- Türkiye'deki Cumartesi ve Kürt Barış Anneleri ile Arjantin'deki Mayo Meydanı Anneleri, zorla kaybedilenleri arayışın küresel örnekleridir. Bu kadınlar için annelik, sevdiklerine karşı bir borçluluktur. Onlarca yıldır yas tutsalar da annelik onlara korkmama ve sorumluluk alma cesareti aşılar.
- Tahran’da 1981'deki sol görüşlü tutukluların idam dalgası sonrası aileler, yakınlarının Khavaran Mezarlığı’ndaki gayrimüslim alanında olduğunu saptadı. Mezarlıktaki haftalık arayışlar sırasında tanışan aileler, zamanla ‘Khavaran Anneleri' adlı gayriresmi derneği kurdu.
- Acısını bir dayanışma biçimine dönüştüren İranlı bir anne süreci şöyle anlatıyor: 'Öldürülen diğer çocukların görüntülerini her gördüğümde ben de ölüyorum. Annelerini bulup onlarla konuşuyorum. Bu keder tarifsiz, her gün ölüyor ve yeniden doğuyoruz. Çünkü ben bir mezar taşının annesiyim.'
Mahtab Mahboub* - Çeviri: Yeni Özgür Politika
İran'da annelik giderek bir aktivizm biçimine, adalet arayan ve daha fazla can kaybını önlemeyi hedefleyen bir mücadeleye dönüşüyor.
60'lı yaşlarında, kimliğini gizli tutan bir anne bize şunları anlatıyor: "16 yaşımdan beri kardeşlerime bir anne gibi baktım... Yıllarca kan dökülmesine tanıklık ettim... 1980'lerde öldürülen iki kardeşim için ve bu yıl 8 Ocak'ta İran protestoları sırasında 70 saçma tanesiyle katledilen yeğenim için adalet istiyorum."
Bu tür annelik aktivizmi yalnızca İran'la sınırlı değil. Zorla kaybedilenlerin aranması, Türkiye'de Cumartesi Anneleri, Kürt Barış anneleri ya da Arjantin'deki Mayo Meydanı Anneleri örneğinde olduğu gibi başka coğrafyalarda da yankı buluyor.
Bu kadın için annelik, "sevdiklerinin hayatına karşı bir borçluluk duygusu." Onlarca yıldır yas tutsa da, "Dünyada bana annelikten daha büyük bir mutluluk yok. Annelik bana korkmama ve sorumluluk alma cesareti verdi," diyor.
“İki kardeş” gibi İran’da kayıplar!
İki kardeş, 1980'lerde İslam Cumhuriyeti'nin muhalefete yönelik baskıları sonucu idam edilen 20 binden fazla siyasi tutukludan sadece ikisi. Biri Tahran'ın varoşlarındaki Havaran Mezarlığı'na gömülmüş, diğeri ise kuzeyde Hazar bölgesindeki Lahican'da, şimdi yok edilmiş, kimliksiz bir mezara. Yetkililer o günden bugüne, zorla kaybedilen ya da yargısız infaz edilen birçok kişinin akıbeti ve nerede olduğu hakkında bilgi vermeyi reddetti.
Bu iki kardeş gibi birçok kurban, kimliksiz bireysel ya da toplu mezarlara gömüldü. Bu bağlamda annelerin çocuklarının akıbeti ve mezar yerleri hakkında durmaksızın gerçeği arayışı, anneliklerini derinden politik bir pratiğe dönüştürüyor, hem hafızayı canlı tutuyor hem de devlet iktidarına meydan okuyor.
Devlet, "fedakâr anne" figürünü - çocukları İran güvenlik ya da savunma güçlerine hizmet ederken öldürülen anne - ulusal ve dini meşruiyetin temel direği olarak sunarken; devlet şiddetiyle çocuklarını kaybetmiş anneler bu rolü yeniden şekillendirerek adalet, gerçek ve hesap verebilirliği merkeze alıyor.
Bu annelik aktivizmi İran'la sınırlı kalmıyor. Zorla kaybedilenlerin aranması, Kürt Cumartesi Anneleri ya da Arjantin'deki Mayo Meydanı Anneleri örneğinde olduğu gibi benzer arayışlar başka coğrafyalarda da yankı buluyor.
Kaybolanlar sağ olarak ortaya çıksın!
