Alternatifler, inkârdan doğar
Forum Haberleri —

Rojava
- Dört parçadaki Kürt halkı, eşit haklar temelinde birlikte yaşamaktaki ısrarında nettir ama bu ısrarın tek taraflı bir fedakârlık olarak sonsuza kadar sürmesi beklenemez.
NİHAT ALTAN
Bazı meseleler vardır ki çözülmedikleri için değil, çözülmek istenmedikleri için sürerler. Yüzyıllara yayılan inat, kuşaktan kuşağa aktarılan körlük, devlet denen aygıtın içine sinmiş korku, bu meseleleri sürekli yeniden üretir. Böyle durumlarda sorun, taleplerin içeriğinde değil, taleplerin var olma cüretindedir, çünkü kimi devletler için en büyük tehdit, kendisiyle eşitlik temelinde konuşmak isteyen bir özne ile muhatap olmaktır.
Birlikte yaşama fikri, bu yüzden her zaman en zor kabul edilen fikirdir. Aynı toprağı paylaşmak, aynı hukuka tabi olmak, aynı geleceği ortaklaştırmak… Tekçi siyasal akıl için bu talepler, egemenliğin sorgulanması anlamına gelir. Tanımak ve paylaşmak, bunun için müzakere etmek, mutlak kontrolün sonu olarak görülür.
Tarih, bu gerilimin sayısız örneğiyle doludur. Kürt halkı, 100 yılı aşkındır defalarca ve farklı biçimlerde; bazen sesini yükselterek, bazen susarak, bazen de masaya oturarak konuşmayı deniyor. Her seferinde aynı sonucun yaşanmaması umuluyor fakat karşıda değişmeyen bir şey vardır: Tanımamakta direnen bir merkez. Bu merkez için sorun, hangi yöntemin kullanıldığı değildir. Sorun, o yöntemin arkasındaki var olma iradesidir. Amaç, talebi tartışmak değil, talep edenin meşruiyetini ortadan kaldırmak olunca, etiketler değişiyor, mantık değişmiyor. En insani talepler, her dönem farklı farklı isimlerle kriminalize edilmeye devam ediliyor. Dün “eşkıyalık” olan, bugün “terör” oluyor; dün “gerilik” denilen, bugün “bölücülük” diye damgalanıyor. Böylece mesele siyasal olmaktan çıkarılıp bir suç haline getirilerek konuşulacak bir muhatap değil, bastırılacak bir tehlike yaratılıyor. Bastırma da hiçbir zaman yalnızca bastırma olarak kalmıyor.
En temel hayatta kalma stratejileri
Tanınmayan her irade, bir noktadan sonra kendini korumanın farklı reflekslerini geliştirmek zorunda kalıyor. Bu, ideolojik bir tercihten çok, varoluşsal bir zorunluluktur. Yaşamın diyalektiği de bu değil mi? Zira yaşamı tehdit altında olan hiçbir topluluk, hiçbir canlı, “ahlaken daha üstün” bir yok oluşu seçmekle yükümlü değildir. Kendini savunmak, varlığını korumak ve devam ettirmek için başka imkânlar aramak, farklı temas ve ilişkiler geliştirmek; bunların hiçbiri ahlaki bir sapma değildir. Aksine, sürekli kapatılan kapılar karşısında geliştirilen en temel hayatta kalma stratejileridir.
Neden başka arayışlara giriliyor sorusu yanlış yerden sorulmaktadır. Doğru soru şudur: Neden varlığın var olma hakkı tanınmamaktadır? Herkes için hak olan neden Kürtlere nahak oluyor? Kürtlerin kendi ana yurdunda yaşaması neden suç olarak görülüyor? Ana sütü kadar hak olan dili ve kültürü neden suç olarak görülüyor ve her toplumun hakkı olan kendini yönetme, örgütlenme ve özgürlük hakkı, söz konusu Kürtler olunca neden kriminal bir vaka olarak ele alınıyor?
Tarihin üstünü örtme çabası
Bu gerçeği görmeden yapılan her “birlik” çağrısı, güçlü olanın zayıfa yönelttiği tek taraflı bir nasihatten ibaret kalır. Gerçek birlik, sessizlik yerine tanınmayı gerektirir. Barış, yalnızca silahların susması değildir; varlığın tüm meşru haklarıyla kabul edilmesidir. Varlığı kabul edilmeyenlerden sonsuz bir sadakat beklemek, barış talebi değil, tarihin üstünü örtme çabasıdır.
