Büyülü bir şehrin garip yalnızlığına tutunan suskun “tanrılar” parçalanıyor. Ölüm kokan sokakların ağıtlanan ürpertisinde, zamanı sorguluyor, yorgun akşamlardan kalan Ortaçağ şövalyeleri. Şafaklara çöken ihanetlerin kanlı sayfaları doluşuyor, geceye soyunan yıldızların koynuna. Tek gözlü uğursuz bir baykuş ötüyor. Huysuzlanan akrep ve yelkovanın kendine gıcırdayan çığlıklarında. Kutsal ayinlerin istavrozlu ilahları asılıyor bronz çivili çarmıhların gölgelerine. Küflü mahzenlerin karanlık izbelerinde titriyor. 

Yenik ve sarhoş gladyatörlerin kanlı elleri, tozlu arenaların, kahrolası ölüm kahkahaları çarpıyor hüzünlü bir şehrin kanlı duvarlarına. Eskimiş bir paçavra gibi buruşuyor ömrümüz. Hazanı olmayan bir gül bahçesi misali, solgun, titrek ve çaresiz kendine üşüyor, tutsak günahkar ellerimiz. Bilinmez bir ihanet sancısı ve çaresiz. Kendine üşüyor, tutsak günahkâr ellerimiz. Bilinmez bir ihanet sancısı gelip dokunuyor, gecenin bitmeyen kâbuslarına. Sessizce ağlayan çocukların tılsımlanan gözyaşları akıyor, hayalet şehrin kûçelerine. Gözbebeklerinde büyüyor, umudun isyan izleri…

Amed sessiz ve lal. Amed kurşun gibi ağır. Buğulu sislerin hülyalarında yıkanan, utangaç acuze bir dilber misali, yokluğun hayallerine asılı kalıyor, dinmeyen acılı çığlıkların esareti. Ecnebi bir düş denizinin yalancı masalarından çalınıyor hayallerimiz. Vurgun, uykusuz ve donuk bakışlı. Kan bulaşıyor bir kere, anlatılamayan acılı ezgilerimize, yaşanmayan çocukluk sevdalarımıza. Çalınan özlemlerimiz harlanıyor, müflis gözlerimizin arpejlerinde. Ayrılığın dilsizliğine kanıyor. Delice çağlayan Dicle ve Fırat, kendine kavuşmak isteyen iki meftun sevgili misali. Amed hırçın, Amed dertli. Amed sahipsiz ve Amed kendi efsunlu acılarıyla, bıçkılanan köklerinde zulalanıyor. 

Asi, boyun eğmez direngen bir kardelen çiçeği. Yaşamın sancılanan bağrını yırtıyor haykırışların zembereği. Kızıl bir mahşer yerine dönüyor Amed burçları. Kalbimizin elem ağıtlarından koparılıyor, kuşatılmış yitik bir korkunun kanlı kanatlarına doldurulan zoraki gülüşlerimiz. Dahası ansızın vuruluyor ölümler. Mevsimsiz açılan çiçekler misali. Diz çöküyor, asırlık lanetli ihanetler. Diz çöküyor Olympos tanrıları. Kendi melun karanlıklarına gömülen bir cüzamlı gibi. Tomurcuklanan umut düşlü baharlar dökülüyor ürperen ıslak tenimize.

Özgürlüğün isyan çocuğu dört kibrit çöpüyle çıkıyor semaların fethine. Özgürlük düşlerinde duruluyor, tutuşan bedeninin alevlerini. Usulca yakıyor meşalesini ve parçalıyor hücrenin duvarlarına sinsice sinen ihanet çemberini. İblisler, şeytanlar, gizleniyor kendi müptezelliklerinde. Kervana katılıyor, dört can, dört yürek, dört sevda çiçeği. Çıngılanan yalazlarından yudumluyorlar, efsaneleşen çağdaş Kawa Mazlum’un küllerini. Kırpışan alevlerini savunuyorlar rüzgarlara. Dahası kendi küllerinden doğan mutluluğun resmini çiziyorlar tarihin ateşten sayfalarına. Ateşin çocukları en güzel replikleriyle halaya duruyor, destansı çıplak bedenleriyle.

Amed! Amed! Yokluğun zulmün katmerleşen vahşeti. Bir giyotin gibi geçiyor üstümüzden. Paslı hançerlerle biçiliyor, korkuya çırpınan benliğimiz. Kırılgan, ürkek, mağrip ve talan ediliyor ayazı soğuk, can çekişen gecelerimiz. Altın kadehlerden “sevda iksiri damıtılıyor yaşam gülüşlerimize.  “Bugün bizim gecemiz” diyor Ferhat, Mahmut, Necmi ve Eşref. Şafağın kızıllığında filizleniyor. İsyan lotus çiçekleri. Amed! Amed! Yokluğun ateş deryası! 

Kutsallık ve ihanet korkunun güz sancısı öfkeli, kaygılı ve kızgın. Çoban ateşlerinde kırpışan kül renginde zamansız bir çöl. Faşizmin öğüttüğü zulüm çarkları. Baskının, vahşetin ve işkencelerin ölüm dergahları. Anlatılamayan egzotik günahları, loş gecelere vuran ay ışığı düellosu. Cehennemin, köleliğin yitik çıkmaz sokakları. Temmuz kuzguni karanlıklara damıtılan ateşten bir direniş destanı. Umudun rahminden fışkıran, hiç bitmeyecek soluksuz bir masal. Temmuz ömrümüzün rıhtımına düşen büyülü bir özgürlük cemresi. Öfkeli yangınlardan arta kalan kokuşmuş, kirli ve vakitsiz kurşunlanan ruhlarımız borçlu kılınıyor, kıvılcımlanan anılarda gezinen, umut, sevgi ve özlem öyküleriyle…

Amed kör, Amed dilsiz ve Amed sağır. Direniş abidesi Pir’lerin Pir’i Kemal’e eren Pir’liğiyle bıçkılıyor zihnimize “kader” diye takılan ihanet halklarını. Haykırıyor onurlu bir için direnmek gerektiğini. Afsunlu gözlerinin terinde, akıyor gözlerimiz. Tılsımını yitiren ışıltısında melun kılınıyor. Hüzünlü, sürgün ve yıldızsız kanlı bir şehir. Gecenin ay ışığı vuran çocuk göğüsleri kanıyor düşlerimize. Biz kanıyoruz, soluksuz dalgalanan zincir ve kelepçe şakırtılarında. Yaşam kör, yaşam sağır ve yaşam lal oluyor boğulan bedenlerimizde.

Ve Amara’nın mürşit bilgesi üflüyor yaşamın sırrını. Takvimsiz, mevsimlerin iklimsiz fırtınalarına, Nuh nebiden kalma tufanlara, kasırgalara ve kanlı ihanetlere. Bağdaş kuruyor çılgınca akıp giden zamanın kıyısına. İlmik ilmik örüyor kardeşlik köprüsünü. Hayat iksirini damıtıyor ölümün mühürlü kulaklarına. Ölümsüzlük tohumunu serpiştiriyor gönüller toprağına.


Kandıra 2 nolu F Tipi Cezaevi