Bulutlar toplandı, bulutlar dağıldı. Gökte tek bir parça mavi kalmadı. Yağmur bekleniyordu. Derken korkunç bir gök gürültüsü oldu. Ama buluttan bir damla, evet sadece bir damla sarktı. Tıpkı pencereden beline kadar sarkan haylaz bir çocuk gibi, binlerce metreden aşağıdan hayal meyal görünen köyü seyretmeye başladı.

Köyden dumanlar yükseliyordu; ateşe verilen evler henüz çatırdamaya devam ediyordu. Bu gök, bu yeri tanıyordu. En güzel ateş coşkulu zamanlarda yakılırdı. Belki bayramdı ve köy meydanında büyük bir ateş yakılmıştı. Herkes ne bulduysa ateşe atıyor, coşkuyla üflüyordu. Damla biraz daha aşağıya sarkıp neler olup bittiğini görmek istediyse de ayrıntıları göremedi. Köyün üstüne biriken dumanlar yüzünden ancak olan biteni tahmin edebilirdi.
Köy mahşer yeriydi. Dünya bir boşluk, hava buz gibiydi. Çökmemiş damların bacalarında her zamankinden fazla duman çıkıyordu. Köy bitmek üzere yanıyordu.
Ansızın damla köyün devasa bir göze dönüşüp kendini seyretmeye başladığı vehmine kapıldı. İşte o nasıl yukarıdan köyü seyrediyorsa, köyde alevden kirpiklerini kırparak göğe bakıyordu.
Damla ürperdi, başı döndü, düşer gibi oldu. Sonra buluttan pervazına sıkı sıkı yapıştı. Gök bulutlarını topukladı, şimşek tahtadan yapılmış bir camcı cetveli gibi kırıldı ve pencerenin ölçüsünü aldı. Yıldırım duvarda her an düşmesi beklenen, sallanan bir çivinin ucuna takılmış gibi yapıştı buluta. Köyün yamacında bir ardıç ağacı tutuşmaya hazırladı kendini.
Hangi kelime, hangi mimik, hangi adım harekete geçirmişti damlayı? Nereden kopmuş, nereden gelip gözün kenarına yapışmıştı. Parlaktı; o kadar parlaktı ki, gözün bir bölümünü aydınlatıyordu. Sıcaktı; o kadar sıcaktı ki, yanağını yakıyordu. Ağırdı; o kadar ağırdı ki, başını daha fazla toprağa gömüyordu.
Taşlar duvarlarını, ağaçlar dallarını, dereler yataklarını terk ediyor ama damla gözünü terk etmiyordu. Sanki köyün üstüne çatlak bir bakraçtan karanlık dökülüyordu. Karanlık her şeyi ağırlaştırıyor, topraktan yapma evlerin son damları da çöküyordu.
Damlardaki ılık yuvalarını önce kırlangıçlar, sonra güvercinler terketti. Evler boşaldı; karıncalar, örümcekler öbek öbek ateşten en uzağa kaçışmaya çalıştı.
Köyün hala yaşayan yerleri kımıl kımıldı. Dalgalanıyordu. Soluk kesik kesik, çığlıklar süresizdi. Alevler çerçevelere vuruyor, camlar sıçrıyordu. Her çığlıkta insanlar azalıyor, her gök gürültüsüyle karıncalar toprağın en derinine sokuluyorlardı.
Alevler damlayı daha da parlattılar. Damla aynı oldu. Çöken damların duvarları eğilip diplerini seyrettiler. Kendilerine asılı ne varsa bir bir döktüler, sıvalar çatladı. Duvarların kalburları çıktı... duvar diplerine sığınmış insanlar kaçıştı. Onlar da aynaya bakıp yüzlerini görmek istediler. Korktular, dehşete düştüler. Aynı karanlıktı artık. Titriyordu. Gök de damlar gibi çökecek sanıldı. Her şey karanlık; postal izleri, dereler, yollar ve insanların sesleri titreşmeye başladı. Ayna kor haline geldi. Köy karanlık içinde kırmızı parlak bir nokta oldu.
İnsanlar köyü terketmiyordu. Gidecek yerleri yoktu. Yol bomboş yatıyordu. Yalnızdı. Kendini bir göçe hazırlıyordu. Damla yerindeydi ama gitgide büyüyor, ağırlaşıyordu. Hayır, yere düşmemeliydi. Bu her şeyin sonu olurdu. Ani bir hareket felakete yol açabilirdi.
Gözünü kısarsa düşmesini engelleyebilir miydi? Gözünü kırpmadan duramazdı. Dünyanın gözü bu yere kapalıydı.
Damla yerinde oynadı, koptu kopacak... ve sonra damla yerinde kaldı. Tan yerinin atmasıyla alevler söndü. Karıncalar ve örümcekler, kırlangıçlar ve güvercinler yuvalarına dönüyor ama kafile yola koyulmuş, insanlar köyü terk ediyorlardı.
Damla hala yerinde duruyordu. Ağırdı; biraz daha sarktı aşağıya. Çöken bir damda unutulan bir ihtiyarın açık gözlerinin kendisine baktığını gördü...

*Bolu F Tipi Cezaevi