
Önderliğimizin son savunmalarında kavramsallaştırdığı Jineoloji kavramsal ve kuramsal olarak ‘‘kendimizi bilme’’ sürecini, anlamlandırma ve yorumlama arayışımıza güç, derinlik kattı. 2009’dan beri tartışmalarımızı belli mecralarda ve çerçevelerde yürütüyor olsak da ortaklaşmanın ve bir olmanın, kadınca bir dert olduğunun bilinciyle buluşmaya karar verdik. Ne de olsa ortak sorunlarımız, karartılmış bir tarihimiz, ve baş aşağı giden bir gezegenimiz vardı. Çarpıtılmış hakikatlerin hakim olduğu zamanlardan geçiyorduk. Çürümüş toplumsal yapılar, bilgi üretim merkezleri ve yöntemleri, sermayece rehin alınmış bilimin varlığı karamsar olmamızda pay sahibiydi. Umut; iyi, doğru ve güzel olanı ortaya çıkarmak, insanlığın kaybettiği yerde dirilmekti. İlk o en derin çelişkiye; yani cins çelişkisine uzanmaktı. Radikal bir tutum, söylem ve bellek geliştirmeliydik. Bu ve sayamadığımız birçok kaygıyla birlikte, sınırları anlamsızlaştırırcasına dünyanın çeşitli yerlerinden gelen kadınlarla 3 günlük bir buluşma gerçekleştirdik.
Feminist hassasiyetlerde buluşmuş ve kadın kurtuluş hareketlerinin parçası olmuş, itirazları ve arayışları olan bir bileşendik. Tartışmalarımızla tarihi zamanlara yol aldık. Kah neolotiğe uğradık, kah ortaçağa... Farklı algılayışlarımızın olduğunu fark ettik. Kimimiz ana eksenli toplumların komünal, demokratik değerlerini savunurken kimilerimiz de böyle bir dönemin yaşanmadığını, bu savın tatlı bir romantizmden ibaret olduğunu söyledi. Bazen cins, bazen sınıf çelişkisi öne çıktı. Bazen de Darwinci Evrim Kuramı’nı eleştirirken bulduk kendimizi. Bazen de feminizme uzandığımızı gördük. Jineolojiyle bir bağ kurmaya çalıştık. Kimi kadınlar jineolojiye “Kürtlerin feminizmi” dedi. Kimilerimizde “jineoloji feminizmi de aşan bir kapsama sahiptir” tespitinin izahıyla meşguldük.
Anlam yolculuğumuza antropolojik ve arkeolojik bulgular ışığında dünde bugünü ararken başlamıştık bile. Kim olduğumuzu, köklerimizi anlamaya çabalıyorduk. İlk sancılarımız tutmuştu. Ne de olsa yazısız bir tarihin kadın cinsiydik ve neolitik toplumun bilinenleri bilinmeyenlerinden daha çoktu. Sanırım doğru yerdeydik.
Tartıştıkça uzak olan yakınlaşıyordu. Kadınlığımıza bir nebze de olsa ışık tutmayı başarmıştık. Jin-Jiyan, Ceni-Cenin, Zen-Zan daha ilkten kafalarımızı kurcalamayı başarmıştı. Evet, yazıdan önce söz vardı; masallarımız, dengbejlerimiz, sonra mitolojilerimiz ve inançlarımız. Hem tarih dediğimiz neydi ki? Biz bu tarihin neresinde yer alıyorduk? Kadın, yaşam ve bilmek, bilimlerin kilit noktalarını oluşturuyordu ve en değme teoriler bu üç olgu karşısında kalakalıyordu. Mitolojilerdeki imgelerimizi sorguladık, dinlerde yer alma biçimlerimizi, kutsallaştırılışlarımızı anlamaya çalıştık. Fark ettik ki kronolojik tarih ileriye doğru gittikçe, biz kadınlar geriye doğru gidişin ve görünmezliğin derin çelişkilerini yaşıyorduk.
Bir sorun vardı. Toplumların yarısını oluşturan kadınların, sosyal bilimlerde bu kadar görünmez oluşunun bir, belki de birden çok nedeni olmalıydı. Bilimin cinsiyetini sorguladık ve egemenlik ilişkilerinin nasıl parçası haline geldiğini... Kadın şahsında ilk işaret fişeğinin atıldığı egemenlik ilişkileri, toplum ve insanlığa ideolojik bir savaş açmıştı.
İnsanlıktan, toplumsallıktan çalınan ateş-bilgi, cinsiyetçi bilimciliğin tasarrufuna bırakılamayacak kadar tarihsel bir süregelişti ve kamusaldı. Sermayenin, tekellerin, verili üniversitelerin olamayacak kadar kamusaldı ve bizimdi. Tartıştık. Tartıştıkça belki de ilk ahlaki ilke olan bilginin toplumsallığını ve yeniden üretebilmenin zeminlerini yokladık. Bilimi parçalayan aklın, olguculuğun, ampirik bilginin hakikatimizi perdeleyen örtüsünü çekiştirdik. Çekiştirdikçe aydınlandık. ME’lerimizi egemenlerin tasarrufundan nasıl çıkaracağımızı, kurnazlıklarını nasıl püskürteceğimizin ve akademilerle toplumda var olanı nasıl görünür kılabileceğimizi sorguluyorduk.
