
21 Şubat Uluslararası Anadili Günü 1. bölüm
Kuzey Kürdistan’da anadili hakkında saha çalışmaları yapan sosyal bilimci Handan Çağlayan, anadilinin engellenmesinin soluk alıp vermeyi engellemek kadar hayati bir sorun olduğunu belirterek, “Tarih boyunca yaygın olarak uygulanmış sömürgeci pratiklerin başında, sömürge halkların anadillerinin yasaklanması gelmiştir. Bu durum, sömürge bireyin benliğini parçalamış, özdeğer algısını yok etmiş; ona sömürgeciye benzemeye çalışmaktan başka yol bırakmamıştır” dedi. Kürt dilinin güncel durumuna da dikkat çeken Çağlayan, yeni kurulan Kürtçe okulların çok önemli pratikler olduğunu vurgulayarak, “Dünyadaki deneyimler bu tür şeylerin sloganlardaki gibi kolayca gelişmediğini; en uygulanabilir, başarılı sonuç verebilir modellerin ancak uzun zamana yayılmış, pratik boyutları düşünülmüş denemelerle ortaya çıkabildiğini gösteriyor” diye konuştu.
Çağlayan’la, anadili mücadelesinin anlamını, sınıfsal ve cinsel boyutlarıyla sahadaki güncel durumu ve ne yapılması gerektiğini konuştuk.
Anadili mücadelesi Kürtler için ne anlam ifade ediyor?
Belki önce anadilinin anlamı ile başlamakta fayda var. En yalın şekilde ifade etmek gerekirse anadili, soluk alıp vermek kadar doğal ve vazgeçilmez bir şeydir. Anadillerinin engellenmesi, yasaklanması, baskı altına alınması da aslında soluk alıp vermeyi engellemek kadar kabul edilemez bir durumdur. İnsan, anadilinin içine doğar; onun içinde büyür ve dünyasını yine bu dille anlamlandırarak şekillendirir. Toplumla bağları anadiliyle kurulur ve gelişir. Yaşamı boyunca başka diller de öğrenebilir. İki, üç ya da daha çok dilli olabilir ve bu iyi bir şeydir de; ama sonradan öğrendiği dillerin hiçbiri, içine doğduğu ve anlam dünyasını şekillendiren anadilinin yerini tutamaz. Anadili kişinin benliğiyle, kimliğiyle ilgili bir şeydir.
Anadili aynı zamanda toplumsal kültürün aktarımıyla da ilgilidir. Anadili, o dili kullanan toplumlar açısından içinde tarihlerinin, kültürlerinin, zihniyet yapılarının, yaşam tarzlarının, hatta doğayla ilişkilenme biçimlerinin dahi yer aldığı toplumsal bir değer niteliği taşır. Dolayısıyla anadillerinin baskı altına alınması kabul edilemez. Buna rağmen tam da yukarıda sayılan nedenlerden dolayı tarih boyunca yaygın olarak uygulanmış sömürgeci pratiklerin başında, sömürge halkların anadillerinin yasaklanması ve/veya itibarsızlaştırılması gelmiş nitekim. Ve bu durum sömürge bireyin benliğini parçalamış, özdeğer algısını yok etmiş; ona sömürgeciye benzemeye çalışmaktan başka yol bırakmamış.
Ulus-devlet pratiklerinde de, azınlık gruplarının anadilleri üzerinde baskı uygulandı. Batıdaki göçmen toplulukların anadillerine yönelik uygulanan “çokkültürcülük” örneğinde olduğu gibi diller arası hiyerarşinin daha inceltilmiş biçimleri de oldu. Neticede en kaba yasakçılıktan en inceltilmiş biçimine kadar uygulanan dil politikalarının merkezinde, baskılanan anadilleriyle birlikte bu dili kullanan bireylerin/toplumların kimliksizleştirilmesi, kendi adını koyma yeteneğinden yoksun bırakılması, tarihsizleştirilmesi, kültürsüzleştirilmesi, güçsüzleştirilmesi, benliksizleştirilmesi hedefi yer aldı/alıyor.
