Bülent Arınç konuştu.                Çok şey söylemedi. Zaten kendisi de, “bu çınarın gölgesinde” anlatabileceği çok daha fazla şey olduğunu, saldıranlara verdiği yanıtta hatırlattı.

Bülent Arınç’ın “benzer” konuşmalar yaptığını biliyoruz. Ama bu defa iş farklı. Çünkü onun konuşmasından sonra başka isimler de ona eklendi. Eski Bakanlardan Hüseyin Çelik, Sadullah Ergin ve Suat Kılıç da hareketlendi.

Kim bunlar?

Sıradan AKP’liler olmadıkları muhakkak. Bunlar “derin AKP’liler”. Yani kuruluştan beri, AKP’nin en derin “temellerinde” yer alan isimler.

Söz konusu kişiler dediğimiz gibi AKP’nin derin temellerinde yuvalanmış kişiler oldukları için, senin, benim hissedemediğimiz temeldeki “sismik sarsıntıları” ilk önce onlar hissederler, onların kulakları en derin “temeldeki” kolonlara, kirişlere dayalı olduğu için, siyasetin “en kulağı kesik” olanlarının bile işitemeyeceği frekanstaki çatlama seslerini onların kulakları işitir. Biz onların “derinliklerine” insek yolumuzu şaşırırız; onların ise gözleri AKP temelindeki en karanlık dehlizlerde bile “gece görüş dürbününden” daha net görüntüleri farkeder. Burunlarına gelince, bu temelin en derinlerinde akan bütün lağımlardaki her türlü pisliğin kime ait olduğunu bunların burunları farkeder.

Siz “Sur’da zafere 100 metre kaldı, kale bizimdir” naralarına bakmayın. AKP’nin temellerinde biz farkedemesek bile “sismik sarsıntılar” başlamıştır… Bunlar “yenilginin” ayak sesleridir..

Bu isimler, Türk devletini 10 yılı aşkın bir süre içinde yürütmüş kimselerdir. Onlar, AKP’nin güçlü ve zayıf yanlarını bilmekle kalmıyorlar. Onlar aynı zamanda AKP’nin dayandığı güçlerdeki “değişmeleri” de, örneğin bir CHP’li “kurmaydan” çok daha iyi biliyorlar.

Arınç ve arkadaşları, siz buna Gül’ü de ekleyin, AKP’nin Ortadoğu’da içine yuvarlandığı açmazı da, yalnızlaşmayı da, ABD’nin, AB’nin şimdilik “mırıltı” şeklindeki “itirazlarının” bir süre sonra Saray’ın duvarlarını zangırdatacak “gürültüye” dönüşeceğini anladılar. “Gürültü” senin, benim için değil, NATO sistemi için kopacak. Tehlikede olan o.

Ve onlar, Kürdistan’da başlatılan savaşta, devlet gücünün “korkutuculuğuna”, “ihtişamına” rağmen, bu savaşın artık “kaybedilmekte” olduğunu bizden de iyi gördüler.

Elbette onlar “Kürt halkının özgürlüğüne” aşık değiller. Ama onlar kendilerinin de rüyasını gördükleri “Türk zaferinin” artık hayal olduğunu biliyorlar, bildikleri için yıkılacak “Saray”ın enkazı altında kalmamak için “erkenden” AKP’nin “temellerindeki” kovuklarından ağır ağır çıkıyorlar.

Ama her ne olursa olsun, ülkenin “Hitler Almanyasına benzeyen üniter ve totaliter Türk usulü Başkanlık diktasına” Kürdistan halklarına karşı kanlı bir savaş yolunda sürüklenmesi, bu gidişe karşı, “en sallantılı, en tereddütlü, en güvenilmez” unsurları bile hayati derecede önemli kılıyor.

Bu aynı zamanda, Davutoğlu-Erdoğan rejimine karşı muhalefet güçlerinin yelpazesindeki “genişlemeyi” de gösteriyor.

Hiç kuşkusuz bu ve benzer güçler, geçmişte, örneğin “vesayetçi militarizme” karşı mücadele sürecinde olduğu gibi, “diktatörlüğe karşı mücadeleyi Kürdistan’daki işgale karşı mücadeleden ayırmak, mücadeleyi sadece bir “anayasa” ve “başkanlık rejimi” tartışmasına indirgemek isteyeceklerdir. Öyle de yapıyorlar. Bu yaklaşım aynı zamanda “ulusalcı“ kanat içinde de giderek güç kazanıyor.

Öyle ki, Kılıçdaroğlu ve arkadaşları daha yerlerinden bile kıpırdamadan, Sözcü Gazetesi, vaktiyle CHP’yi “cunta” için bölen Turhan Feyzioğlu’nun torununa, “yeni bir parti kur, CHP’yi böl, partinin başına geç” çağrısı yapıyor. Bunun amacı, CHP’nin laik, demokrat sünni tabanıyla Alevi tabanını karşı karşıya getirmek ve tümünün de HDP tarafından temsil edilen “Türkiye cephesinde” buluşmasını önlemektir.

Bugünkü aşamada “Türkiyelileşmenin” kilit meselesi, diktatörlüğe, faşizme, yayılmacılığa, savaşa karşı en geniş cepheyi” kurmaktır.

Ya “Cephe” Türkiye’yi “birleştirecek” ya da AKP Türkiye’yi bölecek. Durum bu kadar net…