Kimse ulusal birlik ve kongrenin toplanması konusunda negatif düşünmüyor. Ama nasıl adımların atılacağı, kongrenin nasıl toplanacağı, bir an önce nasıl harekete geçileceği konularında bir belirsizlik söz konusu. Yani kimse ajandasının ilk maddesine bunu koymuş değil. Nasıl yapılacağı konusunda bir kararsızlık ve belirsizlik söz konusu.

Maxmûr’daki ambargoya karşı karşı Güney halkının büyük tepkisi var. KDP  ambargonun kendileri tarafından değil, Irak hükümeti tarafından uygulandığını ve sorunun Bağdat’tan kaynaklandığını söylüyor.  Ambargo formel olarak belki Irak hükümeti tarafından uygulanıyor ama ambargoyu kaladıracak olan Güney Kürdistan’daki iktidardır.

 

BARIŞ BALSEÇER / STRASBOURG

 

Avrupa Parlementosu’da geçen hafta bir dizi temasta bulunan HDP Eşbaşkanı Sezai Temelli ve beraberindeki heyet, bir dizi görüşmelerde bulundu. Parlementoda Kürt Dostluk Grubu ile bir araya gelen Temelli, 18 Eylül günü ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Daire’de görülen Selahattin Demirtaş davasına katıldı. Türkiye’ye dönüşü öncesinde görüştüğümüz i Temelli ile Güney Kürdistan temaslarını, Ulusal Birlik, Maxmur Mülteci Kampı’na uygulanan ambargoyu, Türk devletinin Güney Kürdistan’daki işgal girişimini ve Avrupa temaslarını konuştuk.

HDP heyeti olarak Güney Kürdistan’da temaslarda bulundunuz. Kayyum darbesinin sürdüğü bir sırada neden Güney’i ziyaret ettiniz?

Uzun süredir Güney’e gitmeyi düşünüyordum zaten. Hem yeni parlamentonun seçilmesi sonrası hem de Neçirvan Barzani’nin seçilmesi sonrası gidip kutlamak ve bu vesileyle temaslarda bulunmak istiyorduk. Geniş bir heyetle gittik. DTK Eşbaşkanı Bedran Öztürk, grup başkan vekilimiz Fatma Kurtulan, Genel Başkan Yardımcımız Nazmi Gür, Batman vekilimiz Feleknas Uca, Diyarbakır milletvekilimiz İmam Taşçıer ile birlikte seyahati gerçekleştirdik. Bu ziyarette iki mesele bizim için çok önemliydi. Birinci mesele genel olarak Kürt meselesinin çözümü; Ortadoğu’da barış ve diğer bütün sorunların çözümü için önemli bir adımı ifade ediyor. Bu noktada “Ulusal Birlik” tartışmaları önemli bir mesele. Çünkü Kürt halkı, hangi bölgede, nerede yaşarsa yaşasın, “ulusal birliğin sağlanması beklentisi içerisindedir. Kürt halkının ulusal birlik konusunda, Kürt siyasetçilerinden, Türk siyasetçilerinden, Kürt siyasi partilerinden beklentileri bulunuyor. Biz de bu talep ile sürekli karşılaşıyoruz. Elbette Kürt halkının bu talebine duyarlı olmak gerekiyor. Bir an önce harekete geçmek gerekiyor.

Güney’deki ziyaretimizde gündemimizin ilk maddesi buydu ve bizlerde Kürt halkının bu talebini Güney Hükümeti’ne ilettik. Konuya herkesin olumlu baktığını gördük. Hatta biz Türkiye’deki seçim dönemlerinde  -2018 Genel Seçimler ve 2019 Yerel Seçimleri- Kürdi partilerle yaptığımız ittifaklarda, bu konunun altını özellikle çizdik. Partiler konuya son derece samimi yaklaştılar. Bu ittifak halk tarafından da olumlu karşılandı.