Bugün yaşananlar, bu uzun hikâyenin hem yeni bir perdesi ve hem de aynı hikâyenin güncel bir sahnesidir. Bu sahnede ortaya çıkan her yeni denklem, geçmişte kapatılan kapıların, havada bırakılan ellerin ve bastırılan taleplerin birikmiş sonucudur. Bu yüzden şimdi konuşulması gereken şey, “neden farklı ihtimaller gündeme geliyor” değil; neden eşit ve birlikte yaşama ihtimali sistematik biçimde imkânsızlaştırılıyor sorusudur.
Bu sorunun cevabı verilmeden, bundan sonra yaşanacak hiçbir gelişme doğru yerden anlaşılamaz.
Rojava siyasal bir itirazdır
Rojava, başından itibaren bir kopuş projesi olarak değil, birlikte kalma ısrarı olarak ortaya çıktı. İç savaşın paramparça ettiği bir ülkede, etnik, inançsal ve kültürel fay hatlarının kanla derinleştirildiği bir zeminde, Rojava’nın yaptığı şey ayrışmayı büyütmek değil, yönetilebilir kılmaktı. Burada kurulan siyasal ve toplumsal düzenin iddiası, sınırları zorlayan bir devletçiliğin tersine, sınırların içinde boğulan halklara nefes aldıran eşitlikçi bir yaşam tasavvuruydu. Arapların, Kürtlerin, Süryanilerin, Ermenilerin; Müslümanların, Hristiyanların, Êzîdîlerin aynı kamusal alanı, aynı hukuku ve aynı geleceği paylaşabileceği fikri, Rojava’nın kurucu fikriydi. Tüm hataları, eksikleri ve yetersizliğine rağmen Rojava, bu fikrin gereği olarak ne etnik bir tahakküm ne de tekçi bir siyasal model inşa etti; çoğulcu ve ortak bir ortak yaşam denemesini hayata geçirdi. Tam da bu nedenle Rojava, askeri bir tehdit değil, siyasal bir itirazdır. Bu itiraz, silahların yerine eşitliğin, sınırların yerine rızanın belirleyici olduğu bir düzen ihtimalini görünür kıldığı için hedef haline geldi.
Teslimiyete ya da yalnızlığa zorlamak
Bu nedenle Türk devletinin Rojava’ya yönelik süreklilik arz eden karşıtlığı, sınır güvenliğiyle açıklanamayacak kadar gerçeklerden yoksundur. Çünkü sınır güvenliği iddiasının aslı astarı yoktur; Bu güne dek Rojava’dan Türkiye’ye tek bir taş dahi atılmamıştır. Rojava, tüm baskı ve kuşatma politikalarına rağmen ısrarla şunu göstermek istemiştir: Bir halkın siyasal olarak tanınması, diğer halkların varlığını ortadan kaldırmaz; devletleri çökertmez; aksine şiddetin gerekçelerini boşa düşürür. Lakin bu gösterme hali, tarihsel inkâr rejimi açısından kabul edilemez olarak görülmüş ve daha ilk günden Rojava’ya karşıtlık yürütüldu. Bu karşıtlık, yalnızca askeri operasyonlarla sınırlı kalmadı. Diplomatik ve ekonomik kuşatma, uluslararası alanda kriminalizasyon ve vekil güçler üzerinden yürütülen istikrarsızlaştırma politikaları, yıllar boyunca aynı stratejinin farklı yüzleri olarak hayata geçirildi. Amaç açıktı: Rojava’nın eşitlik temelinde kurduğu birlikte yaşam zeminini sürdürülemez kılmak, onu ya teslimiyete ya da yalnızlığa zorlamak. Türk devleti tarafından yıllardır içeride ve dışarıda verilen tüm mesajların hedefi “Bu model yaşamaz” şeklindeydi. Oysa yaşamayan model değil, ona yaşam hakkı tanımayan politikalardır.