Anadilinin özellikle eğitimden dışlanmasının sonuçları ağır oluyor. Çünkü okulda anadili yok sayılan, inkar edilen çocuğun büyüdüğü çevre, bu dille gelişen anlam dünyası, ailesi inkar edilmiş oluyor ve bu şekilde bir ayrımcılığa maruz kalan çocukta anadiline, kültürüne saygı göstermeme; dilini, kültürünü reddetme; egemen kültürle karşı karşıya kaldığında aşağılık ve aşağılanma duygusu hissetme; kendinden nefret etme duygusu gelişiyor. Kendini ve dünyayı egemenin çizdiği sınıflandırmalarla algılamaya başlıyor.
Kürtçe de Cumhuriyet tarihi boyunca baskı altında bir anadili oldu. Kullanım alanı evle sınırlandırıldı. 12 Eylül sonrasında olduğu gibi toptan yasaklandığı zamanlar da oldu. “Dağ dili”, “anlaşılmayan bir dil” dendi. Sonunda bir dil olduğu kabul edilmek zorunda kalındığında da “medeniyet dili olmadığı“ öne sürüldü.
Anadilinin birey ve toplum açısından taşıdığı öneme ilişkin yukarıda belirtilenlerin ışığında düşünüldüğünde, bu yasakçı, inkarcı, itibarsızlaştırıcı tutum ve davranışlara karşı mücadelenin de soluk alıp vermek kadar doğal, haklı ve meşru olduğu açıktır.
Peki anadili için mücadele, bugünün atmosferinde neden önemli?
Çünkü diller arasındaki hiyerarşi ortadan kalkmış değil. Mücadele katı yasakçı tutumu hayli geriletmiş olsa da tek dil politikası devam ediyor. Bir dilin ve kimliğin topyekün inkarı, politik bir tutumdur. Dolayısıyla anadilinin savunusu da kültürel bir mücadele alanı olmaktan ziyade esas olarak politik bir mücadele alanı oldu. Bu konuda özellikle 1990 ortalarından sonra daha somut olarak durulmaya başlandığı belirtilebilir. Sonraki yıllarda da artarak devam etti. Kurslar, kampanyalar, çeşitli mücadele yöntemleri, yerel yönetimlerde çok dilli hizmet pratikleri ve en son KCK tutuklularının anadilinde savunma için yaptıkları açlık grevleri bunlar arasında sayılabilir.
Bunlar çok önemli ve toplumsal bir duyarlılık artışı sağladı. Örneğin geçen yıl Diyarbakır’da Kuşaktan Kuşağa Dil Değişimi Araştırması’nı yürütürken KCK tutuklularının anadilinde savunma talebiyle yürüttükleri açlık grevinin halkın Kürtçe kullanma eğilimini arttırma yönünde duygusal bir etkide bulunduğunu gözlemlemiştik. “Onlar anadilimiz için ölmeyi göze alıyorlarsa biz de bu dille daha fazla konuşmalıyız” şeklinde bir yaklaşımdı bu. Ancak bahsedilen araştırma, madalyonun diğer yüzünü de göz ardı etmemek gerektiğine işaret ediyordu: Yüz yıla yakın bir zamandır devam eden asimilasyon politikalarının devam eden etkileri. Yürütülen mücadeleyle pek çok alanda Kürtçe yasağı son buldu. Siyasal alanda yaygın bir şekilde kullanılıyor, hatta artık politik ve ekonomik getirisi bile var ama unutmamak gerekir ki asimilasyon devam ediyor. Araştırma esnasında bunun etkilerini, çocukların dillere ilişkin tutum ve davranışlarında açıkça görmek mümkündü. Çocuklar Kürtçe konuşmayı reddediyordu; Türkçe’nin Kürtçeden daha güzel bir dil olduğunu düşünüyorlardı. Neneleri, dedeleri onlara Kürtçe soru sorduğunda Türkçe cevap veriyorlardı. Bu durum Kürtçe bilmemelerinden ziyade Türkçe konuşmayı arzu etmelerinden kaynaklanıyordu. Bir anadilinin yaşamasının yeni kuşaklar tarafından günlük konuşma dili olarak edinilmesine bağlı olduğu düşünülürse, bahsedilen gözlemin yakıcılığı daha iyi anlaşılabilir.
Meselenin biraz da “sınıfsal” analizini yapamaz mıyız? Sözgelimi, Diyarbakır’ın sitelerinde oturan orta-üst sınıfın anadil yaklaşımı, Kürtçe’ye yönelmesinin doğuracağı etkiler ile varoşlardaki güncel durum?..
