FEHMİ KATAR / BRÜKSEL   Almanya başta olmak üzere Avrupa’da Kürtlere yönelik kriminalizasyon gözle görülür bir biçimde arttı. Kasım ayında Düsseldorf’ta “Faşizme geçit yok, Öcalan ve tüm tutsaklara özgürlük” sloganıyla yapılan yürüyüşe yönelik yasakçı tutum ve polis saldırısı hepimizin hafızasında. Öcalan Otobüsü’ne yönelik saldırılar, Kürt Halk Önderi Öcalan’a yönelik yasak, YPG/YPJ bayrakları paylaştığı gerekçesiyle evleri basılan ve haklarında soruşturma açılanlar, para cezasına çarptırılanlar, rehin tutulan Kürt siyasetçilere kesilen cezalar vs. örnekler çoğalmakta. Fransa’da ise Kürt siyasetçilere yönelik bir dava 9 yıl ardından sonuçlandı. Mahkemenin bir ile iki yıl arasında verdiği cezalara itiraz eden savcı ağırlaştırılmasını talep etti. Tüm bu gelişmeler ise Belçika’nın “PKK’nin faaliyetleri terör sayılmaz. PKK uluslararası devlet olmayan silahlı bir örgüt” yönünde verdiği mahkeme kararına rağmen gerçekleşiyor. Söz konusu davada yargılananlar arasında yer alan KONGRA-GEL Eşbakanı Remzi Kartal ile Avrupa’da Kürtlere yönelik artan kriminalizasyon politikaları ve buna karşın verdikleri mücadeleyi konuştuk. Suriye’deki seçimler ve Kürt sorununun demokratik çözümünü de konuştuğumuz Kartal’ın sorularımıza yanıtları şöyle:   Özellikle DAİŞ’e karşı Kürtlerin savaşının yoğunlaştığı bir süreçte, bazı Avrupa ülkelerinde Kürtlere yönelik kriminalizasyon politikasının artmasını nasıl yorumluyorsunuz? Başta Almanya ve Fransa olmak üzere, Türkiye ile ilişkilerinde Kürt sorunu üzerinden ilişkileniyorlar. Kürt sorununu, Türkiye’yi kendi istedikleri noktaya getirmek için araç olarak kullanma durumu var. Zaten Kürt sorunun ortaya çıkmasında ve 100 yıldır devam ettirilmesinde Avrupa’nın çok büyük rolü var. Kürt sorununun çözümünü hedeflemeyen, güncel taktik ilişkilerle ele alan politikaları devam etmekte. Bir taraftan bu ülkeler Suriye’de uluslarası koalisyon güçleri içerisinde yer alıyorlar; PYD, YPG, YPJ oradaki mücadeleye destek veriyorlar ama birebir ilişkilere gelince Türkiye’nin istediği tarzda YPG ve YPJ flamalarını yasaklayabiliyorlar. Bunun hiçbir kabul edilebilir, izah edilebilir tarafı yok. Bu son derece ikiyüzlü, çıkarcı bir yaklaşım. Kürt halkına da saygısızca bir yaklaşım. Kürt hareketlerini dikkate almadan Türkiye’nin taleplerine göre hareket eden bir yaklaşım ve politika var. Bu açıdan özelikle Almanya ve Fransa Kürt halkı nezdinde son derece negatif bir rol oynuyorlar. Erdoğan hükümetinin, sadece Kürtler için değil tüm Türkiye için büyük bir baskı, anti demokratik, faşizan bir sistemi kurduğu, her şeyi tekleştirdiği görülmeli. Almanya ve Fransa’nın ekonomik çıkarlarını bir tarafa bırakarak, insan hakları, demokrasi ve özgürlükten yana bir tutum içerisinde olmalarını, Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesinde pozitif rol oynama ve tutum geliştirmelerini bekliyoruz.   