Enfeksiyon

Gözetlemek istiyor, öyleyse biz bakalım. Büyük bir gözü varmış, hayata ölümü dolanarak yaklaşmış ve üstüne dikilmiş; öyleyse engin gecelerde yanıp sönen tatlı mavi ışıltılar saçan tılsımlar, küçük küçük gözler olarak hayata, o muazzam mucizeyi kavrayarak, var olmanın ürpertisi içinde ölümü “üstün değeri”nden alaşağı ederek bakmak da bize düşer. Ölümü hayatın kurutucusu değil, yaşamın besleyicisi kılarak. Başka türlü geriletilemiyor güç, iktidar ve zorba. Duvarlar örer, sınırlar çizer, doğada bulunmayan çizgilerden bölünmüş hücreler, mahzenler, kafesler, tek çıkışı ölümün sonsuz karanlığına açılan labirentler inşa eder. Beden bulduğu en arsız şekil, iblis suretinden. Toprağı kalbinden yaran ilk çit, insanın ruhuna çakılan ilk kazık! Mülk ve devlet, hırs ve gasp, böyle bir şey miydi bu paranoyak enfeksiyon?
Güç ve onu arzulayan tutku. Bulaşıcı ve ölümcül. En kıyıdaki insana ulaşmak için yanıp tutuşan salgın. İçine aldığını kör eden. Kör ederek güden. Gözü sakınmalı öyleyse, ışığı soğumadan, feri sönmeden. Salgına uzak durmak iyi gelir. Görmek için uzaklığın doruklarına çekilmek iyi diye bilinir. En uzaktaki görür ancak, en yakındakinin çilesini. Yeniden eğilip bakmak için, duvarları aşılabilir kılmak için yeniden. Güç bu, iktidar şakaya gelmez. Çektiği ilk duvardır gözlere indirilen perde. Hırs sonra, kalın şayak bir hırs bulutudur yüreğe çöken. Ya göz! Işığın ve hayatın kaynağı! Bir perdeyi aralamak, bulutları dağıtmak, bütün ışıltılı renkleri içinde o eşsiz ilahi manzarayı seyre dalmak.

Göz
Göz, iyi ve şık bir metafor olarak göz, en geniş, en manevi anlamıyla vicdan! Hiçbir şeyin kaçırılmadığı, hiçbir şeyin kaçamadığı vicdanın gözü!  Her niyetin, canlılık belirtisi gösteren her kıpırtının üstüne dikiliveren merhametin merhametsiz yargıcı, uykuya yabancı bu ayık bekçi! Bu göze ne göz diker? Onu söküp çıkarmaya ne yeltenebilir? Nefsaniyet! O engelsiz, dipsiz hırs. Yalan ve hileyle dirliğini ve diriliğini koruyan o sonsuz açlık. Eğretisiz, metaforsuz, pençelenip çıkarılan vicdan gözünün yerine kurulan hırs ve tahakküm. Yükselen kaleler, hanlar, saraylar. İyiyi, doğruyu ve güzeli gören göz yerine, güzelliği yağmaya, dünyayı yıkmaya dikili bir nefs gözü. Azılı insanın azgın rüyası. İktidar!
Her şeyi gören, her şeyi sınırlar. Tanrının gözü, varlığına, yani en basit güçsüzlüğüne gerileyen insanın sınırı. Göze, tanrının her yerdeliğini yükleme ve hatırlatma isteği. Tanrının rahip ve hükümdar suretinde yeryüzüne inişi hemen sonra. Tanrının gözetleme hakkının saygılı bir hileyle devralınması. Rahip, efendi ya da hükümdar! Avuçları içinde şekillenmeye hazır, döküldüğü kabın biçimini almaya sabırsız ıslak bir tutam kil, tebaa.  Tanrının sınırsız kudretine karşılık insanın korkuyla geri çekildiği sığınak. Sınırlar, tel örgüler, duvarlar… Hükümran bakışlar altında daralan, küçülen, ufalanan topraklarda itaate elverişli kılınan yığınlar. Ezmeye, sömürülmeye, kontrol edilmeye müsait hale getirilen insan. Düzen ve işleyen bir sistem.  Göz, ilk mitlerden bu yana üstümüzde. “Tanrı baba izliyor, dur!”, “devlet baba bakıyor, ileri gitme!”. İktidarsal uyarlama!  Gözetleyicinin heryerdeliği. Bu aynı zamanda iktidarın da her yerdeliği.