Ulusal birlik konusunda adım atılması, Ulusal Birlik Kongresi’nin toplanması çok önemli. Olumsuz diyebileceğim şey ise şudur: Kimse ulusal birlik ve kongrenin toplanması konusunda negatif düşünmüyor. Ama adımlar nasıl atılacağı, kongrenin nasıl toplanacağı, bir an önce nasıl harekete geçileceği konularında bir belirsizlik söz konusu. Yani kimse ajandasının ilk maddesine bunu koymuş değil. Bunu ajandalarının ilk maddesine taşımak, harekete geçmek gerekiyor. Herkes bunun acil bir ihtiyaç olduğunu biliyor. Konuyla ilgili bir tereddüt söz konusu değil. Nasıl yapılacağı konusunda bir kararsızlık ve belirsizlik söz konusu. Geçmişteki siyasetin yaratmış olduğu alışkanlıklar, katılıklar, kırgınlıklar var ayrıca. Bunların hızla aşılması önemli.

Ziyaretimizin ikinci gündem maddesi ise topyekün demokrasi mücadelesiydi. Çünkü bu çok kritik bir sorun. Her parça kendi içerisinde demokrasi mücadelesini yükselttikçe, bir bütün olarak Ortadoğu’da demokrasi mücadelesi büyüyecektir. Bu neden özellikle Kürt meselesi için çok önemlidir. Kürt meselesi çözülmeden, Ortadoğu’da barış ve demokrasinin yerleşmesi de zordur. Bu açıdan demokrasi ve savaş karşıtı mücadelenin yükseltilmesi, önemlidir. Türkiye’nin savaş politikalarına karşı birlikte durmak önemlidir.

Türk ordusunun Güney’de süren bir işgal harekatı var. Temaslarınızda Kürt yetkililer bu konudaki görüşlerini aktarabilir misiniz?

Çok ciddi boyutta rahatsızlık ve tepki var. Ve buna karşı bir şeyler yapılması gerekiyor. HDP’den beklentiler var. Biz, savaş karşıtı politikamızın, barış ve demokrasi mücadelemizin katettiği yolları net şekilde Güney’deki partilere anlattık. Görüştüğümüz siyasi partiler de beklentilerini ilettiler. Güney Kürdistan için örnek olunacak şeyler açısından, ilettiklerimizden etkilendiklerini dile getirdiler. Rojava, hem bizi hem de Güney Kürdistan’ ı ilgilendiren önemli  konudur. Dolayısıyla topyekün bir çözüm için birlikte mücadelenin önemli olduğunun altını çizdik. Eğer bugün Amed’e, Van’a, Mardin’e kayyum atanıyorsa, buna karşı her yerde tepki vermeliyiz. Her yerde “Pençe Harekatı’na” karşı çıkmalıyız.

Peki Maxmûr’a yönelik ambargo gündeme geldi mi?

Nasıl ki kayyuma karşı Kuzeyde büyük bir tepki varsa, Maxmûr’daki ambargoya karşı en büyük tepkiyi de Güney halkı veriyor. İnsanlar birbirinin dertlerine aynı hassasiyeti gösteriyor. Toplumun beklentisi bu yüzden önemli. Maxmûr’daki ambargo ve Maxmûr’da yaşananlar bizzat Amed’de hissedildiği gibi, Amed’de halkın iradesinin gaspı da Maxmûr’da hissediliyor. Dolayısıyla duygusal anlamda bu durum siyasetçiler tarafından iyi anlaşılmalıdır. Gittiğimiz her yerde ve görüştüğümüz her siyasi partiye bunu dile getirdik. Konu ile ilgili harekete geçilmesi gerektiğini ve beklentilerimizi anlattık. Bunu KDP ve diğer partilerle görüştük. Ama ambargonun kendileri tarafından değil, Irak hükümeti tarafından uygulandığını ve sorunun da Irak hükümetinden kaynaklandığını söylediler. Herkes üzerine düşen sorumluluğu yerine getirme konusunda bize olumlu dönüş yaptı. Irak Cumhurbaşkanı ile de bir görüşme yaptık. Ambargoyu kendisi ile de konuştuk. Konuyla ilgilendiklerini fakat uluslararası güçlerin Irak’a çok müdahil olduğunu, dolayısıyla Irak siyasetinin istikrasızlığın bu dış müdahalelerden kaynaklandığını ifade etti.

