Dünyadan sayılmayan bir gündü. O, her gün sayılan bir adamdı. Hücre kapısının önünde bekliyordu. Biliyordu, önce metalik bir ses duyulacak, sonra açılıp kapanan birkaç kapı sesini ardında bırakarak ziyaret kabinine girecekti. Girdi. Biri fotoğrafını çekiyorlar gibi durdu. Işık azdı. Çerçevede belli belirsiz bir kadın duruyordu. Kısa bir zaman iki yabancı gibi bakıştılar. Neden sonra bu kadının annesi olduğunu anladı. Azıcık gülümsedi, dişleri beyazdı; annesi de gülümsedi, ağzında tek diş yoktu. Aralarındaki mesafe yalnızca bir cam kadardı. Ama uzanıp varlığına borçlu olduğu kadına dokunamıyordu. Aralarında cam vardı. Annesine, yani dünya toprağından önce düştüğü kacağa, yani hayatta tutunduğu ilk ele ve ağzından çıkan ilk kelimeye dokunamıyor, sarılıp öpemiyordu.

Duvardaki haritaya uzun uzun bakar gibi baktı annesinin yüzüne. İnsanlar önce yüzlerinde ölüyordu, bunu biliyordu. Zaman orada daha bir hızlı geçiyor, yüzleri sevmiyordu. Ayrılık yıllarında zaman, annesinin yüzünde bir işgalci gibi hışımla geçmişti. Soğumuş gözleri fersiz-ışıksız yüzünde kaybolmuş, oraya ait değilmiş gibi duruyorlardı. Oysa, vaktiyle annesinin iri, kocaman gözleri vardı. Sanki yüzü bütün bir gözdü. Ama şimdi suyu çekilmiş ıssız bir çeşme gibiydiler. Ona sanki cılız bir kuyudan bakıyorlardı. Rengini çoktan yitirdiği belli olan sesi aynı kuyudan gelir gibiydi. Derinden, kimseyi çağırmayan, kendi içinde yankılanan… Karşısında hareketleri ağırlaşmış, yaşlılıktan çok vazgeçişin, kendini bırakmanın izlerini taşıyordu. Canından önce ruhu göçmüş bir beden, kımıldayan ama yaşamayan, artık hiçbir şey ummayan ölüsüyle dirisi birbirine yetişmiş biri duruyordu.
Dünya, şeylerin evrensel yakınlığıydı. Gel ki annesi bu dünyadaki nesnelerden uzaktı. Herşeyden kopmuş gibiydi. Ama herşeyi bir bütün unutmuşa benzemiyordu. Tam böyle bir yerde duruyordu. Bakıyordu ve baktığıyla pek de ilgili olduğu söylenemezdi. Bu en eski bir haliydi; her neye baksa onda acınacak bir taraf bulur, öyle nedensiz bulutları verirdi. Şimdi ona bakıyordu.
Annesi onun ağacı, o ise annesinin dalgın yaprağıydı. Seneler, çok seneler önceydi. O’nun acelesi vardı. Ayrılma mevsimini beklememişti. Kınını erkenden, daha yaş iken kırıvermişti. O’nun kırıldığı yerden annesi kanamıştı. Çocukların gözünde anneler anlamaz, ağlardı. Annesi ona bakıyordu. Şimdi O’nun yüzü ıslak bir mevsim yeriydi.
Bakışları da donuk donuktu. Bakışları ıslak bir mevsimdi. Annesi ölüme iyice yakın, o yaşama uzaktı. O ki, hissediyordu, annesi birine bakıyordu. Bakarken sanırdınız ki, çok uzakta biri daha vardı. Annesi bakıyordu; O ise ondan baktığı olmak istiyordu. Ama olmuyordu. Annesi şimdiye ait değildi. Geçmişte bir yere takılıp kalmıştı. Herşeyi ayrı ayrı yaşıyordu. Ne yapsa bütünleştiremiyordu; annesinin baktığıyla kendisini. Biliyordu, annesinin gözlerinde oluşuna şaşırmış bir çakıl gibiydi. Yüzü dümdüz, pürüzsüz, tutulamayan bir şekil… Biliyordu; annesinin gözünde yüzüne ait tek bir tanıdık çizgi yer etmemişti. Annesi onu tanımıyordu. Yüzü annesinin gözünde bütün yüzler gibiydi. Yalnızca bir yüz…
Zaman yüzleri ve yaprakları sevmiyordu. Şimdi ona öyle geliyordu ki, annesi kendi içinde hiç durmadan onda baktığını geri çağırıyor, o sanki suçlu bir çocuk da gizli gizli azarlıyor, okşayarak azarlıyordu. Gözyaşları tuzdan yanmış, uyurken uyandırılmış bu kımıltısız gövde annesiydi; bir anıdan bir çocuk hayaliydi. Sürekli ama sıradan acılardan yapılmıştı. Ağlayan bir anneydi O. Bir dolu kaderin içinde yaşlı ama göz önünde her yanı gülümseyen bir çocuk gibiydi. Şu an üstünden yere dökülen gölge sessizliği vardı. Kendine onun yüzünde bir boşluk bulmuş oradan dinleniyordu.