Yasakların yoğunlaştığı ülkelerde Kürt halkının temsilcisi olarak görüşmeler de yapıyorsunuz. Muhataplarınız uyguladıkları kriminalizyonu hangi gerekçelerle savunuyorlar? Birebir görüşmelerde, Türkiye’nin politikalarını bizim dile getirdiğimiz biçimde desteklemediklerini savunuyorlar. Türkiye ile yaptıkları görüşmelerde özelikle demokrasi ve insan hakları konusunda eleştirdiklerini fakat Türkiye’nin kendileri için önemli bir ülke olduğunu ve Türkiye’nin AB’den ayrılmasını istemediklerini ifade ediyorlar. Yani bir biçimde diplomatik bir dille, politik ve ekonomik çıkarlarını esas aldıklarını ifade ediyorlar. Şurası bir gerçek ki; Kürt sorunu uluslararası bir sorun, yüz yıllık geçmişi olan bir sorun. PKK’nin ‘terör listesi’nde olması ise uluslararası ittifakın yani ABD ve AB’nin ortak politikasının sonucu. Belçika’da bir mahkemede PKK’nin ‘terör örgütü’ olmadığı, çatışmalı süreçte bir taraf olduğu, Kürt tarafını temsil ettiği yönünde bir kararı var, ama bu karar henüz uluslararası, devletler arası politikada egemen konuma gelmemiş. Önümüzdeki süreçte bu kararın sadece bir mahkeme kararı değil; uluslarası ilişkilerde özelikle Türkiye ile ilişkilerde Kürt sorunu ile ilgili emsal alınması için gereken çalışmalar yürütülüyor, yürütülecek. Ama diyebilirsiz ki henüz devletler arası ilişkilerde ekonomik, politik çıkarlar, Türkiye’ye ile ilgili Kürt sorunu gündeme geldiğinde Kürt sorununun çözümüne endeksli hale gelmedi. Ancak şu da bir gerçek; Türkiye, Kürtlere yönelik politikalarda geçmiş süreçte uluslararası arenada aldığı desteği şu an almıyor. Türkiye büyük bir yalnızlaşma yaşıyor, bunu da görmek lazım. Mesela ekonomik ilişkilerde bunu görmek mümkün.   Peki bu sonuç Kürtlere yaklaşımda bir değişikliğe yol açıyor mu? Türkiye’nin ABD, Avrupa ve bölge devletleriyle olan ilişkilerde sorun yaşamasının temelinde Kürt sorunu var. Kürt sorununda faşizan politikaları dayatan Türkiye, giderek yalnızlaşıyor. Bu ise uluslarası kamuoyu ya da ülkeler demokrasiyi esas aldıkları için değil. Kürtler, bölgede kendilerini ciddi anlamda örgütledikleri, özelikle de Suriye eksenli olarak bütün Ortadoğu’da tartışmasız bir çözüm modeli ortaya çıkardıkları için kendilerini kabul ettirdiler. Bu gerçekliğin sonucunda ortaya çıkan Kürtlerin Suriye’de uluslarası güçlerle birlikteliği ise Türkiye’yi zorluyor. Bu birlikteliği reddeden, kabul etmeyen Türkiye’nin tutumu uluslararası ilişkilere zarar veriyor. Türkiye bu politikalarında ısrar ettikçe zorlanıyor, daha da zorlanacak. Sonuç olarak; evet ABD, AB ve uluslarası güçler Kürt sorunu konusunda, özelikle Türkiye eksenli olarak somut bir proje ile henüz ortaya çıkıp bir rol, misyon oynamıyorlar ama Kürt sorununda genel anlamda artık bölgesel dengeler değişmiştir. Bölgedeki dengeler geçmişteki gibi değil, Kürtler kendilerini artık kabul ettiriyorlar ve bu temelde de bölgede gelişen yeni süreçte temel aktör olarak yer alıyorlar. Buna bağlı olarak da Kürt sorununun çözümü kendini dayatıyor. Bunu uluslarası ilişkiler bağlamında da belirtebiliriz.   Geçmiş yıllarda Türk devletine karşı yürütülen “Êdî Bes e” kampanyası bugün Almanya’ya karşı yürütülüyor. Kürtlerin demokrasinin en çok geliştiği ülkelerde temel hakları için mücadele etmek zorunda kalmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?  