• Cumartesi Anneleri 1111’inci kez Galatasaray Meydanı’nda bir araya geliyor. 31 yılı aşkın süredir devam eden mücadelenin simge isimlerinden Hayrettin Eren'in hikayesini, doğup büyüdüğü Hasköy'den kaçırıldığı Saraçhane'ye, götürüldüğü Gayrettepe'ye kız kardeşi İkbal Eren ve yeğeni Setenay Yarıcı ile birlikte sürdük
  • Saraçhane'den ayrılıp Gayrettepe'ye doğru ilerlerken İkbal Eren, "Abim kaybedilmeden önce bizim farklı hayallerimiz, farklı planlarımız vardı. Ama 21 Kasım 1980'den sonra hayatımızın rotası tamamen değişti. Bugün dönüp baktığımda 45 yılı aşkın süredir abimi arıyorum" diye belirtiyor.
  • İkbal Eren'in kızı Setenay Yarıcı, "11-12 yaşlarındaydım. Bir insanın kaybediliyor olmasını anlamlandıramamıştım. Ölümü bile anlamak zaman alıyor; bir insan nasıl kaybedilir, nasıl ortadan kaybolur, bunu anlayamıyordum. Dayımı gıyabında tanıyorum. Bu bana yük olmuyor, aksine pusula gibi geliyor" diyor.

 

ERDOĞAN ALAYUMAT

Cumartesi Anneleri bugün 1111’inci kez Galatasaray Meydanı’nda bir araya geliyor. Gözaltında kaydedilen yakınlarının akıbetinin açıklanması ve sorumluların yargılanması talebiyle 31 yılı aşkın süredir devam eden bu mücadelenin simge isimlerinden birisi de Hayrettin Eren. Onun hikayesini doğup büyüdüğü Hasköy'den kaçırıldığı Saraçhane'ye, götürüldüğü Gayrettepe'den Galatasaray Meydanı'na kadar kız kardeşi İkbal Eren ve yeğeni Setenay Yarıcı ile birlikte sürdük.

İkbal Eren’le Galatasaray Meydanı'nda buluşuyoruz. Yani 31 yıldan fazladır süren kayıplar ve adalet mücadelesinin başlangıç yerinden. Kızı Setenay Yarıcı ile birlikte yola koyuluyoruz. Şişhane'den Kasımpaşa semtine sapıp oradan da Haliç kıyısından Hasköy’e gidiyoruz. Hasköy'e adım atar atmaz İkbal Eren'in hafızası da yürümeye başlıyor. Bir yandan dar sokaklarda ilerliyor, bir yandan eliyle binaları işaret ediyor. "Burası sinagog... Burası hahamın evi... Burada papaz oturuyordu... Burada arkadaşlarım var. Hâlâ gelip onlarla görüşürüm" diyor. Aradan geçen onlarca yıl, onun için bu sokakların yönünü değiştirmemiş.

İkbal Eren

Eskiden burada oturuyorduk

Kısa bir yürüyüşün ardından Hayrettin Eren'le birlikte büyüdükleri evin önüne geliyoruz. Kapıda asılı olan "Satılık, kat karşılığında verilecektir" ilanı ilk dikkat çeken şey oluyor. Bir süre sessizce eve bakıyor. Sonra mahalleden biri yaklaşıp, "Buyurun, kime bakıyordunuz?" diye soruyor. İkbal Eren gözlerini evden ayırmadan, "Biz eskiden burada oturuyorduk" diyor.

Mahalleli dikkatlice yüzüne bakıyor. Birkaç saniye sonra yıllar önceki komşusunu tanıyor. "Sen Elmas teyzenin kızısın." Bu kez söze Setenay Yarıcı giriyor. "Evin sahibi kim?" diye soruyor. Mahalleli, "Biziz. Kat karşılığında müteahhide verdik. Yakında yıkılacak" cevabını veriyor. Cümle biter bitmez sessizlik çöküyor. Yıllardır dönüp dolaşıp geldikleri ev, artık hafızalarındaki haliyle de kalamayacak.

Abim kürek salladı

Evin etrafında dolaşmaya başlıyoruz. Kapının önünde duruyoruz. İçeri bakıyorum. İkbal Eren ise bakmıyor. Dışarıdaki gölgede oturmayı tercih ediyor. Bir süre sonra sessizliği bozuyor. "Hasköy'deki ev bizim için çok değerliydi. Babam bu evi kendi emeğiyle yaptı. Abimin de bu evde emeği var; harcına kum taşıdı, kürek salladı. O günlerden kalan fotoğrafları hâlâ duruyor."