Mesafe
Her yerde iktidar, yani her yerde duvar. İki kafa, iki yürek, iki ruh arasına çekiçle çakılarak sıkıştırılan metal levha. Bölmeden bakamaz, koparmadan göremez, görmeden yutamaz iktidar. Düşler, düşünceler ve ruhlar arasında sızıntıya geçit vermez manevi bariyerler. Maddi bariyerler çok sonra. Bahçe avluları, gettolar, surlar, kaleler, ülkeleri ve halkları bir baştan öteki başa birbirinden ayıran sınırlar, o sınırlar boyu gömülen mayınlar, çekilen tel örgüler, duvarlar, çelik bariyerler daha, çok daha sonra. Düşünme ve konuşma, her zaman yalın gerçeği aşar. Yüksek başvuru makamı çıplak olgu, geriletilemeyen o kaskatı gerçek. Düş, düşünce ve konuşmanın güçlünün iznine bağlayan o barbarlık ilkesi: “Hükmeden güçlü, güçlü olan haklı, haklı olan iyi”, “hakikat bu, başka hakikat yok, öyleyse teslim ol!” diyen o vahşi, o keskin, o şeytani buyruk.  
İnsan, bir başkasına yakınlaştığınca insan. En yakınındakine ulaşmak, bütün mesafeleri yeniden kat etmeyi gerektirir. Ötekine koşan, kendine yaklaşır. En yakınındakini en uzağa düşüren o şeytani bakış. Dokunma mesafesindekine bütün çağları, bütün gelenekleri, kökleri karanlığa inen bütün tutkuları dolanarak ancak varabileceğini, dokunabileceğini söyleyen gerçek özgürlük.  Engeller ve uzaklıklar. Mesafede dile gelen gerilim. Mesafeyi, sınırı anımsatan, üzerimizde, insandaki insanlığı yok etmeye dikili o dev göz. Onu atlatmak, onu aldatmak, ondan kaçmak, ondan kurtulmak, taşlarla çıkışı kapattığı mağaradan çıkmak, kıpırtısız bıraktığı ipleri parçalayarak kurtulmak, ördüğü duvarları aşarak koşmak ve bunu hayal etmek. Ama hayal değil, yerinde bir istek olmanın ötesinde bir zorunluluk. Kaçmak uzaklaşmak istenir. Kaçıp uzaklaşılmak istenen yerin bir adı yoksa, belirsiz bir yer ise burası ve gözle görülür bir sınırı içermiyorsa, başlangıçtaki özgürlüğü hissetmiş demektir. Özgürlüğü hisseden, insanın kokusunu duymuş, duvarı aşan kendisini bulmuştur.

Abajur
Fakat asılı duruyor. İmkansızlığı imleyen o dev göz, insanlığın tepesinde hiç kırpışmadan garez yalımları saçarak açık halde durmuş öylece bakıyor.  Picasso’nun Guernica’sı mükemmel bir izah. Zulüm tarihinin başlangıcından bu yana insanlık kasabası tablosunda, en üstte yer alan abajur şeklinde çizilen ve aşağıdaki bütün kargaşayı izleyen o hastalıklı zalim göz, iktidarın gözüdür. Sanatçının ilahi bir zekayla sezdirdiği o haklı nefret duygusu, bir tabloyu aşıp bütün çağları, bütün zamanları dolanıyor. Sonunda Guernica’da en üstten sarkan bir abajur şeklini aldığında, sanatçının yerinde öfkesi de ilgimizi başlangıçtan bu yana dünyanın değişmeyen hakikatine yöneltiyor. Ressamın tereddütsüz gösterdiği şey, parçalananların, ölenlerin her zaman hiçbir şeyden haberi olmayan yoksullar, hayata tutunmak isteyen halklar olduğunu; ama hunhar bir soğukluk içinde felaketi, ölümü ve yıkımı gerçekleştirirken, buz gibi bir aklın, kapkara bir ruhun sükuneti içinde,  kıyımdan kar amacı güttüğünü ve bu niyetini hain bir soğukkanlılıkla teşhir edeninin her zaman ve daima, sadece ve sadece egemenler olduğunu.