Burada kritik olan nokta şudur: Rojava bugüne kadar, tüm saldırılara rağmen yönünü değiştirmedi. Ayrışmayı, çatışmayı ve bölgesel gerilimi değil, ortaklığı, birlikte yaşamayı, Suriye’nin bütün halklarıyla eşit bir gelecek ihtimalini savundu fakat buna rağmen saldırıya uğradı. Saldırıların sonuçlarından bağımsız olarak, tüm dünya kamuoyunun bilmesi gerekenler vardır: Bu saldırı, HTŞ adı altında yapılmış olsa da başta Türkiye olmak üzere, Suudi Arabistan, Katar ve birçok farklı güç, Kürtlere karşı koalisyon kurmuştur. Kimisi (Türkiye) sahada bizzat personel, teknik ve istihbaratı ile saldırıyı koordine etmiş, kimisi (Katar) ekonomik desteğiyle, kimisi (Arabistan) ABD üzerindeki etki gücüyle saldırıda yer almıştır. Nitekim saldırıların başlamasından şu ana dek, Şara ve bu ülkelerin devlet ve hükümet başkanları sürekli diyalog ve koordine içerisinde olmuş, Türk yetkilileri Şam’da adeta karargah kurmuştur. Yine uluslararası garantörler saldırıların önünü açmış, en iyi ihtimalle göz yummuştur. Bunlar propaganda değil, somut gerçeklerdir.
Buradan çıkış nasıl olacak?
Reel politiğin gösterdiği şudur: Siyaset, yalnızca niyetlerle ilerlemediği gibi, tek taraflı fedakarlıklar ve tutumlarla da yürütülemez. Sürekli kuşatılan, tehdit edilen ve varlığı sorgulanan bir yapıdan, tek taraflı bir ahlaki sabır beklemek gerçekçi değildir. Rojava, varlığını korumak için farklı siyasal projeksiyonları değerlendirmek zorundadır. Bu durum, onun kurucu iradesinin bir sapması değil, maruz kaldığı kuşatmanın ve imha saldırılarının sonucu olarak okunmalıdır. Bunun sorumluluğu, bu ihtimali doğuranlarda aranmalıdır. Kapıları kapatanlar, başka kapıların açılmasına şaşırmamalıdır. Sürekli tehdit edenler, karşılık olarak güvenlik arayışlarının ortaya çıkmasını “suç” olarak tanımlayamaz. Hiçbir toplum ve siyasal yapı, varlığını inkâr eden bir çevrede, sonsuza kadar aynı pozisyonda kalmak zorunda değildir. Bu, etik bir savrulma değil, siyasal bir zorunluluktur.
Böylesi bir durumun gelişmesi halinde sorulacak soru şu olacaktır: Kürtler ve daha özgül olarak Rojava neden sürekli olarak başka ihtimallerle yüz yüze bırakılmaktadır? Neden eşit ve özgür birlikte yaşam iradesi desteklenmek yerine boğulmaktadır? Bu soruların baş muhatapları ABD ve Türkiye’dir. Bu sorulara dürüstçe cevap verilmeden, gelecekte ortaya çıkabilecek hiçbir yeni denklemin ahlaki sorumluluğu Rojava’ya yüklenemez. Bugün tercih edilen şey diyalog değil, bastırmadır; tanıma değil, inkârdır; ortak gelecek değil, kontrol arzusudur.
Tüm Kürtlerin göz bebeğidir
Kuşkusuz ki saldırının sonuçları oldu, Özerk Yönetim kimi bölgelerden çekilmek zorunda kaldı. Yara aldı mı? Şüphesiz ki yara aldı, ancak yaralarını saracak güç ve tecrübeye de sahiptir. İlk günden bu yana tek başına kalmadı, yine kalmayacaktır. Rojava, acı ve kanla, gözyaşı ve yoksunlukla açığa çıkmış bir hakikattir. İdeolojisi, partisi, örgütü ve düşüncesi ne olursa olsun; dört parçada yaşayan tüm Kürtlerin göz bebeğidir. Bu hakikat, bazen ilerleyerek bazen de geri çekilerek, bazen müzakere ile bazen de farklı araçlarla her şart altında korunacaktır.
Dört parçada bulunan Kürt halkının ısrarı nettir: Eşit haklar temelinde birlikte yaşamak ama bu ısrarın tek taraflı bir fedakârlık olarak sonsuza kadar sürmesi beklenemez. Barış, yalnızca barış isteyenlerin omuzlarına yüklenemez. Eğer bu ısrar sistematik biçimde görmezden gelinmeye devam edilirse ortaya çıkacak yeni arayışlar bir sapma değil, inkâr siyasetinin sonucu olacaktır.