Ambargonun bir an önce sonlanması insani bir durumudur, doğrudan insan haklarını ilgilendiren bir durumdur. Burası aynı zamanda BM denetiminde olan bir mülteci kampı. Zamanında büyük mağduriyet yaşamış Kürt halkının yerleşip, yeşerttiği bir yer. İnsanlara ikinci bir mağduriyetin yaşatılmasının kabul edilemez olduğunu tüm görüşmelerimizde dile getirdik, sorunun acilen çözülmesini ısrarla talep ettik. Bunu Güney Parlementosu’nda da dile getirdik. Temel sıkıntı şurada; herkes dile getirdiklerimizi doğru buluyor, olumlu karşılıyor fakat harekete geçen kimse yok. Herkes ambargonun kendisinden kaynaklanmadığını dile getiriyor. Oysa bizler ambargo kimden kaynaklanırsa kaynaklansın, herkesin harekete geçmesi gerektiğini ve bu insani krizin bir an önce ortadan kaldırılmasını talep ettik.  Ambargo formel olarak belki Irak merkezi hükümeti tarafından uygulanıyor olabilir. Ama ambargonun kaldırılmasını sağlayacak olanlar ise Güney Kürdistan’daki iktidar, hükümet ve siyasi partilerdir.

Amed, Mardin ve Van’dan sonra Kulp ve Karayazı belediyeleri de gasp edildi... Süreç nereye gidiyor?

AKP iktidarı, Erdoğan rejimi ayakta durabilmesinin yegane yolu savaş politikalarıdır, silahlanma harcamalarıdır. Ayrıca alışılageldiği gibi yolsuzluk, haksız zenginleşme anlayışı, yandaşları koruma iktidarın politikalarından birisidir. Yani kaynakları kendi istediği gibi yönetmek istiyor. Diğer taraftan iktidarının meşruiyetini, Kürt düşmanlığında buluyor. Sağ popülist kitleyi Kürt düşmanlığı alanında buluşturarak, kendine bir meşruiyet zemini yaratmaya çabalıyor. Uzun süredir, tam 4,5 yıldır böyle bir rejimin inşaası ile karşı karşıyayız. Bu, diktatöryal bir hevesin ortaya çıkardığı bir sonuç. Bu otoriter bir rejimin inşasıdır. Bu faşizmin kurumsallaşmasından başka bir şey değil. Erdoğan artık bu yoldan çıkamıyor. O yüzden biz dedik ki, bu faşizmi yıkacağız. Bu rejimden, bu iktidardan ülkeyi kurtaracağız dedik. Türkiye’yi kurtarmak sadece orayla sınırlı kalmayacaktır. Ortadoğu’daki kurtuluş, buradaki kurtuluşa bağlıdır.

Ülkeyi yangın yerine çeviren yine bu iktidar. İktidar ve Erdoğan rejimi bunu bildiği için doğrudan HDP’ye savaş açmış durumda. Tehditler, saldırılar, gözaltılar, akla hayale gelmeyecek her türden baskı ve şiddet yöntemi –iftiralar, algı yönetimi, psikolojik savaş– bir de tabi HDP’nin demokrasi mücadelesinin en önemli zemini olan “yerel yönetimlerine” yönelik saldırılar ile Erdoğan rejimi, otoriter iktidarına en büyük tehdit olarak gördüğü HDP’ye saldırmaktadır. Yerel yönetimlere saldırının adı ise bildiğiniz gibi “kayyum”lardır. Dolayısıyla rejim “kayyumsuz” yapamaz. Rejim artık demokrasi adına ne varsa, demokratik hangi yapı varsa bunlara tahammül edemez durumdadır.

Türkiye’de üçüncü yol diye adlandırdığımız, “demokrasi” dediğimiz yolun bugün temsilcisi HDP’dir. Partimize yönelik bu saldırların en temel nedeni de budur.  Kayyum da bu saldırıların görünen en belirgin örneğidir.

31 Mart ve 23 Haziran tarihinde tekrarlanan İstanbul seçimlerinde, seçmeninize bir çağrıda bulundunuz ve yerel seçimlerde Türkiye’ nin batı bölgelerinde AKP iktidarının belediyeleri kaybetmesini sağladınız. Buna çoğu çevreler “ittifak” dedi. Bu bir strateji miydi, yoksa bir ittifak mıydı?