O dev göz dünyanın tepesinden sarkıp dururken, sadece toprağı bölmüyor, suyu kirletmiyor, havayı zehirlemiyor; hayatı parçalıyor, insanı insana erişemeyecek kadar ufalayıp yok ediyor. Bir bahçe duvarı neyi önleyebilir ki! O gülünç engel, en haylaz çocuğun bir çırpıda üstünden atlayıp geçeceği bir şey değil miydi? Ama tahakkümcü aklın fışkırdığı o dev göz, duvarı dikmeden önce başka bir şey daha yapması gerektiğini bilecek kadar kurnaz. İlk kast ettiği, bizim haylaz çocuğun içindeki merak duygusu. Duvarın temeline dökülen harç ancak ondan sonra kıvamını bulabilir. Çocuğun taşan enerjisini, otoriteyi ezen alaycılığını, buyruğu küçük düşürücü neşesini, yasağı delip geçme isteğini, yasayı çiğneme tutkusunu, açık havayı, akan suyu, çiçeklerle bezeli uçsuz bucaksız kırları çağıran özgürlük heyecanını öldürmek. Acımasızlık, öngörülmüş vahşet artık dolambaçlı yollar izlemiyor. İnceliği kabalığa vardıracak kadar ileri götüren yönelim, teferruatlara aldırmayacak kadar sabırsız. Yırtıcı aklın tortularından süzülen amaç kestirmeci: Şafak sökmeden ilk ve son rüyasına son vermek, o hiç tüketilemeyen ezeli kaynağı kurutmak, insanın son takatini, umut denen o son ışığı da söndürmek.

Sıtma
Öğütücü düzen çürüyor ama insan da geriliyor. Yitik düşler ülkesi, artık bir kayıp çağlar hatırası. Engelsiz ve nefretsiz o düşler alemi nerede şimdi? Sınırlarına çarpmayan kim, bir başkasındaki engeli aşıp kendi bentlerine çarpılıp dökülmeyen hangi yüce benlik? Dünyanın bütün insanlarını birbirine bağlayan bugün yalnızca zalimin ördüğü duvarlar. Erişilmez bir hayal, önlenemez bir tutku, alabildiğine geniş, alabildiğine başıboş bir özgürlük isteği olması gerekmiyor muydu şu birleştirici, şu hiç alt edilemeyen yaratıcı kuvvet? Mübadele pazarı, ticari iklim, alım satımla gevşetilmiş ortam, boşluktan alınan zevkle doluluk yalanı arasında bir üçüncü yola izin vermeyen çözünürlük. Zorbanın dev gözleri altında erimeye başlayan düştür. İnsanda baş gösteren bu çözücü, bu gevşetici yılgınlık üstünde yükselir dünyayı çepeçevre saran bütün surlar.  
Birbirini boğazlayan insanları ırk temelli, ten renkli üniformalarla, toplulukları ve halkları boğan kentleri gri duvarlar ve kalın surlarla giydiren iktidarları endişe içinde bırakan da, işte yine aynı korku: Yalnızlığına sakatlanan insan, henüz düşlerine katledilmedi. İnsanlar üniformalarından, kentler giysileri olan duvarlardan sıyrılsa ve birbirinin karşısına çıplak durumda çıkmak zorunda kalsa, birbirini boğazlayacak hiçbir şeyin olmadığını fark etme ihtimalleridir bugün dünyanın bütün zorbalarını titreten.

