Bilal Aksoy 1985 yılında yayınladığı eserinde “Sümerlerin Dêrsim’deki İzlerini” sürerken, tapınak, ziyaret konusuna da temas ederek Sümerlerdeki “sin” tapınağını ve Dêrsim’deki “Sin” adlı köylerin varlığına haklı olarak dikkat çeker. Dilsel doneler içinde Sümerlerdeki “sin” tapınağının günümüzdeki tellafuzuyla Dêrsim adının soneki olan “sim”in “sin”den bozulmuş hali olabileceği düşünülebilir. Zira “kapı, eşik” manasına gelen ismin kökü olan “der” tamlamasıyla, kutsanan bu dağlık coğrafyanın, kendi antik tarihinde bir “tapınak kapısı” anlamında tellaki edildiği kuvvetle muhtemeldir. Lakin Sümerlerde varolan dağ, ziyaret ilişkisi ile ziyaretlerde icra edilen dinsel mitlerin tümü, günümüze kadar Dêrsim ocaklar sisitemi içinde takdis edilerek yaşatılagelen antik değerlere işaret etmektedir. Kaldı ki 1968 yılında Çemişgezek Sakyol höyüğünde yapılan arkeolojik çalışmalar sonucunda elde edilen bulgular arasında kutsal ocak bölümleri ve daha nice antik kalıtlar da bu tezimizi kanıtlar niteliktedir (Aksoy, 1985: 30, 31; Aslantaş, 2013). 


Zikkurat (ziyaret), zakartu (zâkir)

Zikkuratlar bir yandan “beyt-ül mal” (İslamiyette Kabe, e.y.) vazifesine haiz iken öte yandan tapınak, mabet işlerine sahip idi. Ayrıca Arapça’da “zikr” kelimesinin Sümerce’deki Zikkurat (Ziggurat) ile ilişkili olduğu görülür. Çünkü Sümerlerde zikkuratlarda, ziyaretlerde yapılan zikirlere “zakartu” denilmekteydi. Bu yönüyle zikkuratlar; “zikr” yapılan yer sayılırdı” Dinsel icra esnasında kişinin transa geçmesine, tıpkı Sümerlerde olduğu gibi Arapça’da da “zikir” denilmektedir. Arapça’daki bu zikirin kaynağı, anlaşıldığı üzere Sümerlere aittir (Aksoy, 1985: 40, 41, 42). İtikat süreğinde, evliya mekanlarında, dergahlarında, ziyaretlerinde bağlanan cen-i cıvatlarda kutsal kılamları terrenüm eden kişiye; çok eskiden “Zakir ê Heq”, itikatın ana dili unutulduğundan ötürü günümüzde sadece “zakir” kavramı kullanılır. Sümercede “zâ” sözcüğünün karşılığı “bilen” demektir. Kirmanckî dilinde “za” tıpkı Sümerlerde olduğu gibi; “bilen” anlamında kullanılmaktadır. Zâkır/zakir; “kutsal sözü söyleyen, hakkı bildiren, ilahi (Gırtlaktan çıkan kutsal doğaçlama dua, nefes, ses: gılbank, gılvank) seslendiren” anlamındadır. Yani zâkir; ziyarette ilahi okuyan kendinden bilen muabat, bilgindir. Bunda maksat, “kendinden bilen, ilm-i ilahiye vakıf olan ve hakkın sesi, dili nefesi” manası simgelenmiştir. O zakirdir ki, gotin’lerinde, kılamlarında, beyitlerinde sadece hakkı, gerçeği dile getirmiştir. Sümerlerde “ziggurat”, İslamiyette “beyt-ül mal”, itikat yolunda “ziyar” ile aynışan izleğin devamıdır. Fakat İslamiyette ve itikat yolunda da kutsanan Ehl-i beyt’in “beyt”i başlangıçta Arapça’da kutsanan “ev”, yani “tapınak, mabet” anlamında; Sümerlerdeki ‘’ziggurata’’ istinaden kullanılan “beyt-ül mal”dır. İtikat yolunda ziyaretlerde zâkir tarafından seslendirilen kutsal kılamların bir diğer adı ise “beyit”dir. Dolayısıyla anlam ve köken itibariyle bütün bu dilsel verilerin kaynağı, aslında İslamiyet Arapçası değil, Sümerlerdir. Bunun bir diğer izdüşümü; “Telli Kur’an Tembur” ve “Dilli Kur’an Kılam” ifadesiyle takdis edilmiştir. Kadınlı-erkekli cemlerde bu ritsel ica, Sümerlerde sadece zigguratlarda, itikat süreğinin başlangıcında ise sadece evliyaların, rêberlerin kurdukları mekanlarda, ziyaretlerde hayat bulurdu.


