PKK yasağına neden karşıyım? 2. Bölüm              

Görgü tanıklarının raporlarına göre Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ile ABD ve İngiltere hükümetleri arasında Musul’un ele geçirilmesinden 7 gün önce Amman’da bir buluşma gerçekleşmişti. Orada, tahminen bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmada da tahminen, KDP’ye 36. paralelin kuzeyindeki bölge, DAİŞ‘e ise bunun güneyindeki bölge verildi. Ancak DAİŞ bu anlaşmaya uymadı ve Kürt Federe Bölgesi’ni de ele geçirmeyi denedi. KDP, bunu hesaba katmamıştı.
KDP yerelde büyük bir güç olmayı hedefliyor ve bundan dolayı da Batılı büyük güçlerin isteklerine boyun eğiyor. KDP’ye halkın güveni ise çatışmalı bölgelerden, özellikle Şengal’den geri çekilmesi ardından zayıfladı. ABD ve Federal Almanya ise silah gönderme ile KDP’yi tekrar güçlendirmeye çalışıyor.
KDP’nin toplumsal modeli daha çok Arap emirliklerine benziyor; feodal, aşiret merkezli bir model. Ekonomisi petrol ticaretine endeksli. Küçük ve orta büyüklükte işletmeciler teşvik edilmiyor; daha çok himayeci bir siyaset tarafından yok ediliyor.
DAİŞ Erbil’i ele geçirmeyi denediğinde Barzani Hükümeti’nin düşüncesinde bir değişim yaşandı. PKK, bundan sonra Mexmûr, Celawla, Kerkük ve diğer yerlerde KDP’nin Pêşmergeleri ve PUK ile beraber DAİŞ‘in ilerlemesini durdurmaya katkı sundu. Oysa KDP ve PUK, bundan iki yıl önce PKK ortak bir savunma kurmayı önerdiğinde reddetmişti. Her iki parti, DAİŞ’in saldırılarına hazırlıklı değildi. Günümüzde yaklaşık 150 Pêşmerge ile beraber Kobanê’de DAİŞ’e karşı savaşıyorlar.
Özgürlükçü Kürt örgütleri olan PKK, PYD, HDP ve PJAK, ortak bir ulusal kongre kurmaya çalışıyor. Bugüne kadar PUK, bu çabaya açık açık karşı durdu. KDP ise böyle bir kurulda kendi üstünlüğünü dayatmaya çalışıyor. Fakat sorun, güç ve hükümdarlık olmamalı. Ortadoğu’nun barışçıl ve sağlam kurulması için benim fikrime göre uluslararası ve yerel aktörlerin neo-kolonyal çabaları nedeniyle Kürtlerin, diğer halk gruplarıyla beraber demokratik ve saygın bir ortak yaşam kurması zorunludur. Bunun örnekleri Rojava ve Kuzey Kürdistan’da ortaya koyuluyor.

