Eylül sonunda açıklanacağı belirtilen demokratikleşme paketinde de yer verilmediği söylenen anadilde eğitim, Türk siyasetinde halen "bölücü" olarak nitelenmeye devam ediliyor.

Anadil gibi, insanı kimlik değerleriyle, geçmişiyle geleceğiyle buluşturan ve kendisini gerçekleştirmesine olanak veren en önemli unsurun bölücü olarak nitelenmesi ve eğitiminin engellenmesi karşısında, isyanla karışık duygulara kapılmamaksa oldukça zor. Belki sadece ırkçılıkla zehirlenmiş olanlar bu yasakçı anlayışı olağan kabul edebilirler ki Türk siyasetinin ırkçılıkla yakınlığına şahit aramaya gerek olmadığı herkesin malumu.
Tüm bunları biliyoruz, ancak 2010 anayasa referandumu öncesinde özellikle çokça tartışılan ve tüm gazete ve TV programlarında ve hatta kimi siyasetçilerin açıklamalarında temel insan hakları içindeki yeri ortaya konan, kabul edilen, o güne kadarki yasakçı anlayışın yanlışlığına dikkat çekilen, eşit, özgür, barış içinde bir toplumsal yaşamın unsuru olarak dünyadaki pek çok örneğine işaret edilen anadilde eğitim ve anadilin her alanda kullanımı konusunda, üç yıl sonra halen takınılan tutum ve kullanılan yasakçı dil karşısında insan ne diyeceğini şaşırıyor yine de.
Çünkü, bu tartışmalar yapılmadan evvel ve illa bir milat vereceksek de 2010'dan önce, siyasetçileri dahil toplumun ekseriyetle bu konulardan bihaber oldukları ve doğru anlatılabilirse anadilin bir öcü değil, gereksinim ve hak olduğunu, barış için, kardeşlik, eşitlik, özgürlük ve demokrasi için vazgeçilmez bir gereklilik olduğunu kavrayacaklarını varsayarken, ve hatta bunun için bir araştırma yaparak kişisel katkıda bulunayım diye çalışmaya başlamış ve gelişmeler üzerine "artık ne gerek var" diyerek vazgeçmişken, bu gün aynı konu çözülmemiş ve burjuva siyasetin ahlaksızlığına bir örnek olarak karşımızda duruyor.
Onlar dünyanın gözü önünde dediklerini bile hiçe sayarak, anadilde eğitim için "mümkün değil", "bölücü" diyebiliyorlar halen ve biz "dediklerini inkar etmelerine" şaşırıyoruz. Elbet buradan çıkan sonuç sadece burjuva siyasetin ahlaksızlığı değil. Aynı zamanda meselelere çözüm ararken karşımızdakinin ne yapacağına kendimize bakarak karar veriyor oluşumuz, bir anlamda. Dahası kuru bir umuda bile sarılarak yaşamayı seçiyor oluşumuz. Diyoruz ki mesela, anadilin gerekliliğini bilirlerse ona göre davranırlar. Ya da, kamuoyu önünde kabul ettikten sonra geri adım atamazlar. Oysa siyasetin kirli sahnesinde, kendimize bakıp olmaz dediğimiz pek çok şeyin nasıl büyük bir pişkinlikle, ikiyüzlülükle, ahlaksızlıkla oldurulduğuna tanık olduk yine.
O yana bu yana kıvırmadan söyleyeyim, aklımın bile anlamakta zorlandığı bu ikiyüzlülüğü içim hiç kabul etmiyor. Nerede bitecek bu yalan dolan, ikiyüzlülük, pis oyunlar diye umutsuzca soruyorum bazen. Ve dönüyorum dolaşıyorum aynı noktaya geliyorum, çözüm ya da uzlaşı çoğu defa tarafların ölçütleriyle alakalı olduğundan ayırarak diyorum ki; devletin ırkçı militarist yapısında insan hakları, demokrasi ve özgürlükler yönünde değişim gerçekleştirilemezse ve toplumsal bilinç bu yönde geliştirilemezse insaniyet namına hiçbir gerçek, kalıcı "iyileşme" sağlanamaz.
Bu yüzden, mücadelenin bu değişimi ve gelişmeyi hedeflemesi yanında başta yeni anayasa ile hak ve özgürlükleri düzenleyen sair yasalar ve hak ve özgürlüklerin kullanımını sağlayacak olanaklar, bir gösterge olarak olmazsa olmazımız olmalı. Yoksa sadece siyasette ahlaksızlığı ilke edinenlere güvenerek hareket etmek, bu saatten sonra aşırı saflıkla bile açıklanamaz.