Almanya, Kürt sorununa ilişkin Türkiye’yi aratmayan, Türkiye’nin siyasetinin bir benzerini Avrupa’da uyguluyor. Bu hiç bir şekildeki kabul edilemez. Almanya her ne kadar bunu PKK ile sınırlı tutuğunu iddia etse de, bu sadece PKK ile sınırlı bir tutum da değildir. PKK yasağı ismi altında yapılan uygulamalar aslında bütün Kürt halkına ve Kürt sorununun çözümüne yönelik olumsuz bir tabloyu ortaya çıkarıyor. Onun için Almanya’da yaşayan tüm Kürtleri, Kürt sorununun çözümünden yana olan, bu meseleyi geniş bir perspektifle ele alan herkesi sadece Kürtlerin de değil Türkiyelilerin, Almanya’da yaşayan bütün toplumsal kimliklerin, Kürtlere karşı yürütülen politikalara karşı çıkmaları gerekiyor. Çünkü buna karşı çıkmak, her şeyden önce demokrasinin, insan haklarının, insani ve ahlaki prensiplerin gereğidir. Türkiye ile çıkar temelinde yürütülen bu politikaların kabul edilecek hiçbir boyutu yoktur. Kürt sorununun çözümü Türkiye’nin demokratikleşmesi ise Ortadoğu’nun demokratikleşmesinde belirleyici bir rol oynuyor. Yine Kürt sorunun çözümü ve Türkiye’deki gelişmeler Avrupa’yı başta da Almanya’yı etkiliyor. Almanya’da büyük bir Kürdistanlı ve Türkiyeli kitle var ve gelişmelerin Almanya’daki toplumsal yaşama, siyasi ve demokratik ortama da yansıması oluyor. Kürtler “artık yeter/êdî bes e” diyor. Kampanyaya Kürdistanlı, Türkiyeli ve Alman birçok kurum ve örgütleri; Kürt, Türk, Asuri, Ermeni, kadın örgütleri vb. de katılıyor. Avrupa’da başlatılan kampanya, Ortadoğu’da Kürt halkının öncülük ettiği, Suriyeli Araplar, Çerkezler, Süryaniler, Ermeniler ve bütün inanç grupları ile birlikte yürütülen devrim sürecini tamamlıyor. Ortadoğu’da gelişen süreç de Avrupa’nın Kürt sorunu eksenli politikanın değişmesi, özelikle Almanya’nın Kürt politikasına dair etkili bir kamuoyu yaratacaktır. Onun için “Êdî Bes e” kampanyasına herkesin destek vermesi gerekiyor. Bizim de çağrımız; Almanya’da yürütülen bu kampanyanın giderek büyütülmesidir. Bunun kesinlikle Almanya’nın Türk ilişkilerinde yine Almanya’nın Ortadoğu’da gelişen devrim sürecinde olumlu bir rol oynaması noktasında etki yapacağına inanıyorum.  
  İki yüzlü politikadan vazgeçin   Kısa süre önce Rojava’da seçim oldu. Avrupa’daki birçok ülkeden daha fazla katılım oldu, seçmenlerin yüzde 69’u sandığa gitti. Bu seçimlerin sonuçlarının Avrupa’ya etkisi nasıl olacak sizce? Şüphesiz yapılan seçimler çok önemli. Demokratikleşme süreci ile DAİŞ’e karşı mücadele sürüyor. Demokratik Suriye’nin yapılandırılması daha işin başında. Ağır koşullar altında gerçekleştirilen seçime katılım ve tüm toplumsal kesimlerin katılımının sağlanması önemli bir başarı. Ortadoğu’da yaşanan bu çatışmalı süreçte, bu koşullarda böyle bir seçim yapılmış olması gerçekten önemli. Bu pratik bütün toplumsal kimliklerin birlikte, demokratik geleceği için önemli bir umut yaratıyor. Bu açıdan bakıldığı zaman, başta Almanya olmak üzere bütün AB ülkelerinin bu sürece etkili bir destek vermeleri, iki yüzlü değil dürüst davranmaları gerekiyor. Eğer bu sürece, YPG ve YPJ’ye destek veriyorlarsa, DAİŞ’e karşı mücadeleyi destekliyorlarsa, parti olarak PYD’yi destekliyorlarsa, Suriye açısından bu politikayı doğru buluyorlarsa ki destek verdikleri ortadadır; o zaman Türkiye ile olan ilişkilerinde de bunu savunabilmelidirler. Türkiye’yi bu