Hala soluk alan düş, gerçekleşme olasılığı henüz kaybolmamış özgürlük demektir. Dünyanın sınır ve sinir bozucularına dünyanın efendilerinin duyduğu korkunç hıncın altında yatan bu olasılık. Ama hiç kaçış yolu, önleyici yepyeni hiçbir çaresi yok hilebaz aklın. Zalimi saran, zorbayı sarartan sıtma, kapıyı çaldı bir kere. Teni gezinen bu dinmeyen ateş, bu yakıcı esintinin serinlettiği kemiğe işleyen bu ölüm siyahı soğukluk. Azamete aldırışsız, ihtişamın görkemine saygısız bu yoklayıcı sinsi titremeye iyi gelecek hiçbir iklim bulunmaz. Hasta kalın, hep daha kalın giyinme ihtiyacını duyacaktır. Duvarlar daha kalın örülecek, bentler daha yükseğe çekilecek, toprak daha derin kazılacak.

Düş
İlk kasıtlı çelmeden, ilk kısıtlı sahtekarlıktan, ilk gerçek çarpıtmadan önce hayatın değerli, dünyanın anlamlı olduğunu varsayan, bütünlüğün gizemini sezdiren söz, anlamın derinliğine yaslanan istektir kuşatılan. Duvara çarpmadan atlamak isteyen, tutsak kılınamayan özgürlük; bentleri yıkıp geçmeye azimli olan ise gem vurulamayan  arzu. Gerilim, hiç durmadan artan bir gerilim. Bu sıkışmış enerjinin uzamsal dışa vurumu, duvarları, engelleri yok sayıp sınırları aşmaya duyulan şiddetli istek. En eski masallarda güneşe dek uçmayı kuran ilk duyumsama, özgürlüğün sınırsızlığı ile güçsüzlüğünün sınırları arasında sıkışan insanın dramını anlatır. Uçabilme özgürlüğüyle sarhoş olan İkarus güneşe dek yükselebilirdi elbet, kanatlarının balmumundan olduğunu bir an unutmasaydı eğer.
Özgürlük yine de bir meydan okuma, bir sınırları ihlal etme cüreti. Trajedi göz ardı edilemez, ama “zaman içinde özgürlük, ölümün yenilgiye uğratılmasıdır”. Kaderine hapis kalmayı reddedişle çekilen ıstırap, kat edilen mesafede yara bere içinde bırakan azap bile insanı mutlu kılar. Çünkü insan budur; özgürlüğün sağlayacağı lütuf ve mutluluk, kendi sınırlarını aşıp geçmek isteyende yol açtığı gerilim olsa bile, yine de sırf bu ilk ve en köklü istek için en çetin sınırları kestirir gözüne.
Zindanlar, surlar, kaleler, ülkeleri ve halkları bir baştan öteki başa birbirinden ayıran sınırlar, o sınırlar boyu gömülen mayınlar, çekilen tel örgüler, duvarlar, çelik bariyerler, bütün bunlar bu cürete kesilen ceza. İnsanın içindeki o diri tutkuyu rehin almak için, bütün dünyayı bir açık hava hapishanesine dönüştüren çılgınlık. Ama mantıklı, ama bir o kadar tutarlı. Zalim zaafının bütün çatlaklıklarını kapamalı ki, tahakküm tüm kılcal aralıklara dek sızıp nefessiz bırakabilsin. İnsanı, her yerde bir demir kafes içinde tutmaktır bütün mesele.