Türkiye’nin rolü

Türkiye, Rojava’daki özerk yönetim şekillenmelerini yok etmek istiyor. Uzun süredir AKP, Rojava’da bir tampon bölge talep ediyor. Bu tampon bölgeyle orayı insansızlaştıracak ve Kürt hareketinin etkisini zayıflatacak. Bunun için Birleşmiş Milletler’i kullanmak da planlamalar dahilindedir.
Erdoğan/Davutoğlu hükümeti, yerel güçlerini artırmak için Esad’ı düşürmek istiyor ve bütün gücünü seferber ediyor. Türk Ordusu’nun sınır yakınlarındaki tren yolu güzergahı üzerinden kamyonlarca panzer ve ağır silahı Kobanê’ye yakın DAİŞ’e teslim ettiği video, fotoğraf ve görgü tanığı anlatımlarıyla birçok kez belgelenmiştir. Gittiğimizde bizlere de Qamişlo’da pasaportlar ve evraklar gösterildi. Bunlar, Türk askerlerin de DAİŞ’le birlikte çatıştığını belgeliyordu. DAİŞ savaşçıları, Türk hastanelerinde tedavi ediliyor; savaşçı adayları İstanbul üzerinden gizlice Suriye’ye götürülüyor. Kobanê sınırı, DAİŞ savaşçıları için açıktır. Fakat Kobanê’den gelen yaralı YPG’lilerin birçoğu, sınırda kan kaybından yaşamını yitirdi. Çünkü Türk gümrük görevlileri, onların sınırdan geçmesine izin vermedi.
Türk Hükümeti, Kobanê’den gelen Kürtleri kucakladığını iddia etse de Suruç’un yerel yönetimi bugünlerde on binlerce mülteciyi beslemede yalnız bırakılıyor.
AKP Hükümeti’nin DAİŞ’le ortaklığını protesto eden gösterilerde ise polisler ve Hizbullah üyeleri, 6-8 Ekim’de yaklaşık 40 insan katletmiştir.
AKP’nin DAİŞ’le pazarlığa oturmayı tercih etmesi ama ülkenin toplumsal sorunlarının merkezinde olan Kürt sorununu çözmemesi yıkıcıdır. Hükümet, saldırgan bir siyaset ve vahşi saldırılarla protesto gösterileri yapan halka ve mültecilere yöneliyor, toplu tutuklamalar ve PKK’ye yönelik bombalamalarla 2013’ten bu yana Öcalan’ın yürüttüğü barış sürecini engellemeye çalışıyor.
Türkiye’ye uluslararası baskı uygulanması zorunludur. Türkiye, en kısa zamanda DAİŞ’e verdiği desteğe son vermelidir. DAİŞ, ekonomik ve altyapı açısından izole edilmelidir. Yoksa, ölçüsü olmayan bir kan gölü yaşanacaktır. Türkiye ve Barzani yönetimindeki özerk bölge hükümeti, Rojava’ya karşı ambargolarını kaldırmalıdır. PKK’nin bombalanması da kabul edilemez. Bu, edimsel olarak DAİŞ ile silah kardeşliği anlamına gelir. Polisin özel birimlerinin Suruç’taki bir hastanede doktorların kafasına silah dayayarak ölümle tehdit etmeleri ve onlardan YPG’lileri teslim etmelerini istemeleri de kabul edilemez.
Bunlar yerine yapılması gereken, Kobanê’yle sınırların insani yardım ve direnişi destekleyenlere açılmasıdır. Türk devleti toprakları ile Rojava’nın kantonları arasındaki yollar açılmalıdır. Bu yollar üzerinden YPG’ye silah geçişi rahat bir şekilde sağlanabilmelidir. DAİŞ ancak böyle geri çekilmeye zorlanabilir ve yok edilebilir. Bunun yanında unutulmamalıdır ki, DAİŞ halen Şengal’i önemli bir stratejik yer olarak görüyor ve ele geçirmeye çalışıyor; oradaki Êzîdî Kürtleri yok etmeye çalışıyor.

PKK yasağının kaldırılması

Avrupa solu için ABD ve AB hükümetlerine baskı uygulamak önemlidir. Hükümetler bu baskı sonucunda Suriye, Irak ve Türkiye’yle ekonomik ve stratejik ilişkilerine son verebilir.
Suriye’de de görüldüğü gibi uluslararası girişimler ve hükümet değişimleri, her zaman daha büyük bir karışıklığa/kaosa yol açtı ve uzun vadede şiddeti ortaya çıkardı.
Başta Türkiye’ye, Suudi Arabistan’a ve Katar’a silah ithalatı durdurulmalı. Türkiye-Suriye sınırında kurulan patriot roketleri geri toplanmalı. Bunun yerine Rojava’daki insanların demokratik özerk örgütlenmeleri derhal kabul edilmeli. Çünkü ancak böyle özerk demokratik bir örgütlenme ile hakların uzun vadeli sağlamlığı ve barış sağlanabilir.
PKK yasağının kaldırılması ve bu örgütün AB Terör Listesi’nden çıkarılması da barışçıl bir gelişime izin vermenin önemli bir adımıdır.
On yıllardır sistematik haksızlığa karşı mücadele eden insanların barışçıl, ortak yaşamasında etkin olan güç PKK’dir. PKK, Ortadoğu’da kadınların eşitliği ve demokrasinin inşasına en derinden katkı sağlayan örgüttür. Şimdiyse YPG ile beraber yüzbinlerce insanın hayatını kurtarmıştır. DAİŞ’e karşı en etkili şekilde savaşan örgüttür. Bundan dolayı da uluslararası müzakere ortağı olarak eşit düzeyde kabul edilmelidir.
PKK, 1993 yılında Federal Almanya ile Türkiye arasındaki ekonomik, askeri ittifaklar sonucunda yasaklanmıştı. Tam bu zamanda Turgut Özal ile PKK bir diyaloga girmeye hazırdı. Kışkırtıcılar devreye girdi; sorun tekrar kızgın hale geldi.
1993 yılının ilkbaharında PKK, başlangıçta hedefi olan bağımsız bir Kürt devletini inşa etmekten vazgeçerek Türkiye’de federal çözüme yönelik yolunu çizmiştir. Var olan hiçbir devlet sınırını değiştirmeden “demokratik bir otonomi” için çağrı yapıyor.
1993’ten beri PKK, çok kez tek taraflı silah durdurma/ateşkes ilan etti. 2009 yılında Oslo’da Türk devletiyle barış diyalogu başlatıldı. 2012 yılı sonundan bu yana Abdullah Öcalan ile Türk Hükümeti arasında direkt barış görüşmeleri yapılmakta. Buna PKK, tek taraflı adım atarak gerillaların Türkiye’den yarı geri çekilmesiyle destek verdi.
Fakat barış süreci, günümüzde tıkandı. AKP Hükümeti, bugüne kadar sayılmayacak kadar az adım attı. Erdoğan tarafından bizzat kurulan Akil İnsanlar Komisyonu da AKP Hükümeti tarafından dikkate alınmıyor.