Başkaldırışımız, Avrupa modernitesinin göbeğinde görünse de hakikatimiz Ortadoğuluydu. Birçok ilkin ve tarihin yazıldığı, kardeş kanının aktığı topraklarda, gözyaşının ve sömürünün mekanında... Ama aynı topraklarda boy gösteren iyi olanın, ışığın, suyun ve ateşin derin felsefesine de bağlıydık. İyi, güzel ve anlamlı olan nedir, diye sorduk. Komünal, ahlaki, politik yaşam vardı, var olmuştu. Bu kültüre tüm kuşatılmışlığına rağmen, yeniden tüm insanlık adına uzanabilir miydik? Tartışırken aslında bunu yaptığımızı gördük, duyumsadık. Salt akılcı yönümüzle değil; sezgilerimize, duygularımıza güvenerek konuştuk. Kadın mücadelesinin elitist yanından sıyrılarak yine bu topraklarda toplumsallaştığını, boy verdiğini fark ettik. İlklerin ana toprağı Rojava’ya uzandık. Komünleriyle, meclisleriyle politikleşen, bilen ve eyleme geçen, öncülüğünü kadınların yaptığı bir devrime. Sevgili Margaret’in deyimiyle “Onlar özlemini duyduğumuz, kaybettiğimiz bir şeyleri başardılar.” Onlar bizden çalınan politik öznelliğimizi gerçekleştirdiler. Devletli uygarlık tarihi bir anlamda öznelliğimizin çalınarak, sessiz yığınlara dönüştürülen hayatlarımızın kontrolü değil miydi?
Bilmek, kendinde evreni anlamlandırmak iken, sihirli kılınıp üzerimize ölü toprağı olarak savrulmamış mıydı? Komünal olan hedeflenip, bizler sonsuz sömürünün nesneleri haline getirilmemiş miydik? Tam da burada ahlaki ve politik toplumun kendini devlet ve iktidara rağmen gerçekleştirme mücadelesi, egemen sisteme radikal bir itiraz olarak ortaya çıkıverdi. Nefes almaya başlamıştık, ahlaki olan toplumsal olandı ve toplumsal olanın belirleyeni kadındı. Eşbaşkanlığın toplumsallaşması ise politikaya radikal bir kadın müdahalesiydi. Çünkü toplumdan koparılan kadın, sömürülerin ilk halkasıydı. Rojavada, kaybettiğimiz yerden yeniden kurmaya başlamıştık yaşamı…
Evet, bilim de, politika da, ekonomi de toplumun bağrından çıkmıştı ve ahlaki olan, bu değerlerin yeniden kendiyle buluşmasıydı. Bunun yöntemlerini, ekonomik deneyimlerini, kooperatifleri farklı coğrafyaların temsilcilerinden dinlemek ufkumuzu genişletti. Emek, ev içi üretim, ücretlendirme, kapitalizmin yeni sömürü biçimleri ve bunlar karşısında duruşumuz tartışmaların bir diğer önemli yanıydı.
Mücadele ederken mücadele ettiğinizi tekrar üreten bir pozisyon almanın riskleri her zaman vardı. Sonlara doğru gelirken öz savunma sunumunu yapacak arkadaşlarımızın, salonun erkeklerden arındırması ve yayının kesilmesi, erkek arkadaşlar arasında kaygıyla karşılanmış olsa da, sunumun kendisi oldukça ilginçti. Şiddete karşı öz savunma mekanizmalarını geliştirmeliydik. Bir şeyler öğrendik, ancak bu bir kadın sırrıydı. Öyle de kalmalıydı.
Tartışmalar, sorular, itirazlar, farklı bakış açıları zihin açıcıydı. Hele salondaki bileşenlerin yaş ortalaması bizleri yarınlara ilişkin bir kez daha umutlandırdı. Genç kadınlar parlayan ve sorgulayan gözlerle bakıyorlardı. Tartışma istemi ve enerjisi dolup taştı. Bu bir çeşit beslenme ilişkisiydi...
Afrikalı Grace konuşmasına başlarken “amenda aweta’-güç bizimle” yani “halkta” demişti. Afrika’da her işe başlarken tılsımlı bir söz olarak kullanılıyordu bu sözcük. Tempomuzun düştüğü anlarda “özgürlük bizimle” diyerek konferansımızın tılsımlı sözcüğünden güç alıyorduk. Ne de olsa “bilimi” tartışmasının merkezine koyan böylesine bir konferans için özgürlük oldukça kilit bir kavramdı.
Elimizde bir çile, kendi sadeliğinden ve aslından uzaklaştırılmış bir gerçeklik ve ilmek ilmek örmek zorunda olduğumuz bir hakikat. İşimiz kolay değil ama önemli olan ‘’yolun sonu değil, yolda coşkuyla, kolektif aşkla, güzelliklerle yürümek ve koşmaktır’’.
*Güç halkta!
ROJDA YILDIRIM