Antik Kürt klanlarının bağlı oldukları etnonim inançlarının, kendi dillerindeki tellafuzu İtikat ê Rêya Heq’dir. Günümüzdeki yalın haliyle bu inancın; “Alevilik” tanımı, aslında yetersiz olup, köken itibariyle “Batıni Alevilik” kavramı uygun düşmektedir. Lakin Batıni Alevilik” kavramı, inancın Türk-İslam sentezi literatürünün temel reddi olacağı gibi Mezopotamya’daki Antik kökenine vurgu yaptığından dolayı önemsenmelidir. Bu inanç dizgesi, Kürt klanlarının bağlı oldukları Dêrsim merkezli “ocaklar/ocaxlar” sistemiyle dizayn edilmiştir. Bu makalemizde, ‘’ocax’’ ile birlikte ‘’ana’’ mahiyetini aktarmaya çalışacağım. 

Hiç kuşku yok ki ocağın asıl sahibi anadır. Ana, pir ünvanlı eşiyle, ocak merkezinin başında bulunmaktadır. Kutsanan ocağın, yaratıcısı olan bu iki can-ı canik, bütün evrenin çarxı pervanesi gibidir. Pervane, ateş-i aşka düşen kelebektir. Ana tanımı “dayê” ve “kendinden veren” da-yê ise aynı zamanda Xwadê/Xuda tanımlarının sürek bendlerindeki eşdeğerdir. Ki aynı zamanda Xwadê; Haq’ın, yani Tanrının/doğrunun Kurmancî adıdır. “Xwadê/Hüda” sözcüğünün kökleri, Hurrice/Urartuca’ya kadar gitmektedir. Orada da Tanrıya, yani Haq’a; “Hute” denilmekteydi (Aksoy, 1985: 54). Antik Çağ’a ait proto Kürtçe’deki Tanrı: “Hute”; itikat süreğinde kutsanan “ocax”ın bir diğer isim sinonimi olan modern Kürtçe’deki “hêtûn”e dönüşmektedir. Buradaki batıni manada gizemlenen kutsal Ocax’ta yanan ateş/ar; kadın ananın saygınlaşan adı “hêtûn”, bu kertede modern Tükçe’ye evrilen “hatun”a dönüşmüştür. En son haliyle İtikat süreğinde kutsanan erkeğe “Ocaxzade”, eşine “Ana/dayê” denir. Ocaxzade’nin Zerdüşti/Mazda inancında Arştad (aşa, haşa) kavramıyla, “Adalet, adaleti temsil eden” Avesta’daki ateş ve ocağa yapılan saygı/dualar incelendiğinde, aynı parametrelerle karşılaşılacaktır. 

Yaygın algıyla “ana” tanımının bir Türkçe sözcük/kavram olduğu sanılmaktadır. Oysa ‘’ana’’ sözcüğünün kökleri, tıpkı “baba” sözcüğü gibi Sümerlere ve Avesta’daki “baga”ya kadar inmektedir. Sümerlerde “Anna” bir tapınak adıyken, “umu” ise “anne” adını karşılamakktaydı. Yine Luvice’de “Anni” adlı “bir tapınak” bulunmaktaydı (Aksoy, 1985: 36, 43). Bu kavramlar, Kurmancî dilinin felsefik boyutuyla birlikte, itikat süreğinde kendisini yaşatmıştır. 

Dêrsim’de Rêya Heqi itikatında yolun asıl sahibi, doğum kapısı, doğum tapınağı olan anadır. Bu anaerkil sürecinin daha sonraları ataerkil egemenliğine evrildiği düşünülmelidir! Mesela Avesta’da dayê; “kendinden veren Yazad” ve yine “Armaiti”; “mükememel” ya da “soylu düşünce, saygı, alçakgönüllülük, bilgelik” kavramlarıyla karşılık bulur. Ana/dayê ise, Aşi vanguhi “iyi temenniler, mükafatlar” anlamında kullanılırken, bunlardan sorumlu ise “tapınmaya değer melek, tanrı” dişi Yazad’dır (Avesta, 2012: 475). Dikkat edilecek olursa, itikat süreğinde Gulbanglarda ve gerekse ayet/kılamlarda Ali için, övgüyle “Yezdan Şer” (aslan) ya da “Şer-i Yezdan” denilmektedir. Bu kavram, aynı arkaik anlamıyla Zerdüşti öğretiden gelen, eski Farsca ve Kurmancî dillerinde “Allahın aslanı” sıfatıyla yer edinmiştir. Bir bakıma İslamiyetle birlikte yasaklanan Zerdüşti öğretinin en temel ögesi olan tanrısal Yezdan, Ali’nin sıfatı altında setr/perdelenmiştir. 