Yasağın yeni formu: 129b

Saçma bir şekilde, 2011 yılında, PKK’nin barış çabalarının sahada somutlaştığı bir dönemde Federal Almanya, 129b yasası gereği kovuşturmalara başlamış; bugüne kadar 6 arkadaş PKK kadrosu oldukları iddiasıyla tutuklanmıştır.
PKK’yi yasaklamak, Kürtleri demokratik yaşamdan dışlamaktır. Böylece fikir özgürlüğü, toplanma özgürlüğü, basın özgürlüğü gibi temel haklar kısıtlanmaktır.
Kamuoyunda tartışmaların gelişmesi ve daha çok insanın PKK yasağının kaldırılmasını talep etmesi olumludur. Fakat buna  karşın İçişleri Bakanlığı’nın Kürt hareketini kriminalize etmeye daha sıkı sarılması, eskisinden de yıkıcıdır.
SWP gibi düşünce kuruluşları ve Almanya Federal Hükümeti, birçok defa yaptığı gibi birçok kapıyı aynı anda aralık bırakmak istiyor: PKK’nin diyalog muhatabı olarak kabulü veya kriminalizasyonun devamı. Böylece de PKK’yi kendi çıkarları doğrultusunda etkilemek için daha güçlü bir baskı potansiyeline sahip olmak istiyor.
Fakat artık, Erdoğan/Davutoğlu hükümetiyle yıkıcı silah kardeşliğinden vazgeçilmek zorundadır. Çünkü Erdoğan/Davutoğlu hükümeti, yeni bir neoliberal İslami saltanat hedefliyor; bu saltanatla Türkiye’yi bölgede büyük bir güç yapmak istiyor.
Federal Hükümet’in düşüncesi artık değişmelidir. İnsan hakları temelinde Ortadoğu’nun barışçıl yapılanmasına katkı sunmalı, PKK’yi demokrasi ve barış aktörü olarak kabul etmelidir. 129b maddesiyle tutuklanan tüm Kürtler, derhal serbest bırakılmalıdır. 
Güvenlik soruşturmalarına ve Kürt kurumlarına angaje olmaktan dolayı Alman vatandaşlığına geçişin reddedilmesi gibi uygulamalara son verilmelidir. Alman Federal Hükümeti’nin Avrupa’da sosyal perspektifler formüle etmeye daha çok çaba sarf etmesi gerekiyor. Böylece insanlarla barışçıl bir geleceğin kurulmasında etkin olabilirler. Rojava halkı da uluslararası aktörlerle birlikte projelere katılım sağlayabilir. Sivil toplum, ortak çalışmalarla Newroz kampındaki mültecilere destek verebilir.
Ben Kürt hareketinin yanındayım, dayanışma içindeyim. Tüm insanların hakları için, dayanışma içinde bir gelecek için, 36 yıldır sistematik haksızlıklara karşı ve şimdilerde insanlık düşmanı DAİŞ’e karşı savaştıkları için...
Rojava’da, Rojhilat’ta, Başûr’da, Bakûr’da çok etnik kimlikli ve çok dinli demokratik bir özyönetim inşasının devam etmesi için, Ortadoğu’nun geleceğine perspektif sundukları için Bijî berxwedana Rojava, berxwedan jiyan e! Weg mit dem PKK Verbot!  BİTTİ

*: Martin Dolzer, sosyolog ve yazar. 2015 Şubat ayında, Hamburg’da yapılacak yerel seçimlerde Sol Parti adayı. 2014’te Rojava’ya ve Başûrê Kurdistan’a gitmiş; Türkiye’ye ve Kobanê’ye girişine ise izin verilmemişti.

MARTIN DOLZER

Çeviri: Nihal Bayram