Perde
Surlar, taş duvarlar, çelik-beton bariyerler, teller başka ne işe yarayabilir. Kuzeyli barbar kabilelere karşı dikilen Çin Seddi, Güneş Batmayan Britanya’yı İskoç vebasından koruyan Romalının yükselttiği Hadrian Duvarı, “küffara” karşı kazılan Medine Hendeği, ilk dünya savaşının ertesinde Fransa’nın Almanya sınırına çektiği Maginot Hattı, Hitler’in Atlantik Duvarı,  Doğu Almanya’dan batıya sıvışacakları tutacak Berlin Duvarı… Gasp edilmiş, mülk bellenmiş topraklar üzerinde kurulan adaletsiz, güçten doğan korku dışında bir haklılığı bulunmayan barbar ve adaletsiz bir dünyayı, sonsuz bir kötülüğü muhafaza adına toprağı öldürüp engelleri diriltilen tüm duvarlar, soluk tarih metinlerinde soluksuz, güçsüz bilgi kırıntıları gibi aşılıp gidebilirdi elbet. Öyle değil lakin. İlk haklılık, sonraki haksızlıkla telafi edilir çok geçmeden.  Hükmedenlerin hepsi de çünkü kendilerinden önce galip gelmiş olanların mirasçısı.
İsrail durduk yerde Batı Şeria’yı çeviren bariyeri inşa etmedi. Batı Sahrada örülen Fas Duvarı, sadece bir “kum duvarı”ndan ibaret değildi. Güney ile Kuzey Kore’yi birbirinden ayıran bölge, o uzunluğu 248 kilometre genişliği 4 kilometrelik gömülü mayın duvarın, kafası bozuk iki kardeşin küskünlüğünden öte bir anlamı olmalıydı. Kıbrıs’ın “Yeşil Bölge”si sadece bol oksijenli bir yeşil kuşak cenneti girişimi olamazdı. İrlanda’daki “Barış Duvarı” bir toplumsal cinneti önleme palavrasından fazlasını gerektirirdi. Ya Meksika Seddi? ABD- Meksika arasındaki sınır boyunca örülen çelik-beton bariyerlerin izahı, Sonoran Çölü, Baboquivari sıradağlarının ıssızlığında av haline getirilen birkaç kaçakçı ve bir o kadar hayalperest birkaç yoksul göçmenin geçişini engellemek için olamazdı sadece. Tayland’ın Malezya, Hindistan’ın Pakistan ve Bangladeş, Pakistan’ın Afganistan, Fas’ın Cezayir, Suudi Arabistan’ın Yemen ve Irak sınır duvarları, daha semavi bir yönelimin dünyevi bir açıklaması olabilir miydi?

Nefes
Tahakküme kurgulu zihnin kötülüğe burktuğu dili, yağmaya susamış ruhların sığıştığı baskıcı kültürün insansızlığa bükülü telaffuzu, manevi fukaralığına dünyanın zenginliğini siper edenlerin karanlık aksanı, barbarlığın egemenlik vurgusudur nihayetinde bütün bunlar. Dünyayı daraltma, doğayı sınırlandırma, toprağı kuşatma barbarlığının üstüne gerilen soğuk amaç, insanlığı bir tek bakış altında rehin alıp hareketsiz bırakmaktır. Vahşete gönüllü izleyici yazılmanın, insanı insana sağırlaştırmanın, halkları halklara körleştirmenin başka yolu yok. Güzelliğin canlılığına, bilgeliğin masumiyetine, merhametin mahremiyetine, yüceliğin gizemine, iyiliğin inceliğine, doğruluğun adaletine dikili bu dev göz, tepesinde azap sarkıcı gibi sallanıp durdukça, insanın nefes alması bile imkansız. Niyetinden bilinçaltına kadar her şeyi gözetlenmek, düzenlenmek, kontrol altına alınmak istenen insan için, yine de en korkunç olanı ne güvenlik duvarları, ne surlar, ne de zindanlar. Sesinin, sevdiğinin sessizliğine çarpıp derin bir boşlukta kaybolması,  arzulu her yöneliminin, yanı başındaki insanın o buz gibi duygusuzluk çeperinde kırılıp dökülmesi.