Evet, çalışmamızın bir boyutu da anadiline ilişkin tutumlarda sosyoekonomik/sınıfsal etkenlerin rolü ile ilgiliydi. Eğitim ya da göçün anadilinin kullanımı ve yeni kuşaklara aktarımı üzerindeki olumsuz etkileri az çok bilinen ve daha önce üzerinde kısmen durulan hususlardı ve bizim çalışmamız da bu iki etkenin önemini bir kez daha gösterdi. Fakat daha önce meselenin sınıfsal/sosyoekonomik boyutu ile toplumsal cinsiyet boyutu üzerinde pek durulmamıştı. Araştırmamız bu son iki değişkenin de en az eğitim ile göç kadar önemli ve dil politikaları belirlenirken dikkate alınması gereken etkilere sahip bulunduğunu gösterdi.
Araştırma esnasında sosyoekonomik/sınıfsal konumun anadili kullanımı üzerindeki etkisini değerlendirebilmek için görüşmeleri kentin farklı sınıfsal/sosyoekonomik özelliklere sahip mahallelerinde, karşılaştırmalı olarak yürütme yoluna gittik. Bunun için Hasırlı ve Benusen gibi Diyarbakır’ın göreceli olarak yoksul mahalleleri ile Diclekent gibi ekonomik durumu daha iyi kesimlerin oturduğu mahallelerdeki aileleri seçtik. Sonuçta bu ailelerin dil kullanımı ve anadiline ilişkin tutumları arasında belirgin bir fark bulunduğunu gözlemledik. Bu farkı her genellemenin hata payı taşıdığını unutmadan ve istisnalar olabileceğini not düşerek çok kabaca özetlemek gerekirse şunlar söylenebilir: Yoksulların günlük yaşamı esas olarak Kürtçe, fakat çocuklarının Türkçe öğrenmesi eğilimini gösteriyorlar. Buna karşın ekonomik durumu iyi olanların günlük dilleri Türkçeleşmiş, yani Kürtçe günlük yaşam dilleri olmaktan çıkmış, fakat bu kesimden dil/kimlik konusunda duyarlılığa sahip olan aileler, çocuklarının Kürtçe öğrenmesini istiyorlar. Öte yandan bu isteklerini günlük yaşamlarını yeniden Kürtçe’ye çevirme yaklaşımından ziyade, “evin şark köşesi” gibi bir tutumla yerine getirmeye çalışıyorlar. Evlerin şark köşesi hayatın akışı içinde ne kadar işlevselse, onların bu yaklaşımı da verili koşullarda o kadar işlevsel olabiliyor.
Ailelerin tutumlarını biraz açmak gerekirse; yoksul ailelerde Kürtçe halen ailenin günlük yaşam dili olmayı sürdürüyor. Sadece neneler ve dedeler değil anne ve babalar da günlük yaşamlarında Kürtçe’yi kullanıyorlar. Kuşkusuz bu iki kuşak arasında fark var. Nitekim nene dedeler, esas olarak Kürtçe tek dilli iken anne ve babalar Kürtçe/Türkçe iki dilliler ama kendi aralarındaki iletişim dilleri Kürtçe. Çocuklara gelince onlar kendi aralarında ve kimi zaman anne ve babalarıyla Türkçe konuşsalar da Kürtçe yaşamlarında var. Kürtçe’yi biliyor ve ebeveynleriyle iletişimlerinde kullanıyorlar. Pratikte durum bu iken, bu mahallelerdeki anne-babalar çocuklarının Türkçe öğrenmesini istiyor. Kürtçe’ye karşı olumsuz tutuma sahip oldukları için değil, son derece pratik nedenlerden dolayı: Birincisi, görüştüğümüz genç bir babanın ifadesi ile, “Ben Türkçe’yi iyi bilmediğim için okulda çok çektim, çocuğum çekmesin” yaklaşımı. Bir başka gerekçe, günlük iletişim dili tümüyle Kürtçe olan ailede, hiç Türkçe bilmeyen bir annenin ifadesi ile, “Şu an okullar Türkçe ve çocuklar da bu okullarda okuyor, bizim gibi yoksul kalmasınlar, bu nedenle okusunlar, okumak için de Türkçe öğrenmeleri gerekiyor.”
