İnsani değerlerde ahlak, onur yoksunu davranışlar gösterenler için halk arasında "ar damarı çatlamış" denir. Özellikle iktidar sahipleri ve ırkçı muhalefetin Kürt sorunu, toplumsal sorunlar ve siyasete ilişkin tutum ve davranışlarına bakınca bu söz bile yetersiz kalıyor bu gün. Zira görünen o ki çatlayacak bir ar damarları bile yok.
Örneğin: Van depremi sonrasında, yaşamda kalabilmek için kışla, açlıkla, hastalıklarla mücadele eden halkın insani taleplerine devletten gaz bombası ve tazyikli suyla yanıt verildi. Deprem üzerinden geçen onca zamana rağmen halk halen tuvalet ve banyo gibi temel ihtiyaçlardan yoksun. Terörle mücadele adı altında gerilla cenazelerine eziyet ediliyor.  İktidarı, muhalefeti meclis kürsülerinden Kürtleri dini değerleri ile aşağılamaya kalkışıyorlar.
Derken bir adım daha atıldı. Adana Emniyet Müdürü, "molotof bomba sınıfında sayılsın ve molotof atan anında vurulsun" dedi ve bunun için yasa yapılmasını istedi.
Bu haber üzerine internet sitelerinde yapılan yorumlar, sorulacak sorulara çoktan cevap oldu bile. 'Molotof atanla taş atan arasında fark yok, vuracaksın bir kaçını bakalım sokağa çıkıyorlar mı bir daha', sözleri ortalıkta dolanmaya başladı.
Dünün "asmayalım da besleyelim mi" anlayışı, idam, infaz ve kaybedilerek ortadan kaldırmadan sonra polis kurşunuyla yok etme, topluma korku salma, muhalefeti baskılama yöntemleri ile yeniden gündemde. Pazarlarda satılan puşiler, bantlar, değişik simgeler ve sloganlar nedeni ile ya da KCK davalarında olduğu üzere tamamen demokratik ve yasal faaliyetler nedeni ile örgüt üyesi diye TMK ile ağırlaştırılmış cezalar az gelmiş olmalı ki bu gün molotof ve taşa direk polis kurşunu tartışılmakta.
Hatırlanırsa PVSK da Haziran 2007 tarihli değişiklik ile polisin zor ve silah kullanmasının sınırları genişletilmişti. O tarihten bu yana toplam yüzün üzerinde kişi polis şiddeti veya kurşunuyla öldürüldü. Bu nedenle konu hep gündemde kaldı, eleştirildi. Ancak Adana Emniyet Müdürünün önerisi ile bu güne kadarki halinden daha vahim sonuçlara gebe.
Polisin güç ve silah kullanımında zaten geniş olan yetkileri, devletten ve TMK'dan sağlanan korunma kollanma mekanizması nedeniyle yasanın da üzerinde bir genişlik kazanmış durumda. Baran Tursun, Emrah Gezer, Şerzan Kurt, Festus Okey ve benzeri davalar da devletin koruma şemsiyesi nedeni ile ne gerçek bir yargılama ne gerçek bir cezalandırma söz konusu bile olamıyor. Şimdi de taş ya da molotof ya da Gülistan Tosun örneğinde olduğu gibi sırf şüpheye polisin kurşunu olacak ve yasalara uygun olarak işlenen devlet cinayetlerine yenileri eklenecek.
Uluslararası alandan gelen baskılar yahut siyasi çıkar hesabı ile yapılan makyaj değişiklikler bir yana bırakılırsa iktidar asarak, vurarak, katlederek ama ille yok ederek yola devam etmekte kararlı. Başbakan’ın grup toplantısında Beşar Esad’ı kastederek söylediklerini ("…Öldürerek, hapsederek, sindirerek hiçbir yere varılamayacağı artık daha iyi görülmeli, idrak edilmeli. Zulüm ile abad olunmaz, mazlumun kanı üzerine, gelecek inşa edilmez. Aksi takdirde tarih bu tür liderleri kanla beslenen liderler olarak anar. Esad, sen de şu anda, o sayfayı açmaya doğru gidiyorsun. Zira mazlumların ahını alanlar, bunun bedelini er ya da geç öderler.) aklı alsa, kendi için ders çıkarırdı belki. Görünen o ki çatlak matlak da olsa bir ar damarı yoksa, kafada akıl da olmuyormuş.