İnsanın kendi güçsüzlüğüne mahkum kılınması, insanın insandan mahrum bırakılması. İçimizdeki aşılmaz duvarların daha gevşek bir yansımasıdır sadece dünyayı baştanbaşa kuşatan bütün duvarlar. Daha ürkütücü değil çölleri ipek kumaşlar gibi her yerden bölen çelik bariyerler. Yanında gülünç bile kaçabilir görkemli dağların üstünden aşıp derin vadilerde kaybolup giden imparatorluk surları. Yılgınlık bilmez yaratıcılığa, kışkırtıcı düşüncenin doğurganlığına, bereketli düşlere, verimli duyuşlara yabancı insandaki o kaskatı yalnızlıktır ürpertici olan. Duvar, toprağına değil insanın ruhuna kast. Ancak havasız kalındığında sır çözülüyor. Başka yerde değil, özgürlüğün kaynağını “soluma” eyleminde aramak gerektiğini apansız kavrıyor. Bir açık hava duygusu, metal kokusu sinmemiş kırların özlemi. İnsan, ancak insanda soluk alabilir.

Mizah
Farkına varıldı bir kere. Otoritenin bir avuç zorba dışında dünyanın geri kalanına yüklediği düşüncesiz sorumluluklar ancak geri dönüşümsüz, sürekli bir çöküş pahasına yerine gerilebilir. Mizah, işte en elverişli ortamını böyle buluyor. Duvarların dibinde yaktığı ateşin etrafında bir araya gelenlerin alaycılığı, hakikatin üstünden yalanı, anlayış gücünün üstünden ahmaklığı, değerliliğin üstünden hiçliği kaldırıveriyor. Gerçek olanın (baskı düzeninin) görünürde ideal oluşunu kuşkuya düşürürken, insana ait olanın,  ideal olanın yaşamda kendine uymayan gerçeklik (otorite) karşısındaki üstünlüğünü göklere çıkarıyor. İnsan insana ulaştığında, hükmünü ve tüm gücünü yitiriyor üstündeki dev gözden saçılan nefret dolu bakışlar.   
Mizah doğrulduğunda tökezlemesi bu yüzden otoritenin. Alayın işlediği yerde ilk yalpalayan baskı düzeni çünkü. Tökezlediğinde ilk tutunduğunun setler, gevşediğinde ilk yaslandığının duvarlar olması mantıklı. Doğaya, toprağa, insana şuursuz saldırısı bir toparlanma çabası ve elbet bu saldırganlığın asıl cevheri olan sömürü amacı da kendi içinde bir süreliğine tutarlı bir seyir izler. Fakat iktidarın doğası bundan çok daha fazlasını ifade eder. Bir set çekilirken, bir baraj yükselirken, bir duvar örülürken, bir topluluk kafeslenip, bir halk katliamdan geçirilirken, bütün bir toplum göz hapsinde tutulurken, iktidar da nihayetinde bütün fazlalıklarından arınıp dökülür. Kültürün üstünü örttüğü “salt anlam” da bir anda kendiliğinden belirir.

Mahşer
İktidar bir yerde kendi kölelerini, kendi taşıyıcı sınıflarını da serseme çevirecek kadar yalın ve barbar bir sırıtışla gerçek niteliğini ancak bundan sonra gizlemekten vazgeçer. Rezilliğin sinikliği sinsilik, bütün haşmetiyle oturduğu yerden doğrulur. Ayaklanan azamet, şeytani aklın vardığı kusursuz budalalık! İktidarın bundan öte bir şey olmadığını “amacın anlamdan”, “yüzün yalandan” sıyrılması ile ortay çıkar. Giysilerinden döküldüğünde, beliren manzara şudur: “Baskı kurmanın amacı baskı kurmaktır, işkencenin amacı işkencedir, iktidarın amacı iktidardır”. Baskı ve korku dünyasının ana motifi yalnızca baskı ve korkudur.  
Düzenin rahipleri, iktidarın bekçileri, otoriter kültür ve yazgı saptayıcılarımızın bütün çabası bunu payidar kılmak. Bunun için de önce insanın kafasını parçalamak, sonra istenen biçimde yeniden bir araya getirmek. Hafızasız, geçmişin deneyiminden yoksun, tarihi yadsıyan, biçimsel bir mutluluk serabıyla çözülmüş, düşünceden arınmış, tek vazgeçilmez eğlencesinin makinalar olduğu, her dakikası planlanmış bir hayat süren, bireyselliğinden, toplumsallığından, insanlığından arınmış bir toplum, ruhsuz ve tükenmiş bir insanlık yığını.