İyi bir eğitim almak, temel insan haklarından biri. Eğitim kişinin yaşamını doğrudan etkiliyor. İyi bir eğitim, iyi bir meslek edinmeyi; iyi bir meslek, daha iyi ekonomik olanakları sağlıyor. Dolayısı anne-babalar çocuklarının kendileri gibi yoksul olmaması, göreceli olarak daha iyi olanaklara sahip olması için eğitim almalarını istiyor. Eğitim ise tek dilli, Türkçe. Ailelerin söz konusu eğilimlerinden dolayı gönüllü asimilasyon saptaması yapmakta aceleci olmamak gerek. Çünkü bu gönüllü bir tutum değil, bir yerde onlara dayatılmış bir şey. İnsanları barınma, beslenme, istihdam, sosyal güvence gibi açılardan insan onuruna yaraşır yaşam olanakları ile anadili arasında tercih yapmak zorunda bırakmanın kendisi temel bir hak ihlali olarak görülmeli.
Ekonomik durumu iyi olan ailelerin önemli bir bölümünde anne babalar eğitimli ve meslek sahibi. Bu eğitim ve meslek yaşamı sürecinde Kürtçe, yaşamlarından pratik olarak çıkmış durumda. Türkçe düşünüyorlar; eğer hala kaldıysa Kürtçe, onlar için sadece kendi ebeveynleri ile iletişim dili. Eşleri, arkadaşları ve özellikle de çocukları ile iletişim dilleri değil. Şimdi son yıllarda Kürt hareketinin dil politikalarının da etkisiyle bu kesim ailelerde anadiline ilişkin önemli bir duyarlılık gelişmiş. Günlük yaşamlarına Kürtçeyi dahil etmeyi ve çocuklarının Kürtçe öğrenmesini gerçekten istiyorlar. Çocuklarını Kürtçe kreşe, Kürtçe dil kursuna gönderiyorlar. Fakat pratikte sonuç almaları pek mümkün olmuyor. Çünkü artık isteseler de kendi aralarında uzun uzadıya Kürtçe konuşmayı sürdürmekte zorlanıyorlar. Zira artık Türkçe düşünüyorlar. Çocukları ile Kürtçe konuşmaya çalışsalar da bunu istikrarlı bir şekilde sürdüremiyorlar. Kaldı ki bu çocukların da eğitim dili Türkçe (özel okullarda İngilizce de öğreniyorlar) ve çocuklar hangi dilin işlevsel olduğunu çok iyi gözlemliyor ve dil tutumlarını ona göre belirliyor. Görüştüğümüz aileler içinde bu konuda başarılı olan istisnalar vardı ve bunların temel özellikleri kendi aralarında çok ama çok istikrarlı ve istekli bir şekilde Kürtçe konuşmayı sürdürüyor olmaları,
çocukları ile Kürtçe iletişimi kararlı bir şekilde sürdürmeleri idi. İstikrar ve kararlılığın olmadığı durumlarda çabalar boşa gidiyor.
Ya toplumsal cinsiyet?
Toplumsal cinsiyetin de anadiline ilişkin tutumlarda önemli bir değişken olduğu not düşülmeli. Bu konuda ortaya çıkan sonuçlar çarpıcıydı. Örneğin genellikle anadilinin kadınlar sayesinde yaşatıldığı dile getirilir. Oysa araştırmamız, bu yaklaşımın günümüzde geçerliliğini yitirmekte olduğunu, esas olarak babaların rolünün sorunsallaştırılması gerektiğini gösterdi. Annelerin hiç Türkçe konuşmadığı ailelerde, çizgi film karakteri Pepe gibi Türkçe konuşan çocuklar vardı. Bu konuda başka çarpıcı gözlemlerimiz de oldu. Mesela medya temsilleri ya da “Baba beni okula gönder” gibi kampanyalarla ataerkillik ile Kürtçe’nin özdeş kılınmasının, ataerkil denetimin daha baskın olduğu kırsal alanlardaki genç kadınların anadiline ilişkin tutumlarını olumsuz etkilediğini gözlemledik. Bu örnekler ve kitapta açımlamaya çalıştığımız diğerleri, anadili konusunda toplumsal cinsiyetin kesinlikle göz ardı edilmemesi gerektiğine işaret ediyordu.
