Kimse, Erdoğan öncesi Türkiye ve Kürdistan’ın, içinde kuzey nehirleri akan, bizi sevdiğimize götürecek kömür karası Friesian atlarının yelelerini savurduğu, çocukların bülbülü çıldırtan bahçelerde büyüdüğü “cennet parçası” olduğunu söylemiyor.

Bu iki ülke hiçbir zaman öyle olmadı, güzelliğe öykünmesine dahi izin verilmedi.

Dersim’den ve Denizler’den beri devlet sürekli cinayet işledi, sadist ve vandalistti, Atatürk’ün kurduğu faşist temelli sistem iktidara gelenin kim olduğuna bakmadan girdabına çekti, değil Kürtleri, devrimcileri, muhalifleri, Menderes gibi kendi adamlarını bile öldürdü.

Dinozor kemiği gibi katı ve kara ilikli bir sistemdi, kırılmıyordu.

Evren ile Özal’ın malum 80’leri, 70’lerden sabıkalı Demirel, Ecevit ve Erbakan’ın Kürtler’i kıyımdan geçiren 90’larından sonra bir değişiklik oldu, sahaya Erdoğan çıktı, üst siyasette yeni bir aktördü.

İçinden, bilimkurgu filmlerindeki devasa robotlara benzeyen hızarların geçtiği tarumar edilmiş ülkeye bakıyordu, iyi şeyler söylüyordu, kara Ankara rejiminin ne melanet olduğunu biliyorduk ama adam az da olsa umut veriyordu, faşist girdaba girmeyecekmiş gibi görünüyordu, öyle söylüyordu. Fakat o zamanlar biz bilmiyorduk, Niktofili hastalığının nasıl bir şey olduğunu o zamanlar bilmiyorduk ve Erdoğan’ı yeterince tanımıyorduk, “olabilir” dedik.

Ama çok geçmeden anladık ki adam ileri seviye siyasal Niktofili hastası.

Berbat, illet, yalancı bir hastalık.

Bu hastalığa yakalananlar iyimserdirler, umutludurlar, mutludurlar; fakat gel gör ki en çok mutlu oldukları yer karanlıktır, karanlığı aydınlığa tercih ederler ve tüm mutluluklarını karanlıkta yaşamak isterler.

Bunun için ne gerekiyorsa yaparlar.

Nitekim Erdoğan ileri seviye bir Niktofili olarak mutluluğunu karanlıkta yaşamak için Türkiye ve Kürdistan’ı Osmanlı saraylarının karanlık dehlizlerine çevirdi. Uzun süre, ampullerini kırarak oluşturduğu bu karanlıkta mutlu oldu, karanlığı seviyordu, aydınlık onun için vasat bir dünyaydı ve karanlığı daha da derinleştirmek istiyordu.

İstediğini yaptı.

Ortağıyla ters düşüp kavga edince karanlığı derinleştirdi ve derin karanlıkta asabi bir mutluluk yaşamaya başladı.

Fakat bilmediği bir şey vardı, karanlık doyumsuzluğu ve asabi mutluluk kişi de intihar eğilimi yaratır. Üstelik sıradan bir eğilim değil, dünyada tespit adilmiş en vahşi intihar hastalığına eğilimdir bu ve tedavisi yoktur.

Sonu mutlak intihar olan bu hastalığın adı Amok’tur.

Hastalığın merkezi, Erdoğan’ın Katar’dan sonra en çok sevdiği Malezya. Hindistan ikinci sırada. 19’uncu yüzyılda İstanbul’da da görüldüğü söylenir, yani bu ikinci vakıa.

Amok hastası, hastalığın ileri seviyesine geldiğinde intihar vakti gelmiştir. Ama sıradan bir intihar olmayacaktır.

Çünkü Amok hastaları katliam yaparak intihar eder.

İntihar mekanı, bulundukları yerdeki en kalabalık ortamdır, tercihleri genellikle pazar yerleri olur.

O an geldiğinde silahlarını doldurup kafi miktarda mühimmatla seçtikleri yere giderler. Kalabalığı bir süre izleyip süzdükten sonra, aniden koşarak kalabalığa ateş etmeye başlarlar ve sürekli ateş ederek, insanları acımasızca öldürerek sonuna kadar devam eder, kurşunları bitse bile kaçmaz, kesici silahlarla insanları, koşarak öldürmeye devam ederler.

Bunlara “Amok koşucusu” denir. Ve katliam ancak Amok koşucusunun öldürülmesiyle son bulur.

İnanılmaz vahşet bir intihar şekli.

Şimdi görüyoruz ki Erdoğan’ın kendi mutluluğu için yarattığı derin karanlık onu siyasal bir Amok koşucusu yapmış ve epey bir süredir acımasızca cinayetler işleyerek koşuyor. Silahı boşaldıkça her seçimi bir mühimmat tedarikçisi gibi kullanıp yeniden ve yeniden silahlanıp koşmaya devam ediyor.

Bu koşu boyunca insanı insan yapan, insanın iyi bir hayat sürmesini sağlayan ne kadar değer varsa katletti, toplumlar arası dostluğa ve barışa dair umutları katletti, adaleti katletti.

Bunlar temsili değerlerdir diyelim, iyi bir mücadeleyle yeniden yaratılabilir, kazanılabilir, ama ey bu hastalığı besleyen AKP’li Kürtler, en çok sizi katletti sizi.

Görmediniz mi, görmüyor musunuz? Durun bir düşünün artık, Amok koşucusunun peşinden soluklanmadan koşmayı bırakıp kısa bir nefes alın, düşünün; kendinizi, halkınızı ve ülkenizi neden bir karanlık sevicinin mutluluğuna kurban ediyorsunuz?

Düşünün, hiçbir karanlık sonsuz değildir.

Siyasal bir Amok koşucusunun da sonu bireysel değil, toplumsal intihardır.  Bakın vura vura kalabalığın sonuna geldiğinde ne yapıyor; her gün biraz daha bitiyor ve bitiyorsunuz.

Şimdi bu siyasal, kültürel ve fiziki katliam pazarının sonunda bir sandık var, siz isterseniz o sandığın içinden yeni ve iyi bir yaşamın anahtarı, isterseniz Amok koşucusunun katliama devam etmesi için bir silah çıkar.

Karar sizin; silah mı iyi bir yaşam mı?

UMUR HOZATLI