Sonra çocukluğuna dönüyor. "Biz Hasköy'de doğduk, Hasköy'de büyüdük. Bu evde büyüdük, gençliğimiz orada geçti. O kadar iyi arkadaşlıklarımız, dostluklarımız vardı ki; sadece ev değil, o semt bize ait bir yerdi. Kendimizi bulduğumuz yerdi. Ev bugüne kadar hep bizi Hasköy'e bağlayan yer oldu."

Hayrettin Eren ve Annesi Elmas Eren fotoları eski evin önünde

Günlerce bekledim

Evin arka tarafına geçiyoruz. Yol kısa ama İkbal Eren'in hafızasında her adımın ayrı bir karşılığı var. Boş bir arsayı gösteriyor. "Abim aslında bu arsada bulunan evde doğdu ama şimdi o da yıkıldı.” Sonra caddeye bakan pencereye dönüyor. Yıllar önce olduğu gibi gözleri yine aynı noktaya takılıyor.

"Bu camda günlerce abimi beklediğimi hatırlıyorum. Evin tam karşısında sürekli ya faşist çeteler ya da polis nöbet tutardı. Ben camda beklerdim, abim geldiğinde ona işaret verirdim."

Sürekli basıldığı için taşındık

1980 yılının Ağustos ayında ise bu evden ayrılmak zorunda kalıyorlar. "1980'de zorunlu olarak oradan ayrıldık. Evimiz sürekli basıldığı için mecburen taşındık. Babam, 'Çocuklarımı bir arada görmek istiyorum' dedi ve evini terk etti. Ağustos ayından Kasım ayına kadar Avcılar'da birlikte yaşadık.” Taşındıktan sonra evi kiraya veriyorlar. Ancak polis baskısı peşlerini bırakmıyor. "Karşısındaki bakkal, 'Burada sürekli polis bekliyor, o yüzden gelmeyin buralara' demişti. Kirayı da alamayınca, abimi aramak için paraya ihtiyacımız olduğu bir dönemde evi satmak zorunda kaldık ama hep aklımın bir köşesinde o evi tekrar almak vardı."

Ayak seslerimiz var

Yıllar boyunca Hasköy'e dönmeye devam ediyor. "Hasköy'ü çok seviyoruz. Hâlâ arkadaşlarımız burada ve zaman zaman geliyorum, Haliç kenarında nefes aldığımı hissediyorum. Evin yıkılacağını öğrendiğimde hakikaten içimden bir şey koptu."

Bir süre sonra yeniden çocukluğunun evine dönüyor. "Biz bu sokaklarda büyüdük, bu sokaklarda oynadık. Bugün hâlâ o evde birlikte oturduğumuz, sokakta oynadığımız arkadaşlarımızla konuşuyoruz ve bu evden söz ediyoruz. O ev sadece bizim değil, arkadaşlarımızın da anılarının olduğu evdi."

Sonra evin içini anlatmaya başlıyor. "Bazen sabahlara kadar sohbetler edilir, ders çalışılırdı. Misafir odasındaki gaz sobası sabaha kadar yanar, üzerinde çaydanlık kaynar; biz ders çalışalım diye. Abim o dönemde yaşı genç olmasına rağmen sigara içiyordu ve babam odaya gelip onları mahcup etmek istemez, arkası dönük 'Hoş geldiniz çocuklar, biraz da havalandırın' diyerek geçerdi."

Sokağın çıkışına doğru yürürken son kez arkasına bakıyor. "O ev, oradaki birçok insanın anısının olduğu bir evdir. O yer şekil değiştirse de, o sokaklarda bizim ayak seslerimiz, çığlıklarımız var. Hasköy böyle bir çevreydi; dolu dolu yaşadığımız bir çevreydi.”

Setenay Yarıcı

İzlerin peşinde

İkbal Eren'in sözleri biterken bu kez anlatıyı kızı Setenay Yarıcı devralıyor. Anlattığı şey kendi çocukluğu değil; hiç yaşayamadığı, yalnızca annesinin ve ailesinin hafızasından tanıdığı bir çocukluk. "Ben burada hiç yaşamadım" diyerek başlıyor söze. "Bir zamanlar dayımın ayak basmış olduğu yerlerde olmak... Mesela Hasköy'e gittiğimde eğer arkadaşları da oradaysa 'Ne yaptınız, nerede oturuyordunuz?' diye soruyorum. Bazen evdeki fotoğraflarla o mekanı eşleştiriyorum. Bir de evin satılıyor olması... Yani gerçekçi değildi belki ama o eve dair hayallerim vardı."

Setenay için Hasköy, hiç içinde yaşamadığı halde aidiyet hissettiği bir yer. Yıllardır aile albümlerinde gördüğü, hikayelerini dinlediği evin önünde dururken hayal ettiğiyle karşılaştığı manzara birbirine karışıyor. "Zaten ev çok harap durumda, bir de artık başkalarının mülkü gibi bir gerçeği de var. Ama ben hep dışarıdan baktım. Dedemin yaptırdığı, inşaatında yer aldığı; dayımın da emeğinin olduğu bir gecekondu."