Fakat bu konuya dair Kürt Özgürlük Hareketi kaynaklı bazı adımlar var ki toplumsallığa da etki ediyor. En önemli güncel örnekler, Cizre, Hakkari ve Diyarbakır’da açılan anadilde eğitim veren okullar. Bu okullar Kürt dili mücadelesi açısından ne ifade ediyor?
Çok önemli. Çünkü talep eder konumunda kalmaktansa, pratik, yapıcı adımlar atmak çok daha ilerletici olabilir. Yok sayılan, yasaklanan ve en sonunda kabul edilmek zorunda kalındığında da eğitim dili olabilecek kapasiteden yoksun olduğu öne sürülen Kürtçe’nin eğitim dili olarak kullanıma girmesi çok önemli. Kaldı ki işin başka bir boyutu daha var. Dünyada yaşanan deneyimler bu tür şeylerin öyle sloganlardaki gibi kolayca gelişmediğini, en uygulanabilir ve başarılı sonuç verebilir modellerin ancak uzun zamana yayılmış, pratik boyutları her yönüyle düşünülmüş denemeler neticesinde ortaya çıkarılabildiğini gösteriyor. Bu okullar, uygun model geliştirme açısından da bir deneyim alanı oluşturuyor.
Sahadaki çalışmanız mutlaka “Ne yapmalı” sorusuna dair de veriler sunmuştur. Biraz da bunu konuşalım dilerseniz...
Başta da belirttiğim gibi bugün Kürtçe ile ilgili oldukça yaygın bir toplumsal duyarlılık ve güçlü bir politik mücadele kararlılığı söz konusu. Fakat uzun zamana yayılmış, baskı ve engellemeler ile asimilasyonun etkileri göz ardı edilemeyecek düzeyde. Araştırmamız gösterdi ki birinci kuşaklar (nene dedeler) ile üçüncü kuşaklar (torunlar) arasında iletişim büyük oranda kopmuş. Birinci kuşaklar Kürtçe tek dilli iken üçüncü kuşaklar Türkçe tek dilli hale gelmiş. İkinci kuşaklar (anne-baba) kuşaktan kuşağa dil aktarımı konusunda rolünü oynamamış. Bunun anlamı, Kürtçe’nin yeni kuşaklara günlük yaşamın dili olarak aktarılamadığı. Politik kültürel düzeyde dil savunusu yapılırken, günlük yaşam düzeyinde asimilasyon etkileri alabildiğine yaşanıyor. Politik kampanyalar çok görülüyor, duyuluyor ama bahsettiğim asimilasyon süreçleri dip akıntı şeklinde işliyor. Politikaların bu dip akıntıyı görecek şekilde yürütülmesi, yeni kuşakların anadilini edinmeleri ve anadillerine ilişkin olumlu tutum geliştirmelerini sağlayacak politikaların, araçların, yöntemlerin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması önem taşıyor.
Bir de son olarak anadili politikaları ile sosyal adalet ve toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının mutlaka ve mutlaka bir arada geliştirilmesi gerektiğine dikkat çekmek isterim. Çünkü sosyal adalet ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini gözetmeden oluşturulacak anadili politikalarının başarısız olma ya da en iyi ihtimalle toplumda var olan eşitsizlikleri derinleştirici etkide bulunma riski bulunuyor.
Handan Çağlayan kimdir?
Sosyal dilbilimci Handan Çağlayan, 1968’de Siverek’te doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Sosyal Politika ve Siyaset Bilimi okuyan Çağlayan, doktora öğrenimini ise aynı fakültede, 2006 yılında tamamladı. Sınıfsal, etnik ve cinsiyete dayalı ayrımcılıklar üzerine çalışmalarıyla tanınan Çağlayan’ın daha önce yayımlanmış Kürt Kadınların Penceresinden ve Analar, Yoldaşlar, Tanrıçalar isimli kitapları bulunuyor. Yazarın son kitabı “Aynı Evde Ayrı Diller” ise Diyarbakır’daki farklı özelliklere sahip Kürt ailelerin Kürtçe serüvenleri üzerinden Kürt dilinin güncel durumunu irdeliyor. Kitap, DİSA için yapılan aha araştırmasının sonuçlarını içeriyor.
PAZARTESİ:
* Cihad İlbaş yazdı: Kürtçe eğitim: Talep değil inşa
OSMAN OÐUZ/HABER MERKEZİ