Yer yüzünde, göreceli akıl yüzyılı, öbür yanıyla kalabalıkları ele geçirmiş, güç haline gelmiş aç gözlü çetelerin fetih, fatih çetebaşılarının fatih olma sevdalısı çağdı.

Japonya’dan Amerika'ya, Avrupa’ya kadar üç kıtada "güç bende" naralı kabadayılar, göz diktikleri ülkelerin zenginlikleri ele geçirme hazırlığının son aşamasındaydı.
Başkasına kafa tutup, talana çıkma gücü olmayanlar, "fatih" olma keyfini başka yerlerde arıyor, "benimdir" dedikleri toprakları yeniden fethe çıkıyor, "çıban başı düşman" dedikleri yerli halkın soyunu kurutmaya kalkışıyorlardı.
Haydutlaşma çağıydıydı, bu.
O doğduğunda (1937), Dersim dağlarına, fetih seferi vardı. Gökten ölüm yağıyor, yer yanıyor, insanlar kendi kanında boğuluyor, doğmamış bebekler, annelerinin karnında süngülenerek öldürülüyorlardı.
Annesi Zerê (Zarife), Afrika'nın vahşi köpekleri tarafından sarılmış aslanın yavrusunu ağzında gezdirmesi gibi, onu göğsüne bastırıp dağlara kaçmış, "çağdaş medeniyetin yüce temsili" ordunun elinden kurtarmıştı. Yakınlarda olduklarını hissettiğinde, açlıktan ağlayınca, ağzını eliyle kapatmış, sesini boğmuş, iki yıl boyunca, o kaya dibi senin, bu çalılık, ormanlık, o newal û geli benim saklamış, onu yaşatmayı başarmıştı.
Ve o, sonra yangın kokan, kayaları, taşları kan kınalı Dersim’de, "pıncar" topladığı, keçi otlattığı dağların bayırları, mesillerinin kemik ağılı olduğunu görmüştü. Soyu tükenmiş, artık bilinmeyen olmuş hayvanlara ait sandığı kemikler, yaz ortalarında otlar kuruyup, yere baş eğdiğinde, rut görünen ortaya toprağın üstünde apak ışıldıyordu.
Korku hala dağların efendisiydi. İnsanlar, vahşilerin gırtlakladığı yakınları, sevdiklerinden söz etmeye, başlarına gelen belayı anlatmaya korkuyorlardı.
Bunların öldürülmüş, kartallara, kurtlar, vahşileşmiş köpeklere yem edilmiş insanlardan arta kalan olduğunu sonra öğrenecekti. "Medeniyetin" ayağı değmeden önceki yaşanmış hayatların kanıtı ve katillerin insanlık suçu olan "şanlı eserleri…"
Arık kemikten ibaret olanlar ve kurtulma umuduyla mağaralara sığınan, ama orada, "fare gibi" topluca zehirleyerek öldürülen insanların hikayelerini ahir zaman masalı gibi dinleyerek, sabahları sevilenleri yad eden ağıt sesleriyle uyanarak büyüdü.
Bu yüzden daha çocukken, yüreği irin bağlamış bir isyancıydı. İsyanı, çocuk yüreği kinle doldurulduğu içindi. İntikam hissi ise tiksintiden ibaretti.
İsyan ruhunu yüreğinde sulayıp, büyüterek yatılı öğretmen okulunu bitirdi. Öğretmenlik yaparken Eczacılık fakültesi ve sonra sınav kazanarak Almanya’da öğretmenlik yapma hakkı...
Almanya’dayken, halkının katillerine "katil", soykırımcılara "soysuz" dediği için "vatana ihanet" suçlamasıyla vatandaşlıktan çıkarıldı.
Vatanın şerefini kurtarmak için, bu kadarla da kalmadılar.  Onların egemenlik alanında, adına neyi varsa hepsine, doğduğu eve, atalarından kalma tarlaya el koydular. Böylece katile katil demenin öcünü aldılar.
Ama bu ona iyilikti. Çünkü, onlarla olan bağlarından kurtulmuş, artık özgürdü. Katile katil derken, artık tek kaygısı yazının estetiğiydi. Neyin ne olduğunu, soysuzluğun hangi derelerde aktığını yazıyordu.
 Ha, o mu, Haydar Işık derler, yazdıkça sevenlerin yanında, yeni yeni düşmanlar edinen bu koca Kürdün adına.
Kitaplarının listesiyle, bu daracık yeri doldurmak istemiyorum, ama Kürdistan’ın büyülü kartalını andıran Sultan Selahaddin’den, Kürt Mirlerinden Bitlis Hanı ve Dersim’e kadar uzanan konularda, Kürdistan’ın romanlarını yazdı. Araştırma, çeviri kitapları, sayısız makale…
Sultan Selahaddin romanının Almanca çevirisi yayına hazırlanırken, "Arevik" adındaki romanı Ankara’da Satırarası Yayınları tarafından yayımlandı.
Arevik, Dersim’li bir Ermeni kızıdır. Roman’da, onun hikayesiyle Ermeni kırımı ve kanlı yelpazenin öteki kıvrımında Kürtlerin kaderi anlatılıyor. Kısacası, her yazar bildiği konu ve coğrafyayı Haydar Işık da, yine Kürdistan’ı yazıyor. Kürdü, Ermenisiyle Dersim ve dağlarında mor, mavi, kızıl çakarak şavkıyan orkideleri, kan kızılı Golemaran, baharın sosini, ormanların soluğudur.
Haydar Işık, romanın bir yerinde, günün patlamasıyla Kürdistan’in kadim kültürü ve sonraki zenginleşmesini şöyle anlatıyor:
"Şakaf vaktiydi. Dağların tepeleri sarı, turuncu, pas renginde, Kürtlerin ilk huzmelerini öpüp dua ederek karşıladıkları güneş doğmak üzereyken…"
Bu anlatım, İslam dünyasında bir başka eşi, benzeri olmayan bir sentezin dile getirilmesidir. Yalnızca Kürdistan’a hasın, İslami zenginlik…
Araplar ve diğer halkların İslamdan önce inançları, Tanrısal kutsalları, Mekke’de de putlar, mabutlar vardı. Bir kültürün de simgeleriydi, bunlar. Hepsini terk edip, unutmaya bıraktılar. Kürtler hariç…
Kürtlerin kadim inancı Zerdüştlükte yerle gök arasındaki bütün varlıklar, yani su, hava, toprak, toprağın nimetleri, ateş, gök yüzü, güneş, ay ve yıldız aydınlığı, Tansıllıkla kutsaldı. Bu kültür, Sünnisi, Alevisi, Êzidisiyle bütün Kürtlerin ortak değeridir, bu gün de.
Haydar Işık’ın "Kürtlerin ilk huzmelerini öpüp dua ederek karşıladıkları güneş” diye anlattığı, budur. Kadim kültürden bir parça.
Yanılma payını açık bırakarak söylüyorum: Benim bildiğim kadarıyla, kültür haline gelen eski inancıyla, İslamı Kürtler bağdaştırarak yaşatan, özdeşleştirerek zenginleştiren başka Müslüman halk yoktur.
Averik, bu yönüyle sadece Dersim değil, Kürdistan'dır.