Anne aktivizminin en erken örneklerinden biri, Nisan 1977'de Arjantin askeri diktatörlüğü dönemine uzanıyor. Devlet, sol görüşlü siyasi muhalifler, aktivistler, öğrenciler ve sendika üyelerine karşı bir "Kirli Savaş" başlatmıştı. Anneler ilk kez Buenos Aires'teki Mayo Meydanı'nda – cumhurbaşkanlığı sarayının tam önünde – kaybolan çocukları hakkında bilgi almak için bir araya geldi. Aynı yıl kurucu annelerden üçü ve onlara destek veren iki Fransız rahibe de "kayboldu."
Rejimden hiçbir yanıt alamayan ve gösterileri yasaklayan bir sıkıyönetim altında, annelerin perşembe günkü haftalık yürüyüşleri zamanla bir direniş ritüeline dönüştü. Neredeyse elli yıl sonra, bu annelere artık geniş bir aktivist, genç ve insan hakları örgütü koalisyonu eşlik ediyor. Bugün, Arjantin'in diktatörlük döneminde (1976-1986 arası) kaybolan 30 bin kişinin akıbeti konusunda aşırı sağcı Cumhurbaşkanı Milei'nin inkârcı yaklaşımına ve devletin sistematik bir imha planı uyguladığı fikrini reddetmesine karşı direniyorlar.
Dindar ve geleneksel yapının hâkim olduğu, anneliğin çoğunlukla özel ve ahlaki bir rol olarak çerçevelendiği, ailenin ise otoriter rejimin önemli bir müttefiki sayıldığı bir toplumda, bu kadınlar anneliğin nasıl kamusal bir direniş diline dönüşebileceğini gösterdi - ki bu dinamik İran'da da güçlü bir yankı buluyor.
İdamlar ve anneler
İran'da, ilk idam dalgaları ve siyasi aktivistlerin kaybedilmesiyle birlikte, yeni kurulan rejimin dayattığı "resmi annelik" ile çocuklarının akıbetini arayan direnişçi anneler arasında aynı gerilim ortaya çıktı.
"Biz şehit çocuklarımızdan insani inançlarından vazgeçmelerini istemedik, sizden de bunu istemiyoruz. Bu hedeflere ulaşmanızda yanınızdayız. Sizden tek istediğimiz açlık grevinize son vermeniz. Sıcacık ellerinizi tutmayı ve mücadelemizde bize eşlik etmenizi umuyoruz."
Irak'la savaş, devlet için ideal anne profilini oturtmak açısından bulunmaz bir fırsattı: oğullarını cephede şehadete gönderen ve bu kaybı onurla taşıyan anne. Bu annelik anlayışı İslam Cumhuriyeti tarafından o kadar yüceltildi ki, Şii İslam'da saygı duyulan bir anne figürünün ölüm yıldönümü resmen "Şehit Anneleri (ve Eşleri) Günü" ilan edildi.
Böyle bir "ideal anne" örneği de Mahmud Tarigoleslami'nin annesiydi. Bir video klibinde anne ve oğul karşı karşıya oturuyor. Oğul hıçkıra hıçkıra ağlıyor, annesine onu terk etmemesi için yalvarıyor; anne ise kararlılıkla şöyle diyor: "Sen Allah düşmanı olduğunda, seni istemiyorum ve idam edileceksin." Uzun süre bu görüntüler, "Ülkenin ve milletin huzuru için bazı anneler kendi çocuklarını bile feda eder" mesajıyla yayınlandı.
Mahmud Tarigoleslami, hem Pehlevi monarşisine hem de İslam Cumhuriyeti'ne muhalif Marksist bir gruba katılmış siyasi bir aktivistti. Devrim öncesinde annesi, ailesinin dini ve siyasi nüfuzunu kullanarak onun Şah yönetimince idam edilmesini engellemişti. 1981'de tutuklanmasının ardından yine oğlunu kurtarmak için uğraştı. Rivayete göre kendisine, oğlunu tövbe edip kamera karşısında itirafta bulunmaya ikna ederse hayatının bağışlanacağı söylenmişti – ama bu söz tutulmadı ve oğlu birkaç ay sonra idam edildi.