Nice sonra aralarında duran cama dayadı yüzünü annesi. Acıya alışkın, acıyı unutmuş bir yüzdü bu. Soğuk, anlatımsız, donuk… Eliyle annesinin yüzüne dokunmak istedi. Annesinin gözleri onun elini bulunca, denizi ilk defa gören yaşlının birden bire çocuk oluvermesi neyse, öyle bir hal aldı. Bir çocuk merakıyla baktı baktı… Acı hatırlatırdı. Seneler önce annesinin gözleri önünde ezilen elinin üst tarafını bir zaman camda tuttu. Yara izine odaklandı. Acı hatırlattı, yarasından tanıdı oğlunu. Artık ondan başkasına değil, ona bakıyordu.
Annesi ona bakıyordu. O, daha önce hiç görmemişti bir gözde ışığın böyle yanışını. Bakıyordu, içindeydi. Tanımadığı bir duyguyla çevrelenmişti. Annesinin yüzünü bir acı gibi dışında duyuyordu. Bakarak acıtıyordu onun her yanını. Onu yeni doğurmuş gibiydi. Göz kapakları yanıyordu. Göz pınarlarında bir damla kendini tamamlıyordu. Terliyordu. Kabinenin eskimiş çerçevesine de konuyor, camdaki lekelere bakıyor, tırnaklarıyla oynuyordu. Olmuyordu. Ne yapsa olmuyordu. Çare yoktu ağlayacaktı ve ağladı.
Ağladı. Annesi bu dünyanın bir iç çekişiydi. Sanki sevdiği acılardan sıyrılmış gibiydi. Annesi ona bakıyordu, sanırdınız ki onun dudakları ılık süt emiyordu. O ki annesinin sütünden bütün tatları, kokuları bilendi. Ama ona bir cam kadar uzaktı. Annesi ona sevecen, sade, sütten yeni kesilmiş bir bebek gibi görünüyordu. Şimdi gülüyor ama ağlayabilirdi de. Zaman daralıyordu. Bir ara onu ziyarete getirenler araya girdi.
Annesi ona bir şey söyleyecekmiş, unutmuş. Kadın söyleyeceğini hatırlayınca kaşlarını çattı. Uzun süre boğazı sıkılmış da havasız kalmış biri gibi derinden bir nefes aldı ve:
“Ez dimirim lawikê min” dedi. Sonra, “Artık ölüyorum, oğlum…”
Bunu ona fısıldadı ve sustu. Gözleri hala onun yüzünde kendilerini buldukları boşluktaydı. Kadının o boşluğa gömülmek ister gibi bir hali vardı. Bir ölümlülük sindi oğluna. Sessizlik çok somut bir hal aldı sonra. Neredeyse gözlerindeki bütün ışığı oğlunun üstüne yağdırdı ve:
“Ben” dedi, durdu. Sonra yine devam etti, “Kendime bir mezar yeri satın aldım. Beni oraya gömecekler. Sen gittin ve bir daha da gelmedin. İşte gidiyorum, yine gelmeyeceksin biliyorum…”
Kadın bir daha sustu. Oğlunun boynu bir karanfil sapı gibi çaresizce yana düştü. Ona ait olmayan bir ağrı duydu.
Annesi öleceğini biliyordu. Son kez sarılmak istiyorlardı ama aralarında cam vardı. Bir ara hep sakladığı elini gördü annesinin. Onun ellerini seviyordu. El sanki cebe girecek de bir şeker çıkartıp ona uzatacakmış gibi duruyordu. O, ellerine bakınca annesi yine kopmuştu. Kadın oğluyla konuşurken uzaklara bakıyordu. Belki uzaktaki kendine bakıyordu ya da birine bakıyordu, oğlunda. Oğluna çok baktı, ayrıntılı baktı ama baktığını bulamadı.
Birileri bakmanın zamanını kuruyordu.
Annesi gidiyordu. İşte elleri, işte gözleri de gidiyordu. Tam gidiyorken başını çevirip oğluna bir kez daha baktı. Bu, annesinin ona bu dünyada son bakışıydı.
* Bolu F Tipi Cezaevi