Başta şunun bilinmesi gerekiyor; Türkiye siyasetindeki ittifak anlayışı, “ittifak” kavramını kirletti. İnsanlar yan yana geldiğinde bile artık kuşku ile bakılıyor ve “acaba hangi pazarlıklar yürütüldü?” deniliyor. Biz bu anlayışı yıkmak için stratejimizi ortaya koyduk. Herhangi bir partinin belediye başkanı kazansın diye değil, AKP–MHP faşist bloğunun durdurulması, geriletilmesi hatta sonrasında yıkılsın diye böyle bir stratejiyi izledik. Çünkü Türkiye’yi faşizmden kurtarmadığımız sürece, Türkiye’yi demokratikleştirmediğimiz sürece, Kürt meselesi çözülemeyecek ve Kürt düşmanlığı sona ermeyecektir. Bütün bunları, on yıllardır verdiğimiz mücadele deneyimlerinden öğrendik. Dolayısıyla herhangi bir hesap yapmadan, bu adımı atmamız gerekiyordu. Bedeli ağır olabilirdi, oldu da. Olmayada devam ediyor. Ama bu adım bir kere atıldı. Artık siyaset değişecek. İktidar değişmemek, değiştirmemek ceberutluğuna devam ediyor, direniyor. Ama artık muhalefet harekete geçti. Bahsettiğimiz muhalefet, toplumsal muhalefettir. Yani toplumun beklentileri yükseldi. 31 Mart öncesine göre siyasete bakışı, artık çok daha farklı bir aşamadadır. Şimdi ise bunu ileriye taşıma zamanıdır.

Demokrasi ittifakı ile bir iktidar seçeneği yaratmak zorundayız. Bunu, toplum istiyor. Toplumun isteğine uygun siyaseti hayata geçirmeliyiz. Dolayısıyla biz partiler arası ittifaktan daha çok, toplumun esas dinamiklerini bir kulvarda buluşturan bir ittifak geliştiriyoruz. Bu yüzden “Üçüncü Yol Siyaseti”  önemlidir. Bu siyasetin yol açıcılığı, öncülüğü önemlidir. “Üçüncü Yol” dediğimiz meselede ortaya konan fikirler önemlidir. Burda da özellikle son dönemde referans olarak Sayın Öcalan’ın dile getirmiş olduğu “Demokratik çözüm, demokratik müzakere” meseleleri kritik rol oynuyor. Çünkü eğer çözüm istiyorsak, çözümün kesinlikle “demokratik” olması gerekiyor. Toplumun bunu istemesi gerekiyor.

Toplumun aynı zamanda bir tecrit hukuku altında yaşayamayacağını da bilmesi ve buna itiraz etmesi gerekiyor. Bir yerde tecrit hukuku varsa, bu o ülkede yaşayan herkese uygulanan bir tecrittir. Toplum bir çözüm istiyorsa tarafı, müdahili olmak zorundadır. Barıştan yana taraf olmalıdır. Demokrasiden yana taraf olmalıdır. Çünkü özgür, demokratik şekilde yaşamak isteyen toplumun karşısında, savaş isteyen, otoriter rejim isteyen bir iktidar söz konusudur.

Biz topluma bu seçeneği sunduk. Bunu başardığımıza inanıyorum. Daha kat edecek yolumuz var. Diğer muhalefet partileri, toplumsal muhalefet, sendikalar, sivil toplum örgütleri, herkesin bu süreçte müdahil olması için, ikna edilmesi gerekiyor. Bu çabayı da sürdürüyoruz.

HDP Amed İl Binası önündeki durumu sizden de dinlemek istiyoruz. Mevcut iktidar böyle bir mizansenle ne yapmak istiyor?