Zihninde, kendi ruhunda durmadan duvarlar inşa eden böyle bir insan tipidir yaratılmak istenen. Duygu akışını durduran barajları, aklın geçitlerini tıkayan duvarları, duyumsamanın vadilerine inen patikaları kesen surları durmadan ören bir insanlık. Hadrian, Atlantik, Berlin, Rojava, Malezya, Fas duvarları daha dayanıklı, daha aşılmaz olabilir mi bu insanın kafasının içinde yükseltilen duvarlardan? Maginot Hattı, Medine Hendeği, gömük Kore duvarı olan mayın tarlası daha derin olabilir mi insanın ruhunda açılan en sığ yarıktan? İktidar, kendi ürettiği haydutları kendi yağmacı tabiatını diri tutmak, düzen, baskıcı kültür altında biçimsizleştirdiği barbarları yine kendi vahşi ve barbar doğasını canlı tutmak için kullanır. Duvarlar, iktidarların geniş bölgeleri daraltma ve kontrol altına alma amacını yansıtır en fazla, ama denetim dışı coğrafyaları kontrol altına alırken bütün iktidarları aynı özde birleştiren tahakkümcü doğanın bir tek hedefi var: Her insanın ruhuna nüfuz etmek, oraya kurulmak ve bir daha çıkmamak. Yöntem belli. Hastanın bilinç dışına giden yol, onu düşünme sorumluluğundan vazgeçmeye ikna ederek açılır. Sonrası malum, aralanan mahşerin kapısı.

Kapı
Uzlaştırılamazların uyumunun, kötü bütünlüğün sürmesine hizmet ettiğine inanan ve özgürlük şarkıları mırıldanan dünyanın huysuz çocuklarının keskin alaycılığı bugün ancak işlevsiz kılabilir, ölümcül düzenin bu barbar saldırganlığını. İnsanın benliğini yok edecek ölçüde zora ve kaba güce dayalı bir baskı düzenine karşı, maddi ve manevi duvarlarla kuşatılan bir dünyaya özgürlük tutkusunu bulaştırmak dışında bir çıkar yol yok. Paralel bir duyguyu dünyanın her tarafında direnişe dönüştürenlerin yoğun bir karamsarlık ortamında acı bir uyarı niteliğinde duyurduğu da bu imkan.
İnsanın kaptığı enfeksiyon alt edilebilir, zulüm simgeleri dünyanın kalbini çevreleyen çelik bariyerler, hırsın ve açgözlülüğün, zorbalığın ve yağmanın imgeleri yükseltilen duvarlar çökertilebilir. Mizahın ve heyecanın çocukları üstümüze dikili ölümcül gözün bulanabileceğini, alay konusu haline gelebileceğini gösterdi bir kere. Hayallere, aşkın yepyeni yüzüne, insan kılan düşünceye yeniden dönüş düş olmaktan çıktı. İktidarı diktiği duvarların ötesine sürebilir, tahakküme hevesli kirletici hırsı ilk kafesine kilitleyebilir bu çocuksu coşkulu inanç. Herkesi sorumlu ve emre amade kılan bu vahşi düzende ancak sorumsuz ve başına buyruk tavır, hiyerarşiyi kıymetsizleştiren ancak böylesine aldırışsız bir özgürlük tutkusu, yalana sapmadan insanı ilk hakikatine eriştirebilir. Aşınmış manzaralardan kaçınan bakış, düzenden nefret, henüz otoritenin kendine katmadığı, baskıcı kültürle henüz kirletilmemiş taze bir dil doğuyor. Duvarlarla kesilmek istense de bu dil, düşüncenin de son umut kapısıdır, Rojava’dan dünyaya açılan.