Mala Ocexê, Bano Pilê, Ziyaru Ewliyayê

Dêrsim ocaklarının evliyaları; talipleri tarafından kutsanan mekanlarını, tıpkı antik çağlarda olduğu gibi dağbaşlarında, nehir kenarlarında kurmuşlardır. İtikat bağlıları, bu mekanlara yani “Ocak/tapınak evleri”ne, teolojik dilleriyle “Mala Ocexê, Bano Pilê, Ziyaru Ewliyayê, Dergaxê Pilê, Ziyaru Berxêcan ê, ocax Qurêşi, Ziyaru Bamasurê vb.” diyerek asırlardan beri takdis etmişlerdir. Toplumsal yaşamda, dolayısıyla ilk kutsanan ziyaret mekanları, bu ocak evleri olmuştur. Bu ocak ziyaretlerinde ilk kutsal ateşler, çıralar yakılmıştır. Bu ocak ziyaretlerine tıpkı antik çağlarda, Sümerlerde olduğu gibi ilk hediyeler, ‘’çıralıx’’lar verilmiştir. Bu ocak ziyaretlerinde tenburlar eşliğinde kutsal ilahiler, ‘’duazdeh’’ler, beyitler terrenüm edilerek rakslar, semahlar dönülmüştür. Bu ocak ziyaretlerinde bütün ritsel ayinler soyu, ocağı kutsanan Pir ve Ana’ın yönettiği civatlarla gerçekleştirilmiştir. Ve hatta bu türden mekana sahip olmayan yerleşim birimlerinde dinsel ayinler; tıpkı Sümerlerde olduğu gibi açık havada yapılmıştır. Doğayla özdeşerek icra edilen bu mekanlar daha sonrasında ise kutsanmıştır. İtikat süreği içinde yer alan bu türden antikite verileri çoğaltmak elbette mümkündür. Ve fakat bundan dolayıdır ki; Dêrsim üzerine 1880’li yıllarında raporlar, lahiyalar yazan 1. Fırka kumandanı Fazıl Paşa; Dêrsim’de seyyidlerin, pirlerlerin, melelerin veya şeyhlerin toplumdaki rollerinin etkisini iyi bilmekteydi. Nitekim antik ziyaretlere ve kültlerine sahip olan Dêrsimliler için; Osmanlının Tanzimat dönemi (1839-1876) devlet literatüründe “Ekrad-ı bed-nihad: Bozuk ahlaklı Kürtler” nitelemesi kullanmaktaydı. Bununla, “Batıni Alevi Kürtlerin bozuk ahlaklı” oldukları ifade edilmekteydi!

Aslında konumuzla alakalı olarak antik bulgular üzerinde gezinecek olursak, Dêrsim merkezli Rêya Heq İrikatı > Batıni Aleviliğin ziyaret kültü bağlamında yığınla kodexler elde etmemiz mümkündür. Fakat yerimizin darlığından ötürü, antik çağlardan yavaş yavaş çıkarak, MS. 375-400 yıllarından, MS. 1450-1500’lü yılları kapsayan Orta Çağlara ve dolayısıyla günümüze, Modern Çağa geldiğimizde ise bu kadim inancın üzerinde sinsice büyük kaosların estirildiği görülecektir.