HDP Amed il önünde yapılan şey kötü bir kurgu. Karamizah desem değil. Kötü bir senaryo ve kötü bir kurgu. Bu senaryoyu yazanlar ve kurgulayanlar belli. İçişleri Bakanı il binasının kapısına geldi. Çünkü senaryosu o denli kötüydü ki, gelmek zorunda kaldı. Gelmesi ise her şeyi açığa çıkardı. Her şey deşifre oldu. İnsanların il binasının önüne nasıl yönlendirildiği belli. Bir gerçeklik, samimiyet orada yok. Orada bir yalan var. İktidar son yıllarda yaptığı gibi HDP’yi düşmanlaştıracak bir yalan üzerinden tepinmeye devam ediyor.

Türkiye’de elbette annelerin çok sorunları var. On yıllardır bu savaşta evlatlarını kaybeden Kürt anneleri, Türk anneleri var. Savaş var çünkü. Dolayısıyla HDP savaş bitsin diye mücadele eden bir parti. Savaşı bitirecek olan ise siyasettir, iktidardır. İktidar barış konusunda adım atmak yerine, savaş konusunda ısrar ediyor. Tabi bu kötü senaryo ve kurgunun bir anlamı var. Bu da, iktidarın savaş politikalarını bitirecek partinin HDP olduğu, bu kötü senaryo ve kurgunun açığa çıkardığı net anlamdır. İçişleri bakanı aslında oraya gelerek iktidarın, iktidar partisinin aczini, çaresizliğini, tükenmişliğini göstermiştir. Gidiyorlar, telaşlılar ve telaştan ne yaptıklarını bilmiyorlar.

Avrupa Parlementosu’nda bir dizi temaslarda bulundunuz. Temaslarınız nasıl geçti?

Temaslarımızın iyi geçtiğini söyleyebilirim. Kürt Dostluk Grubuyla bir araya geldik. Türkiye’deki gelişmeler konusunda yüksek bir duyarlılık söz konusu. Temaslarımız sonrasında bir basın toplantısı düzenledik. Türkiye’deki kayyum atamalarına karşı ciddi bir duyarlılık söz konusu. Halk iradesinin gasp edilerek kayyum atanmasının Avrupa kamuoyuna iyi anlatılması gerektiğini görüşmelerimizde belirttik. Bunu da Avrupa’daki siyasi partilerin yapması gerekiyor. Görüşmelerimizde bunu dile getirdik.

Görüşmelerde de dile getirdiğimizi gazeteniz aracılığıyla tekrarlamakta fayda görüyorum. Herhangi bir yerde seçilmişlerin hakları ellerinden alınıyorsa, seçenlerin de hakları elinden alınıyor. Dolayısıyla bu siyasi hak gaspından öte, “insan hakları” ihlalidir. Ve herhangi bir yerde insan hakları ihlali varsa, kimsenin duruma sırt çevirmemesi gerekiyor. Çünkü bu insan hakları ihlali, orada sınırlı kalmaz, her yere sirayet eder. Avrupa’nın da bugün karşı karşıya kaldığı tehlike budur. Avrupa, Erdoğan’ın tehditlerine boyun eğdikçe, evrensel insan haklarından, Avrupa değerlerinden, hukuk devletinden uzaklaşmak zorunda kalacaktır. Görüşmelerde kendilerini mücadeleye davet ettik.

AİHM Büyük Daire’de duruşmaya katıldınız. Selahattin Demirtaş davasını izlediniz. İzlenimlerinizi ve değerlendirmenizi rica etsek.

Mahkemede çok güçlü, net, haklı bir savunma ortaya konuldu. Türkiye’yi temsilen katılanlar konuşamadılar. Çünkü mahkemeye heyetine sunabilecekleri bir şeyleri yoktu. Bu bir siyasi dava, yani hukuki bir dava değil. Adaletsizlik bir kez daha teyit edilmiş oldu. Selahattin Demirtaş özelinde süren bu dava, aslında Türkiye’de seçilmişlere yönelik adaletsizliğin fotoğrafıdır. Bu davanın bir an önce kararının açıklanması aciliyet arzediyor. Bunu bir an önce sağlamak gerekiyor. Ben kararın olumlu olacağını düşünüyorum. Türkiye’de de bu kararın yerine getirilmesi için, Avrupa’da herkese önemli sorumluluklar düşüyor.