Bir an duraksıyor. Sonra yıllardır zihninde dolaştırdığı düşünceyi paylaşıyor. "Dayıma dair bazen şunu bile düşünüyordum; onun adına bir dernek ya da vakıf olacak. Dayım adına bir şeyler yapma fikri hep var ama biçim değiştiriyor sanıyorum."

En son görüldüğü yer

Hasköy'den ayrıldıktan sonra yolumuz bu kez Saraçhane'deki Haşim İşcan Geçidi'ne düşüyor. Birkaç kilometrelik mesafe, Eren ailesinin hafızasında çakılıp kalmış. Az önce çocukluğun, dostlukların ve aile anılarının konuşulduğu sokaklardan, Hayrettin Eren'in son görüldüğü yere geliyoruz. İkbal Eren, geçide bakarken 21 Kasım 1980'i anlatmaya başlıyor. Elleriyle alt geçidi göstererek "Abim arabasıyla birlikte işte burada gözaltına alınıyor.” Aradan geçen 45 yıla rağmen burası onun için yalnızca bir alt geçit değil. "Ben her hafta Galatasaray Meydanı'na gelirken buradan geçiyorum. Dolayısıyla biz her hafta ilk önce burada buluşuyoruz." Bir an duruyor. Gözleri geçidin girişine takılıyor. "Buradan geçerken bir yürek sızısı oluyor."

45 yıldır abimi arıyorum

Saraçhane'den ayrılıp Gayrettepe'ye doğru ilerlerken, İkbal Eren bu kez mekanlardan çok zamandan söz etmeye başlıyor. Ona göre 21 Kasım 1980 yalnızca ağabeyi Hayrettin Eren'in gözaltına alındığı gün değil, aynı zamanda ailelerinin hayatının da geri dönülmez biçimde değiştiği tarih.

"Abim kaybedilmeden önce bizim farklı hayallerimiz, farklı planlarımız vardı" diyor. "Ama 21 Kasım 1980'den sonra hayatımızın rotası tamamen değişti. Ben o gün, Cumhuriyet Gazetesi'nde dokuz aydır kayıp olan bir insanın ilanını görüp 'Bir insan dokuz ay nasıl aranır' diye düşünmüştüm. Bugün dönüp baktığımda 45 yılı aşkın süredir abimi arıyorum."

Sigara izmaritinin içindeki not

O günden sonra Eren ailesinin yaşamı tek bir amaç etrafında şekilleniyor. İlk durak emniyet oluyor, ardından cezaevleri, savcılıklar ve hastaneler... "Cunta dönemiydi, ulaşabildiğiniz hiç kimse yoktu. Hep el yordamıyla arıyorduk" sözleriyle o yılları anlatıyor.

Arayışın ilk yıllarında duydukları her bilginin peşine düşüyorlar. Bu yol onları bir gün Hasdal Askeri Cezaevi’nin önüne götürüyor. İçeride tutulan kişilerden birinin Hayrettin Eren'e dair bilgi verebileceğini düşünüyorlar. Görüşmelerine izin verilmiyor. Bir süre sonra içeriden, sigara izmaritinin içine sıkıştırılmış küçücük bir not uzatılıyor. İkbal Eren o anı hiç unutmuyor: "Camdan kendimizi tanıttık. Bir sigara izmaritinin içine not yazıp aşağı attılar; gerçek olayı o zaman anlayabildik." O küçücük not, karanlığın içindeki ilk somut iz oluyor. İkbal Eren ile kardeşi Faruk için artık bekleme dönemi bitiyor, hakikatin izini sürme dönemi başlıyor.

Faruk Eren, Setenay Yarıcı ve İkbal Ereni Galatasaray meydanında

Dedektif gibi çalıştık

Arayışlarını kamuoyuna duyurmak istediklerinde ise bu kez kapılar yüzlerine kapanıyor. Gazetelerin kaybedilme haberini yayımlamaya çekindiğini anlatan Eren, "Kardeşimle birlikte gazetelerin kapısını aşındırdık. Kanıt istiyorlardı. Kanıt elimde olsa zaten orada ne işim var" diye soruyor.

Yıllarca yalnız olduklarını düşündüklerini söyleyen Eren, başka kayıp aileleriyle ancak yıllar sonra, Yeni Gündem gazetesinde yayımlanan bir haber sayesinde tanıştıklarını anlatıyor. "O zaman bizim gibi aileler olduğunu öğrendik. Yalnız olmadığımızı fark ettik."

