İnsani değerlere, insana ve insanlığa ait değerlere evrensel ölçülerde sahip çıkmanın arka planında egemen sömürücü güçlerin kara ve kirli politikaları vardır. Bunu, halkların çok dilli, çok kültürlü, çok inançlı varlıklarına karşı “tek dil, tek bayrak ve tek millet”te direten üniterci, ret ve inkarcı politika ve stratejilerde görmek mümkündür.

21 Şubat’ın Anadil Günü olarak kabul edilmesinin ardında Bengal dilini savunan öğrencilerin öldürülmesi olayı var. 1952 yılı 21 Şubatı’nda gerçekleşen bu olayın üzerinden 50 yıl geçtikten sonra UNESCO 1999 yılında bu günü Dünya Anadiller Günü olarak kutlama programına almış ve son on yıldan bu yana da kutlanmaya başlanmıştır. Avrupa İnsan Haklar Sözleşmesi, Ek protokoller ile birlikte BM’ye üye tüm ülkeler tarafından da imza altına alınmıştır. Türkiye de bu imzacılar arasındadır.
Bugün vesilesi ile egemenlerin kültürel soykırımları sorgulanır olmuştur. Kürt halkının, Kürtçe ile edebiyat yapan aydın ve yazarların dil için ödedikleri bedel, Bengal örgencilerinin ödediği bedelden geri kalır yanı yoktur. Kürt halkı dili ve kimliği için, varlığı ve özgürlüğü için belki de dünyada eşi benzeri görülmemiş bir inat içinde direnmiş, diline sahip çıkmış ve şimdi de dili ile eğitim öğretim yapmanın, dili ile kendini savunmanın, dili ile varlığını korumanın ve yaşamanın anayasal güvenceye alınmasının çabası içindedir. Bu uğurda bedel ödedi ve ödemeye devam etmektedir.
Bunun yanında Türkiye iktidarları da dünyada eşi benzeri görülmemiş bir şekilde ırkçı ve tekçi bir tutum içinde, başka dillere, lehçelere varlık hakkı tanımamaktadır. Özellikle 12 Eylül askeri darbesi, Kürt halkının varlığını belli edecek tüm emareleri silme, düzleştirme iddiasıyla son 30 yıla damgasını vurmuştur. Devlet bilinçli bir şekilde Kürt dilinin gelişmesini engellemiş, bu dile yasak üstüne yasak getirmiştir.
UNESCO bu gün vesilesi ile her yıl kaybolan dillere dikkat çekiyor. Tehlike altında olan dillerin listesini çıkarıyor ve bu dillerin yok olmaması için devletleri ve hükümetleri uyarıyor. Ama Kürt ve Kürdistan örneğinde sadece diller erimiyor Kürt halkının canı da eritilmek isteniyor. Kürt halkı dili için bedenini de ortaya koymuş, varlık ve özgürlük mücadelesi veriyorsa, “dilimin sınırı dünyamın sınırı” dediği içindir. Yine “dilim varlık nedenimdir” dediği içindir.
Bu durum Türkiye’yi dünya gerçekleri karşısında ve Kürt halkının dilinde ve kültüründe ısrar etme iradesi karşısında gülünç konuma düşürmüştür. Dilleri inkar etmek, her türlü şiddet araçları ile onu asimile etmek ve yok etmeye çalışmak devlete oldukça pahalıya mal olmaktadır. Bununla birlikte bu politikanın işe yaramadığı da her geçen gün açığa çıkmaktadır. Bulgaristan’da, Almanya’da Türk vatandaşları için anadil için ısrar eden ve anadilde eğitimi isteyen hükümet, hükümetliğini yaptığı ve vatandaşlık bağı ile bağlı olan kişi, etnik yapı ve halkların dillerine ve kültürlerine tahammül göstermemektedir. Başta Kürt dili olmak üzere tüm dillere mensup vatandaşları için tek dili,Türkçe’yi zorunlu kılmaktadır.
