.

Düşünüyorum: Yüzündeki kalınlaşmış kırışıklıklarla, ak saçlarının üzerinden sürekli sarkan eşarbıyla anam şimdi köyde ne yapıyordur? 

Son telefon konuşmamızdan sonra bir daha ulaşamadım. Ahizeyi her elime alıp kulağıma yanaştırdığımda telefonun tuşlarına özenle basardım. Sabırsızlıkla anamın “alo” demesini beklerken telefon boşa düşerdi hep. 

Ya annem ve kardeşlerim öldürülmüşse? 

Bu düşünce beni kahrediyor. Yüreğim sıkışıyor, kanım bedenimde donmuş gibi. İçime dolan sıkıntıyla adımlarımı sıklaştırıyorum.

Bu kez durduğum yerde şehrin ışıkları altında ilerleyen ırmağın akıntısını izliyorum. Ortasından ışıklara boğulmuş gemiler geçiyor. Gökyüzünün altında koca şehir susmuş adeta.

Bir an bağırmak istiyorum. Annemin bedenimde yükselen çığlıklarını şehrin üstüne bırakmak istiyorum. Bağıramıyorum bir türlü. 

***

Bakınıp dururken gökyüzündeki yıldızlar gözüme ilişiyor. Çocukluğumu hatırlatıyor bana. Çay bardağına su doldurup içinden Ay’a, yıldızlara bakarken nasıl da sevinirdik. Gece yarılarına kadar yıldızları gözlerdik. Kuyruklu yıldız bir uçtan bir uca akarken içimizden dilekler tutar, sevinirdik. Ben her defasında Kıbrıs savaşına giden babamın sağ geri dönmesini dilerdim.

Bir gün babamın ölüm haberi geldiğinde artık kuyruklu yıldızı bekleyip dilek tutmaktan vazgeçtim. Babamın ölümünden sonra annemin gözlerimin önünde günbegün nasıl eriyip gittiğini fark etmiştim. Soframızda babamın yeri sürekli boş kalmıştı. Yıllarca onun yokluğunu hissederek yaşadık. Annem bize hem annelik hem babalık yapıyordu. Geçimimizi sağlayacak otuza yakın koyunumuz vardı. Ben ilkokulu bitirene kadar annem koyunlara giderdi. Okul paydosundan sonra ders kitaplarımı alır, yanına giderdim. Onu sürekli bir taşın üstüne oturmuş, ellerini diz kapaklarının üstünde birbirine kavuşturmuş, düşünür halde bulurdum.

Beni görünce gülümser, yanıma gelirdi, kucaklayıp bağrına basardı. Yerinden doğrulurken süzgün bakışlarıyla akşama erken gelmemi söyledikten sonra tepelerin arasında kaybolur giderdi. Ardından bakarken babamın yokluğundan dolayı içine düştüğü yalnızlığa üzülürdüm. 

Bazı geceler yorganın altında annemi gözlerdim. Çoğu zaman kendisine sardığı yorganla sırtını duvara dayar, saatlerce dururdu. Ayın pencereden içeriye dolan ışıkları, kararmış yüzünü hafifçe aydınlatırken gözlerinden yüzüne doğru akan gözyaşlarını fark ederdim. 

Günlerce babamın neden öldürüldüğünü, neden savaşların çıktığını, insanın neden insan öldürdüğünü düşünür dururdum.

Bir gün sınıfta ders esnasında yine babamı düşünürken oturduğum yerden ayağa fırladım. “Öğretmenim, babam kime ne yaptı ki öldürüldü? Ölüsünü bile göremedik” diye haykırdım.

Öğretmen, “Yunanlara karşı savaşırken öldürüldü” dedi.

“Niye? Yunanlar bizim gibi insan değil mi?” diye sordum.

Öğretmen, “Büyüyünce anlarsın” dedi.

Ben üsteleyince, sinirlenip iki elini masanın üstüne koydu ve “Onlar düşmanımız, anlamıyor musun?” diye bağırdı.

O gün akşama kadar düşünmüştüm. Babam hiç tanımadığı insanlara karşı nasıl düşman olmuştu? Düşman kelimesine bir türlü alışamamıştım. Düşman kelimesi bana korku veriyordu. İnsanlar durup dururken neden birbirlerine düşman oluyorlardı ki? 

Arkadaşlarımla misket oynarken üttüğüm misketleri tekrar dağıtırdım. Sırf aramıza bir kırgınlık girmesin diye. Misketleri dağıttığım için de benimle misket oynayacak rakip bulamazdım. Geriye onları izlemek düşerdi bana.

***

Sokağın sonuna doğru ambulans sesiyle irkildim. Eve yaklaşmıştım. Akşamın ilerleyen bu vaktinde tramvaydan inen insanlar birer ikişer sokak aralarına dağılıyorlardı. Yol kenarında duran ağaçların hışırtılarına kulak verdiğimde “Yaşamak ne garip şey” dedim kendi kendime.

Sokağın sonunda bir telefon kulübesi gördüm. Adımlarımı sıklaştırdım. İçine girip ahizesini kulaklarıma yanaştırdım. Heyecanla tuşlara basarken tekrar boşa düştüğünü görünce, Diyarbakır’da oturan dayımı aradım. Hal hatırdan sonra annemi, bir de kardeşlerimi sordum. Dayımın ağladığını, boğuk boğuk konuşmaya çalıştığını duyduktan sonra elimden gayriihtiyari ahizeyi düşürdüm. 

Dışarı çıkıp yürümeye başladım. Kalbim daralıyor, nefes alıp vermekte güçlük çekiyordum. Cebimden sigarayı çıkarıp yaktım. Beynim zonkluyordu, damarlarım çekiliyor gibiydi. 

Kulaklarımda anamın yankılanan çığlığı, dayımın ağlamaktan tükenmiş sesi. Yakılan köyümüzü hayalimde canlandırmaya çalışıyorum. Köyümüz insanlarının meydandaki çığlıkları, çocukların bağırışı… Acaba evimizin yanında akan çeşme sularının kenarlarına annemle beraber diktiğim kavak ağaçları da yok olmuş mudur? Çocukluğumda çevre köylerin cami minarelerinde çaldığım beyaz güvercinler uçup gitmiş midir?

Dizlerime bir ağırlık çöküyor. Yürümekte zorluk çekiyorum. Irmağın kenarına kurulmuş bir bankın üstüne oturuyorum. Ren Nehri her zamanki bulanıklığıyla akıyor. Yük gemileri, ırmağı yarıp geçiyor. Dalgalar gürültüyle kıyıya çarparken köpük bırakıp tekrar çekiliyor. Köprüden geçen arabalar ışıklarını bir uçtan bir uca yayıyor. Kıyıya vuran dalgalar, yağmur damlacıkları halinde üstüme serpiliyor. 

İçimi bir soğukluk kaplıyor. Başımı gökyüzü boşluğuna çevirdiğimde yaşlı annemin sesi tekrar içimde bir yankıya dönüşüyor. Kendi kendime mırıldanıyorum: Annem… kardeşlerim… öldü!..

Kafamı ellerimin arasına alıyorum. Ayağa kalkıyorum, sendeliyorum. Yanımda duran ağaca çarpmamla ağacın sert kabuklarının yüzümü sıyırmasıyla kan geldiğini fark ediyorum. 

Annem öldü!