Biz de mi pısırıklaşıyoruz? Çok rahatsız edici bir soru sorduğumun farkındayım ama yine de soruyorum, çünkü maalesef böyle bir tehlikenin içten içe bizi, yani faaliyette olan demokratik sivil mücadele alanını da sarmaya başladığına tanık oluyorum yer yer. Yanlış anlaşılmasın, sözünü ettiğim teslimiyet değil elbette ama dilimizi, üslubumuzu, tutumumuzu ehlileştiren bir süreç. Baskılandığımız pek çok noktada otosansürün, oto fren sistemlerinin devreye sokulması. 

Devletin suçlayıcı yaklaşım ve söylemlerine karşı savunmadan da geri bir nokta sözünü ettiğim. "Yok ben onu demedim, bunu dedim" ile başlayıp, devletin "deme" dediğini bir süreliğine de olsa dememeye ya da yapmamaya varan bir durum.

Toplumsal mücadele alanında, bugün olduğu gibi hayatta kalabilmenin bile önemli olduğu zamanlara tanıklığımız çoktur. Böylesi zamanlarda kimi önlemlere ihtiyaç duyulur mu? Evet, elbette. Ancak hayatta kalırken varlığımızın değer kaybına uğramaması diye bir derdimiz vardır. Varlığımız anlamından kaybetmemelidir. Bu nedenle öz ve kimi biçimler özel olarak korunur. Sansüre karşıyken, otosansüre prim verilmez mesela. Halkın tarafsız objektif haber alma, gerçeği bilme hakkı ve olanakları tamamen gasp edilmişken, iktidar muhalefeti tamamen görünmez kılmak isterken sokak etkinliklerinden sakınılmaz, görünür olmak için ısrar edilir mesela. 

Faaliyet alanlarımızda sorumluluğu bulunan kamu kurumlarına ısrarla ve tekraren başvurularda bulunarak toplumun rahatsızlığını ve itirazlarını duyumsatmak,  karşılaştığımız hukuksuzluklara ve hak ihlallerine karşı tatminkar sonuçlar alamayacağımızı bilsek bile sansürsüz bir dille yapılacak yazılı başvurularla olan biteni tarihe kayıt düşmek de iktidarı rahatsız eden ama gerçeğin etkisini büyüten yöntemler olarak daha bir kıymet kazanır böylesi dönemlerde. 

Böylesi dönemler; OHAL koşullarında yapılacak bir anayasa referandumundan, referandumda "evet" çıkarsa şiddet olaylarının biteceğini söyleyerek, ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışan bir hükümetin iktidarından söz ediyoruz. 82 darbe anayasası yeni bir darbe anayasası ile değiştiriliyor. Hem usul hem esas yönünden çokça tartışılabilecek, ancak kısaca; her şekilde kabul edilemez bir anayasa ile karşı karşıyayız ve evet demezseniz iç savaş olur, katliamlar devam eder diye tehdit ediliyoruz. 

Devletin savaş uçakları ile obüs ve havan topları ile kendi topraklarında savaş yürüttüğünü bilmediğimden değil ama toplumun geneli korkuyu filmlerden, atasözlerinden tariflediğinden, belki bu aralar sık sık aklıma düşen film kareleri var. Neredeyse her bir bölümde siyah takım elbise giymiş, sert hatlı adamlar bellerindeki silahı göstererek kurbanlarlarına diz çöktürüyorlar. AKP iktidarının vahşi, dizginsiz uygulamalarının toplumun neredeyse her kesiminde yarattığı korku ve sinme etkisinin son zamanlarda daha da belirgin şekilde ortaya çıkması, bu film sahnelerinin tesadüfi olmadığını düşündürür oldu. Bir de bir deyim aklımda; "bıçağın ucunu göstermek", bilirsiniz.

İktidar belinde silah, elinde bıçak üstümüze geliyor. OHAL'e, KHK'lere, halkın iradesini hakkını hukukunu özgürlüklerini yok sayan ve kaderini despot bir adamın iki dudağı arasına sıkıştıran anayasa değişikliğine ramak kala bir zamanda; pısmak değil, pasif yöntemlerle savunmada olmak değil, alttan almak, uzlaşmak değil, tüm bunlara tereddütsüz koşulsuz hayır demeye ihtiyaç var. Muhalefet güçlerinin dağınıklığı gerekçesi ile "hangi güçle?" sorusunu soran çok kişi var biliyorum. Eh ben de onlara soruyorum; Alternatifiniz ne? Bu özgüveni yaratacak kadar gelemezsek bir araya; vazgeçip değerlerimizden susacak mıyız, biat mı edeceğiz? Ne kadarsak o kadarla, diyenleri duyuyorum. Elbet yine de planlı programlı, ama yılmadan, ama korkusuzca ve cüretkar. Gerçekten yani onurumuzla hayatta kalabilme ihtimalimizin tek yolu bu çünkü.