Geleneksel toplum; ataerkil, devletçi zihniyetin vücut bulmuş hali olan DAİŞ çeteleri karşısında dağılmaktan, şehirlerini, köylerini kaybetmekten kurtulamadılar. Çokça güvendikleri devlet de, erkek de çaresizdi.
DAİŞ aslında günübirlik yaşamlarımıza sinmiş, şiddetin, hakaretin, katliamın zirvesini ifade ediyor. Her gün kadınlara, halklara zulmediyor.
Kadınlar olarak aslında günübirlik yaşamlarımızda sosyal, psikolojik, ekonomik ve siyasal şiddete maruz kalıyoruz. Üstelik DAİŞ'i düşman bellemiş birçok kesim ve devlet kadına şiddet uyguluyor.
Mesela İran'da kadına yönelik şiddetin her türlüsü uygulanmaktadır. Kadın hem toplum hem de devlet şiddeti kıskacında yaşam savaşı veriyor. Üstelik kadının meşru müdafaa hakkı da yok.
26 yaşındaki Reyhaneh Jabbari'nin idamı bu gerçeği daha somut ortaya koydu. 2007 yılında, eski bir istihbaratçının tecavüz girişimine karşı kendini savunurken, tecavüzcüsünün ölmesi sonucu 7 yıl hapis cezasına çarptırılmış, geçtiğimiz günlerde de idam edilmişti.
Reyhaneh Jabbari annesine yazdığı mektupta hem toplumun kadın algısını hem de devletin kadın yaklaşımını çok somut bir şekilde ortaya koyuyor. Jabbari, annesinin öğretilerinin erkek ve devlet karşısındaki çaresizliğini şöyle belirtiyor:
"Sen bizlere okula giderken bir kavga ya da şikayet karşısında bir hanımefendi gibi olmamızı öğretmiştin. Nasıl davranmamız gerektiğinin altını ne kadar çok çizdiğini hatırlıyor musun? Senin deneyimlerin yanlıştı. O kaza başıma geldiğinde, öğrendiklerimin bana yardımı olmadı... Mahkemede beni soğukkanlı ve zalim bir suçlu gibi anlattılar..."
Jabbari; erkek aklının ördüğü bu dünyada kadına kader diye belletilmiş yaşama olan isyanını da şu sözlerle anlatıyor; "Şunu çok içten söylüyorum, gelip yas tutarak acı çekeceğin bir mezar istemiyorum. Benim için siyahlar giymeni istemiyorum. Zor günlerimi unutmak için elinden geleni yap. Rüzgar beni alıp götürsün...
Dünya bizi sevmedi. Kaderimi istemiyorum..."
Kadına yönelik baskı ve şiddetin bölgedeki tek adresi İran değil tabii ki. Türkiye'de tecavüz sonucu ortaya çıkan hamileliği devlet yasal güvenceye alarak, tecavüzü meşrulaştırdı. Kürtajı yasaklayarak erkeğin kadın bedeni üzerindeki hakimiyetini pekiştirdi. Bölgede çokça verilebilecek bu örnekler mevcut. Irak'ta, Suriye'de, Afganistan'da, Pakistan'da, Suudi Arabistan vb ülkelerde kadının yeri de, adı da yok.
Böyle bir tablodan neden DAİŞ, Boko Haram gibi oluşumlar çıkmasın? Cinsiyetçiliğin, dinciliğin, milliyetçiliğin kıskacı altındaki bu ülkelerde demokratik bir sistemin olması için hangi sebep var?
DAİŞ, El Nusra ve Boko Haram gibi oluşumlar, ataerkil devletçi zihniyetin şiddeti nerelere kadar vardıracağını toplumlara bir kez daha gösterdi. Yeni değil yaşananlar aslında. Tarih sayfaları, kadınların ve halkların katliamlarına şahittir.
Devletçi, ataerkil oluşumların her biçiminin denendiği, hepsinin de bir ötekinden daha beter sistemleri oluşturduğu bu coğrafya; ancak ve yalnızca kadın özgürlüğüne dayanan bir zihniyet ve istemle gerçek anlamda demokratikleşebilir.
Nitekim bunun modeli Rojava'da oluşmuş, kadın öncülüğündeki devrimle halklar ortak yaşamı inşa edebilmektedir.
Yaşamın hücrelerine sinmiş şiddet kültürü ile köklü mücadele her zamankinden daha fazla ve daha kolektif bir mücadele gerektiriyor. Bu yaşamı da, ülkeyi de anlamlı kılacaktır. Tıpkı YPJ'li genç bir savaşçının kattığı anlam gibi. "Welat dayikek e, dayik jin e, şîdeta li ser jinê herduyan jî dikuje" (ülke anadır, ana kadındır. Kadın yönelik şiddet her ikisini de öldürüyor). YPJ'li savaşçılar ana tanrıça kültüründen gelen 'anavatan'ı böylesi bir anlamla korumaktadır.