Resmi kurumlardan sonuç alamayınca bu kez kendi araştırmalarını derinleştiriyorlar. "Faruk'la bir dedektif gibi çalıştık, iğneyle kuyu kazdık" diyen Eren, gazete arşivlerinden eski operasyon haberlerini çıkarıyor, tanıkların peşine düşüyor. Şehir şehir dolaşarak ulaştıkları her bilgi kırıntısını bir araya getiriyorlar. Böylece Hayrettin Eren'in gözaltına alınışına ilişkin yıllardır karanlıkta kalan parçaları birleştirmeye çalışıyorlar.

1111 hafta aynı yerde

Ancak hukukun kapılarının da bir bir yüzlerine kapandığını anlatıyor. Babasının yaptığı başvuruyu hiç unutmuyor İkbal Eren, "Savcı Enver Özdemir, 'Ben bu davayı açarsam bu koltuğumdan olurum, sen de bu çocuklarından da olursun' dedi. Israr etmemize rağmen dava açılmadı. Abimin dosyası hiçbir zaman soruşturulmuyor” diyor.

1995 yılı ise Eren ailesi için yeni bir dönemin başlangıcı oluyor. Galatasaray Meydanı'nda oturmaya başladıklarında yalnız olmadıklarını görüyorlar. "Orada kocaman bir aile olduk. İnsanlara devletin insanları kaybedebildiğini anlattık. Eskiden kimse inanmıyordu, şimdi inanıyorlar."

Aradan geçen 45 yılın ardından mücadelelerinin hâlâ aynı yerde durduğunu söylüyor. "1111 hafta süreceğini hiç düşünmemiştik. Artık bu bizim yaşam biçimimiz oldu. Temel amacımız kayıplarımıza ulaşmak ve faillerin yargılanması. Ancak o zaman bu ülkede adaletten, demokrasiden ve barıştan söz edilebilir."

***

Bir insan nasıl kaybedilir?

Setenay Yarıcı aynı hikayenin üçüncü kuşağı. Çocukluğu boyunca anneannesinin (Elmas Eren) evine gidip gelen gazetecileri, yapılan röportajları ve kapalı kapılar ardında konuşulanları izleyerek büyüyor. Bir dayısı olduğunu biliyor ama gerçeği yıllar sonra öğreniyor. "11-12 yaşlarındaydım. Annemle babam oturup bana her şeyi anlattılar. Bir insanın kaybediliyor olmasını anlamlandıramamıştım. Ölümü bile anlamak zaman alıyor; bir insan nasıl kaybedilir, nasıl ortadan kaybolur, bunu anlayamıyordum." Bu soruların cevapları onda yoktur!

Üniversite yılları, sınavlar, iş hayatı... Setenay Yarıcı'nın hayatındaki birçok önemli an, Galatasaray Meydanı'ndaki mücadeleyle iç içe geçiyor. "Bazen sınavımı bırakıp alana geldim. Çalışırken Cumartesi Anneleri'nin gözaltına alındığını telefondan takip ettiğim günler oldu. İçimdeki endişeyi kimseye belli etmeden mesaimi tamamlamaya çalışıyordum. İster istemez bütün hayatını şekillendiriyor."

Yük değil pusula

Hiç tanımadığı dayısını ise yıllar içinde anlatılan anılar, eski fotoğraflar ve arkadaşlarının hafızasıyla tanıyor. Zamanla zihninde hiç karşılaşmadığı ama hep yanında hissettiği bir insan beliriyor. "Gıyabında tanıyorum. Ne yaparsam yapayım, dayıma hesap verebilir miyim diye düşünüyorum. Bu bana yük olmuyor, aksine pusula gibi geliyor."

Yıllar içinde Galatasaray Meydanı'nın anlamı da değişiyor. İlk gittiğinde yalnızca dayısının izini sürerken, bugün artık mücadele sırasında yaşamını yitiren Cumartesi Anneleri ve kayıp yakınlarının da hafızasını taşıdığını söylüyor Setenay, "İlk geldiğimde 19 yaşındaydım, şimdi 32-33 yaşındayım. Aramızda artık olmayan anneler, kayıp yakınları var. Fotoğraftan eksilen insanlar için de orada duruyorum."

Setenay Yarıcı'ya göre Galatasaray Meydanı yalnızca kayıpların değil, hakikat ve adalet arayışının da mekanı. "Biz sadece mezar yerlerimizi aramıyoruz. Aynı zamanda failleri de arıyoruz. Failler belli, kayıplar nerede? Devletin bununla yüzleşmesi gerekiyor."

Sözlerini, yıllardır her cumartesi dile getirilen talebi yineleyerek bitiriyor. "Biz en uzun soluklu sivil itaatsizlik eylemlerinden birini sürdürüyoruz. Kimse için bir tehlike oluşturmuyoruz. Meydandaki abluka ve kişi sınırlaması kaldırılmalı. Son kaybımız bulunana, sorumlular hesap verene kadar Galatasaray Meydanı'nda olmaya devam edeceğiz."