konuda doğru bir politikaya zorlayabilmeliler. Dürüst olan budur yoksa Suriye’de bir taraftan bu politikayı yürütürken bir taraftan Türkiye ile olan ilişkilerden dolayı Almanya’da YPG, YPJ flamalarını yasaklamanın hiçbir ahlaki boyutu yoktur. Bizim umudumuz ve beklentimiz Almanya’nın bu iki yüzlü politikalarından vazgeçmeleridir. İnsan hakları ve demokratik ilkelere sadık kalmaları, ilkeli ve dürüst yaklaşmalarını umuyoruz, bekliyoruz. DAİŞ evet şu an Suriye’de neredeyse bitme noktasına geldi. Ama DAİŞ sorunu devam ediyor. DAİŞ, örgüt olarak anlayış olarak sadece Ortadoğu’da değil Avrupa’da da kendini bir tehlike, risk olarak sürdürüyor. Bu nedenle Suriye’deki demokratik sürecin desteklenmesi, başta YPG ve YPJ olmak üzere oradaki demokratik bileşenlere doğru, ilkeli, ahlaki yaklaşımın gösterilmesi ve bunun Avrupa ülkeleri nezdinde açık ve net bir şekilde savunulması gerekiyor.  
  Türkiye için yolun sonu    Kürtlerin Cenevre’deki görüşmelere dahil edilmemesini Kürtlere karşı sürdürülen kriminalizasyonun bir devam olarak mı görmeliyiz ? Cenevre sürecine halen Kürtlerin dahil edilmemesinin temel nedeni Türkiye’nin karşı çıkmasıdır. Uluslarası güçler Cenevre süreci ile siyasi tarafları bir masa etrafında bir araya getirmeyi başarmak zorundalar. Siyasal bir çözümün bulunması için bir ilk adımdır. Suriye sorununun çözülmesi aynı zamanda Kürt sorununun çözümü anlamına geliyor. Bu çerçeveden bakıldığında Türkiye’nin Kürt sorununa dair yürüttüğü ret ve inkar politikası için yolun sonu anlamına geliyor. Türkiye bunun için Kürtlerin Cenevre’ye dahil edilmelerine itiraz ediyor. Uluslarası güçler ve Cenevre’de rol oynayan güçler bu süreci siyasi bir çözüm noktasına götürmeye çalışırken, bir taraftan da Türkiye’nin bu olumsuz politikalarını olabildiği kadar sınırlamaya, yavaş yavaş Türkiye’yi Kürt sorunu ile ilgili yürüttüğü politikaları daraltmaya yönelik bir yaklaşım içinde de oldukları görülüyor. Mesala en son Soçi’de Erdoğan, Putin ve Ruhani’nin bir araya geldiği görüşmelerde Türkiye’nin yalnız kaldığı çok açık, net bir şekilde oraya çıktı. Astana sürecinde bu ülkeler beraber hareket ediyordu. İran ve Rusya’yla birlikte hareket eden Türkiye, sonuç almak istiyordu. Ama Soçi’deki görüşmelerde, Halklar Kongresi’ne Kürtlerin, PYD’nin davet edilmemesi talebi reddedildi. Dolayısıyla Türkiye giderek sınırlanıyor. ABD ile bu minvalde yürüttüğü politikalar da giderek Türkiye’yi daraltıyor. Giderek benzer ilişkilerin Avrupa boyutu ile de gelişmesi zorunludur. Çünkü Suriye’de Kürtleri dıştalayan bir siyasal çözümün başarı şansı yok. Kürtler olmadan, Suriye’nin yüzde 40’ını kontrol altında tutan bir siyasi güç dışarıda bırakılarak Suriye’de çözümün geliştirilmesi mümkün değil. Ancak giderek daha çok bir netleşmenin olacağına inanıyoruz. Bu sonucu yaratan da Kürtlerin verdiği mücadeledir. Bu süreç gelişecek ve uluslarası boyutuyla Türkiye’yi daha çok daraltan, Kürt sorunuyla yüzleştiren bir yaklaşım ortaya çıkaracaktır.  