Rêya Heq itikat süreğindeki ananın, Zerdüşti öğretiden gelen Anahita (kutsanmış, saf, temiz) ya da “Nanê tanrıçası”na bir yollama olabileceği de düşünülmelidir. Zira, Nanê/Nane Tanrıcası, Kürdistan’ın birçok değişik bölgelerinde bulunmaktaydı. Örneğin bunlardan birisinin Erzincan (Til/Tilin) bölgesinde kurulu olduğu ve “ev ocağı”, yani “doğuran kadın tanrıça” olarak kutsanmaktaydı. “Nane” adının Farsça ve Kurmancî’deki karşılığı “nan” olup, bunun da “ekmek tanrıçası” olduğu unutulmamalıdır. Daha eskilere gidildiğinde, sözcüğün kökeni, Sümercedeki ‘’ekmek/yemek’’ manasına gelen “ninda” fiiliyle bağlantılı olması kuvvetle muhtemel gözükmektedir. Antik Çağlarda bölgenin bir inanç merkezi olan Erzincan’daki “Nane Tapınağı“, M.S. 334 yılında Hırıstiyanlığa geçen Ermeni rahiplerinden Kayserili Kirkor Lusaroviç (aydınlatan, nur veren) tarafından M.S. 4. yüzyılda yıkılmıştı (Ceyhan, 2005: 47). Şimdiki adıyla Oğlaktepe olan Erzincan merkeze bağlı köyün eski adı Til’dir. Burada, antik çağlardan beri Süryani, Kürt ve Ermeni halklarının, bu Nane/Ev ocağı tapınağını birlikte kullandıkları sanılmaktadır.

Bütün bu bulgulardan sonra, tekrar ‘’ana’’ kavramına dönecek olursak; yakın geçmişimizde bile köyde yeni bir ev yapıldığında ocaxzadenin eşi olan büyük ana (dàpir) bir elini kendi ocağının karasıyla boyar ve yeni yapılmış olan o evin ocağının bulunduğu xwaninin (ev damı) duvarına mühürleyerek, beş parmağının mühürünü vururdu. Bu batıni (ezoteric/sırrı hakikat) mühür’e; zahiri manada “muhur’e Fatma Ana, Pence yê Fatma Ana” denilirdi. Ana Ayrıca kendi evinde getirdiği ateşle, bu yeni evdeki ilk ocağı, dualarla kendisi yakardı. Bu geleneksel ritüelin kökeninde yine Zerdüşti öğretide var olan ocak uluhiyeti bulunmaktadır. Yeni yapılan evin bu odasına beş parmağıyla ilk mühürü vuran ve ocakta ilk ateşi yakıp tüttüren Xa-dê; dayê (dâpir/bâpir) ana’nın kendi ocağında getirdiği bu ilk ateşe; nar’a, nur’a istinaden, mekanın bu odasına xwani denilmesindeki maksat oldukça anlamlıdır. Bu denklemde; ‘’Xwani=xwa ani’’nin kavramsal kaynağı; kendinden olanı yeni bir eve/ocağa kutsal ateşi, nuru getiren xwadê/dayê/ana’dır. Lakin aynı ‘’xwani’’nin içinde tavanda güneş görünümünde oval bir pencere ve ‘’xwani’’nin ortasında altında çıra yakılan kutsanmış bir orta direk; “ustın/ıstın” da bulunmaktadır.

Bibliografya;

- Avesta/Zerdüşt,(2012) Avesta Yay, İstanbul.

- Aksoy, Bilal, (1985) “Tarihsel Değişim Sürecinde Tunceli” Cilt:1, Yorum yay. Ankara

- Ceyhan, Arsen, (2005) “Küçük Asyada Hint Avrupa Gezintileri” Belge Yay. İstanbul.