Bunun gibi, devlet, anadilde savunmayı yasaklayıp “anlaşılmayan bir dil” nitelemesi ile dile karşı zorbalığını 21. yüzyılın demokrasi ortamında gerici politikası ile kendini ele vermiştir. Başta tutsakların anadil için ısrar eden direnişleri olmak üzere tüm devrimci ilerici kamuoyunun baskısı sonucu alel acele geliştirdiği bir yasa ile kendini bu ayıptan kurtarmaya çalışsa da, bu yasa eğreti durmaktan ileri gidemedi. Çünkü anadil ile savunma paralı konuşmaya dönüşmüş durumdadır. Öte yandan hâlâ anadili ile konuştuğu, açıklama yaptığı ve siyasi parti faaliyetlerinde bulunduğu gerekçesi ile açılan yüzlerce dava varlığını korumaktadır. Bir başka çifte standart politika da asimilasyon konusunda yaşanmaktadır. Asimile etme politikalarına son verdiklerini Başbakan’ın ağzından sıklıkla duyarsınız. Ama asimilasyon fabrikası gibi çalışan bölge yatılı okulları ve her gün “varlığı Türk varlığına armağan-kurban- eden” eğitim sistemi olduğu gibi varlığını ve işlevini sürdürmektedir.
Öte yandan, yeni bir anayasa çalışması gündemdedir. Bunu bir fırsat bilip, dillerin ve kültürlerin anayasal güvenceye alınması, Türkiye’de onlarca yıldır sürüp giden iç savaşı sona erdirmek veya genç insanların ölümünü engellemek mümkün hale gelmiştir. Ama bu konuda hâlâ eski kalıplarda direten bir zihniyetle karşı karşıyayız. Mesela, Anayasa hazırlık komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, “Yeni anayasada  anadil ile eğitim yer alırsa, parçalanırız, Belçika gibi oluruz” demektedir. Devlet terbiyesi almış ana muhalefet başkanı Kılıçdaroğlu da benzer ifadeler kullanarak anadil ile eğitim yapmaya karşı olduklarını, bunun ülkeyi böleceğini iddia etmektedir.
Bir defa sırf anadilde eğitim yaptıkları için ya da böyle bir serbestiye sahip oldukları için bölünen, parçalanan bir ülke örneği yoktur. Şimdi, Belçika ile Türkiye bir midir? Belçika en azından son 60 yıldır demokrasisini içselleştirmiş, Irkçı düşünceleri bir taraf bırakmış dillere ve kültürlere sonuna kadar serbesti tanımıştır. Özgürlüğün tüm aşamalarını tadarak ve yaşayarak bugün özgür iradesi ile birleşmenin, bir arada olmanın kararını veriyor, vermektedirler. Kürt dili ne zaman özgür oldu da özgür olunca bölmeye başladığı görülmüştür? Bunun kanıtı nedir, diye sorsanız yanıt alamazsınız. Yani bu şuna benziyor. Bir insanı yıllarca ve on yıllarca hapiste tutuktan sonra bırakılması gündeme gelince “ya suç işlerse, ya bize zarar verirse!” demeye getiriyor Burhan Kuzu. Olasılık dahi bırakmıyor, bölünürüz diyorlar. Burada bir halkı, o halkın dilini ve o halka mensup olan insanları eşit görmemeye alışma var. Geri ve çağdışı zihniyeti kılıflara koyarak gündemde tutma ve buna zemin hazırlama var. Dillerin özgürlüğü, dillerin eğitim dili olması hiçbir zaman ülkelerin bölünmesi için gerekçe olmamıştır, dünyada bunu örneği de yoktur. Ama eğer ülke dar kalıplarla ve diktatörce yöntemlerle idare edilmişse o ülkelerin bölündüğünün, parçalandığının çok örneği vardır.
Anadil ve kültürde özgürlüğü sonuna kadar yaşayamayan halklar gönüllü birliğin de önemine varamazlar. Temel ve kalıcı olan birlik de gönüllü birlikteliktir. Anayasal vatandaşlık prensibi etrafında yaratılan birlik dillerin eşit bir şekilde geliştirilmesi ile sağlanacağı muhakkaktır. Barış ve demokrasinin yolu da dillerin eşitliği ve özgürlüğünden geçtiği de gün gibi bir gerçektir.
Bir kez daha açığa çıkıyor ki diller özgürleşmeden gönüllü birlikler de gelişemez.
* DTK Dil ve Eğitim Komisyonu Üyesi