Erdoğan-MHP-Ergenekon ittifakı sallantıda   Kürt sorununu öteleyen, baskı ile bertaraf etmeye çalışan Erdoğan rejiminin geleceği ile öngörünüz nedir?  Bölgesel ve uluslararası gelişmeler, Türkiye’yi yüz yıllık Kürtleri inkar ve imha politikasını değiştirmeye zorluyor. Fakat Türkiye henüz Kürt sorununu demokratik bir çerçevede çözmeye hazır değil. Bu açıdan da direniyor. Ama bu politikayla devam etmesi mümkün değil. Dolayısıyla inkar imha politikalarının değişmesi ve siyasal bir çözüm noktasına gelmesi Türkiye için artık kaçınılmazdır. Yanlış anlaşılmaması için tekrarlıyorum; bunu dayatan Kürtlerin kendi mücadelesi. Kürtlerin demokratik, toplumsal ve siyasal gücü ile yaşamın her alanınındaki mücadelesiyle uluslarası güçler de Kürt sorununun demokratik çözüm eksenine girmek durumundalar. Bu ne getiriyor? Mesela; Türkiye’deki Erdoğan-MHP-Ergenekon ittifakında kendini ifade eden inkar ve imha politikalarının sonlandırılması ve son iktidarın değişimini dayatıyor. Dolayısıyla Erdoğan kendi iktidarını, kendi imparatorluğunu, sarayını kaybetmemek için her türlü kirli politikayı sürdürüyor ama hem bölgesel hem de uluslarası ilişkilerde giderek yalnızlaşması, kendisine yönelik artık Zarrab davasından tutun da bölgesel ilişkilerdeki konumu, içerde yasadığı siyasal daralma, yine ekonomik ilişkilerin giderek Türkiye’yi daraltması söz konusu. Erdoğan’ın MHP ve Ergenekon ittifakının, dolayısıyla yüz yıllık inkar ve imha politikaların gidici olduğu, bunların yerine demokratik çözümü esas alan yaklaşımın gündeme gelmesinin kaçınılmaz olduğunu gösteren bir süreçteyiz. Erdoğan düşmemek için içeride başta Kürtler olmak üzere bütün demokrasi güçlerine her türlü baskıyı yapıyor ama bunlar Erdoğan’ın saltanatının yıkılmasını yakınlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu açıdan bulunduğumuz süreç Türkiye’de yüz yıllık sistemin değişimi, inkar ve imha politikalarının değişimi, onların son iktidari olarak karşımızda olan üçlü çetenin yani Erdoğan-MHP-Ergenekon iktidarının değişiminin gündemde olduğunu söyleyebiliriz.   Yeniden bir demokratik bir çözüm olursa bu Erdoğan ile olmayacak… Şimdi bütün katliamları yapan, Ergenekon, Erdoğan ve MHP. Bunların bir demokratik çözüm projesiyle tekrar karşımıza çıkması mümkün değil. Bunların gidişi, bunların yerine gelecek siyasi muhatapın kaçınılmaz olarak demokratik bir çözümü ele alma zorunluluğu var. Çünkü dediğim gibi Türkiye’yi bu daralmaya götüren neydi? Kürt sorununda uyguladığı politikalardı. Kürt sorunununda uyguladığı politikalar Suriye’de çıkmaza girdi. Irak’ta çıkmaza giriyor, uluslarası ilişkilerde çıkmaza giriyor. Onun için bunların düşmesi ile bunlara alternatif olarak çıkan kim olursa olsun, Türkiye’de farklı bir politika izlemek zorundadır. Çünkü kendisini dayatan bir Kürt sorunu realitesi var. Bunun yarattığı bir siyasal kriz, toplumsal kriz var. Bunların aşılması da ancak siyasal bir çözüm ile mümkündür. Suriye’de olduğu gibi, Türkiye de Suriye görüşmelerinde Kürtleri dışarıda bırakmak istiyor ama kendisi yalnızlaşıyor. Ama Suriye’deki bütün bileşenler, Kürt sorununun çözümü çerçevesinde sorunu çözümünü ele almak zorundalar. Böyle bir tablo var karşımızda. Bunun için Erdoğan-Ergenekon-MHP ile çözüm değil, bunların iktidarının çökmesi; bunların yerine gelecek muhataplarla sorununun çözülmesi söz konusu.