Yıl bin dokuz yüz yetmiş iki, Adana Altın Koza Film Festivali’nde jüri, ilk oylamada Yılmaz Güney’i Baba filmindeki o eşsiz oyunculuk performansıyla en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görümüştü. Sonra jüri kararı değiştirilip ödül Cüneyt Arkın’a verildi.(Arkın ödülü reddetti). Altın Koza Film Festivali’nin tarihinde kara bir leke olan bu durum, bugün farklı şekillerde güncelliğini koruyor. ‘Kürt filmlerine ödül veriyoruz, höşgörülüyüz’ deme patavatsılığı sizce kara lekenin devamı değil midir?
Her yıl az da olsa Türk festivallerine başvuru yapan Kürt filmler olduğunu biliyoruz. Kürt filmlerinin estetik, içerik ve benzeri sebeplerden ötürü, diğer filmler gibi festivallere seçilmemesini anlayabiliriz. Yalnız, her benzeri olayda 'Kürt filmlerine höşgörülü davranılıyor’, ya da 'ödül veriliyor ya daha ne olsun’ şeklinde yürütülen tartışmalarla Kürtlere hakaret içeren imalar kullanılıyor. Festivallerde sanki babalarının mallarını Kürtlere dağıtmışlar da daha ne yapsınlar mantığı yürütülüyor. Bu tutum, kendisini aşamamanın, kibirin ve tahammülsüzlüğün bir tezahürüdür ancak. Bir etnik unsurun varlığını dahi zoraki kabullenmiş sinemacılar aynı halkın sanat eserlerini daha da tehlikeli bulur ki; bir Kürt filminin herhangi bir festivalde yer almasını bile lütuf etmişler edasıyla anlatmalarına sebep oluyor.
Bir halkın politik söylemine, politik eylemine tahammülü olmayanların aynı halkın sanatına da farklı bir tavır sergilemesi beklenemez. Bu durumda Sevgili Kazım’a şunu sormak istiyorum. Acaba biz de kendi kurumlarımızı oluştursak da festivallerimizi uluslararası boyutlara taşıyıp filmlerimizi kendi festivallerimize mi göndersek? Kurumsallaşamamanın sıkıntılarını yeterince yaşamadık mı? Kendi içimizde de bu sansür olayını çözebildik mi sence? "Roboskî Mon Amour" filmimiz Film Amed’e seçilemedi, ama önümüzdeki ay (9-16 ekim) Duhok İnternational Film Festivali’nde yarışacak desem ne dersin bu durum karşısında? Bazen susmak gerekiyor, demek geliyor içimden.
Türk sineması, toplumsal gerçekliğe göz yuman, ondan uzak yaşayan sinemaların belki de başında geliyordur. Kendine has ne bir tarz, ne üslup ne de bir akım geliştirebildi. Dönemin politik ve despotik odaklarına göre renk değiştirmesi, hiç şüphesiz bu duruma düşmesindeki en önemli faktördür. Tıpkı medyası gibi; bir dönem cumhuriyetçi, bir dönem cemaatçi...
Altın Koza ve Antalya Film Festivallerinin önceki yıllarda bir iki Kürt filmini lütuf edip programlarına alması, doksan dokuz yıllık Türk sinemasının ayıbını örtmediği gibi ona 'Kürt filmlerine yer veriyoruz ya daha ne yapalım' beyhudelik hakkını da vermez.
Halkının toplumsal realitesinden uzak yaşayan, hatta yaptığı Şaban ve arabesk filmleriyle onu apolitize etmeye çalışan, insanların şaşkın bir sürüye dönmesine çanak tutan Türk Sineması, şimdilerde de cemaat önderleri ve politik iktidarların gölgesinde kalmaktan öteye gidemiyor. Bağımsızlığının her dönem tartışılır olması, işte bu tarafgirliğinden ve kabuğunu yırtmayan sanatçıların duruş yetersizliğinden kaynaklanıyor. Sistemin, halkıyla bir bütün yaşayan sanatçıların başını nasıl yediğini Yılmaz Güney’in hapisli ve kaçaklı yıllarından okumak yeterlidir.
Gezi olayları sürecinde Memet Ali Alabora’ya yapılan linç politikasına karşı 'kim ne yapabildi’ sorusu sanırım Türk sineması ve sanatçısının içler acısı halini anlatmaya yetiyordur.
Altın Koza’dan sansür çıkar mı?
Son bir haftadır yönetmen Kazım Öz’ün ‘Bir Varmış Bir Yokmuş’ filminin Adana Altın Koza Film Festivali’nde sansüre uğradığı yönünde yayınlar yapıldı. Öz, yaptığı açıklamada filminin beğenildiğini, son anda festival programından çıkarıldığını iddia etti. Bu, aslında çokta yabancı olduğumuz bir durum değil. Bazı gazeteciler festivali savunan katmerli yazılar yazdılar. Bazıları da Yılmaz Güney’in memleketinde ‘Kürt filmlerine sansür’ diye tepki gösterdi. Bu tartışmalara girmek değil elbet niyetimiz. Fakat bir kaç hatırlatmayla belleksizleşen ‘sanatçı’ve ‘gazeteci’lerimizin belleklerini tazelemek isterim.