Mezarlıkta buluşan Khavaran Anneleri
Ne var ki tüm anneler bu senaryoları kabul etmedi, birçoğuna çocuklarının akıbeti hakkında hiçbir bilgi bile verilmedi. 1981'de Tahran'da sol görüşlü siyasi tutukluların ilk idam dalgasının ardından aileler, yakınlarının Tahran'ın varoşlarındaki Khavaran Mezarlığı'nda - gayrimüslim bölümüne - gömülmüş olabileceğini öğrendi. Mezarlıkta haftalık toplanmalar ve arayışları sayesinde birbirlerini tanıdılar ve zamanla “Khavaran Anneleri" adında gayrıresmi bir dernek kurdular.
2005 yılında üç anne, hayatı savunarak iki siyasi tutukluya yazdıkları mektupta şöyle dedi: "Biz şehit düşen çocuklarımızdan insani değerlerinden vazgeçmelerini istemedik, sizden de bunu istemiyoruz. Bu hedeflere ulaşma mücadelenizde yanınızdayız. Sizden tek isteğimiz açlık grevinize son vermeniz. Sıcak ellerinizi ellerimizin arasında tutmayı ve mücadelemizde sizi yanımızda görmeyi umut ediyoruz."
1980'lerdeki idamlardan Kasım 2019'daki Kanlı Kasım baskısına ve Jin, Jiyan, Azadî ayaklanmasına kadar geçen onlarca yıl boyunca anneler büyük acılar yaşadı, ancak yaşamı savunma kararlılıkları kırılmadı.
Jin, Jiyan, Azadî hareketinde kızını kaybeden bir anne, The Amargi'ye diğer çocuğu için duyduğu korkuları anlattı: "15 yaşında bir oğlum var. İki çocuğumu da ben büyüttüm ama kızımın ölümünden sonra oğlumun hayatında yaşayan bir ölüye dönüştüm. Kendimden utanıyorum."
Bir mezar taşına anne oldum
Onu nasıl koruyabileceği konusunda kaygı duyuyor: "Oğlum büyüdü ve artık daha az konuşuyor. Kız kardeşinin kanını döktükleri ve mezar taşını da sürekli kırdıkları için büyük bir aşağılanma hissediyor. Ne yapmalıyım? Annelik mi? O benim gözümün nuru ama Allah'a yemin ederim ki içim korkuyla dolu. Hayatta olmaktan bile korkuyorum."
Bazı anneler için öldürülen çocukları adına adalet aramak yaşamlarının tek amacı haline geldi. Ocak 2010'da Yeşil Hareket protestoları sırasında oğlunu kaybeden bir anne şöyle diyor:
"Bazen çocuğumun sesi olmak için dünyaya geldiğimi düşünüyorum. Yaşadığım sürece oğlumun dökülen kanı için adalet arayacağım. Onun adına adalet talep etmek yeniden ayağa kalkmamı sağlayan şey oldu."
Uluslararası Af Örgütü'ne göre Kanlı Kasım 2019 sırasında en az 304 protestocu öldürüldü; bunların çoğu dar gelirli ailelerden geliyordu. Öldürülen protestoculardan birinin annesi yaşadığı acıyı The Amargi'ye şöyle anlattı: "Keşke onun yerine ben ölseydim. Keşke kurşun benim bedenime ve başıma isabet etseydi. Oğlum öldüğünde anneliğim de sona erdi. O doğduğunda ben de yeniden doğmuştum; o öldürüldüğünde ben de paramparça oldum."
Bu anne acısını bir dayanışma biçimine dönüştürdü ve sözlerini şöyle sürdürdü: "Başka öldürülen çocukların videolarını ve fotoğraflarını her gördüğümde yeniden ölüyorum. Annelerine ulaşıyor ve onlarla konuşuyorum. Ah, bu tarifsiz keder. Her gün ölüyor ve yeniden doğuyoruz. Ben bir mezar taşının annesiyim."
Bu annelerin birçoğu, devlet şiddetinin hesabının sorulmasını talep ettikleri için sık sık gözaltına alındı ve toplumsal huzursuzluğu teşvik etmek amacıyla yabancı fonlardan destek almakla suçlandı.
* Mahtab Mahboub, İranlı feminist bir aktivist ve Almanya'daki Duisburg-Essen Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde doktora adayıdır. Araştırmaları, İran toplumunda toplumsal cinsiyet ve göçün kesişim noktalarına odaklanmaktadır.
Kaynak: The Amargi