Cezaa'da aynı mevzide birlikte ölümsüzleşen 10 YPJ savaşçısının anısına...


İstanbul'dan Hakkari'ye, Arjantin'den Çin'e kadar gök kubbenin altında yaşayan kadınlar olarak borçluyuz. Farkında olalım ya da olmayalım, her birimizin bir can borcu var.
Kobanê'de, Şengal'de, Cezaa'da, Serêkaniyê'de, Rabia'da, Mexmûr'da, Kerkük'te DAİŞ barbarlığına karşı savaşan YPJ ve YJA Star gerillalarına borçluyuz. Kelimenin gerçek anlamıyla borçluyuz.


Onların kendi hayatlarını feda ederek yürüttüğü direniş sayesinde hayattayız. Çünkü savaştıkları DAİŞ ya da DAİŞ adlı cihatçı örgüt, bugüne kadar insanlığın biriktirdiği bütün değerlere düşman olduğunu binlerce kez gösterdi. Bu cihatçı çete örgütü, girdiği her yere ölüm ve acı götürmekle kalmadı, insani bütün erdemleri değersizleştirmeye çalıştı.


Rakka'ya girdiklerinde ilk yaptıkları, bir kadını, 5 bin yıl öncesinden kalan bir yöntemle taşlayarak öldürmek oldu. Kara yüzleri ve sakallarıyla taş atan erkeklerin fotoğrafları dünyayı dolaştı. O taşlar, "zina" ile suçlanan kadına değildi. Aslında dünya üzerinde "kendi" olarak yaşamak isteyen tüm kadınlaraydı. Hepimizeydi!


Şengal'e girdiklerinde binlerce kadını ve kız çocuğunu kaçırdılar. Katliamdan gerillaların yardımıyla kurtulan kadınlara, erkeklere; yollarda geride kalan kadınların, çocukların çığlıkları eşlik etti.


Hala 5 bine yakın kadın ve kız çocuğunun akıbeti belirsiz. Ancak onların başına ne geldiğini tahmin etmek hiç de zor değil.


24 yaşındaki genç bir kadına ait olan "Allah aşkına, size bildirdiğim konumu savaş uçaklarına bildirin, gelip bizi bombalasınlar ve bu berbat durumdan kurtarsınlar" sözü bile yaşananları, DAİŞ barbarlarının kaçırdıkları kadınlara neler yaptığını anlatmaya yetiyor.


Binlerce kadın ve çocuk, DAİŞ barbarlarının tecavüzüne maruz kaldı, köle pazarında satıldı, öldürüldü, intihar etti.


İşte bu nedenle, ömürlerini sadece bir toprak parçasının korunmasına değil, tüm insani değerlerin yaşatılmasına adamış kadın savaşçılara borçluyuz.


İnsanlık, kadın bedeninin ve kimliğinin talan edilmesine elbette yabancı değil. 10 Nisan 2004 tarihinde Irak'taki Ebu Garip Cezaevi'nden bir mektupla yükselen Nur'un çığlığını hatırlayın.


"Elinize geçen bütün silahlarla bu hapishaneye saldırın! Hem onları hem de bizleri öldürün! Biz ölüme çoktan razıyız. Burayı yerle bir edin! Çoğumuz hamileyiz! Size yalvarıyoruz; gelin ve kurtarın bizleri! Size, ailelerimize ve ülkemize daha fazla utanç vermemek için ölmek istiyoruz! Bizi öldürün!" diyordu.


O gün tecavüzcüler Amerikan askerleriydi, bugün ABD'nin bir Frankenstein gibi Ortadoğu'ya saldığı DAİŞ çeteleri.


1990’lar boyunca 20 binden fazla kadın Bosna’da "etnik temizlik kampanyasının" bir parçası olarak tecavüze uğradı. Bu "soy bozma" stratejisinde kadınlar, tecavüz sonucu doğan çocuklarla ağır bir travma ile yüz yüze bırakıldılar.


NATO’nun müdahale ettiği ülkelerde, ceplerine bol miktarda prezervatif konulup "Barış Gücü" adı altında gönderilen askerlerin yaptıkları tecavüzleri unutmadık.


Lice'de karakol inşaatına karşı direnen bir Kürt kadınının, "Bu karakollara her baktığımızda bize yapılan işkenceleri, tecavüzleri hatırlıyoruz. İstemiyoruz" sözleri, 40 yıllık kirli savaş gerçeğinin özeti.


Elbette acılar yarıştırılamaz. Ancak bu kez tehlike daha büyük. Bu tehlike DAİŞ'in halkın savaşçıları karşısında taşıdığı silah üstünlüğü ya da bölgenin gerici-sömürgeci devletleri ve emperyalist devletlerden aldığı destek değil. Kürt halkına ve onun dostlarına karşı savaş yürüten DAİŞ'in hedeflediği, Rojava kadın devrimi. Bu nedenle çok daha tehlikeli. 15 Eylül'den bu yana Kobanê'de düşürmeye çalıştıkları, aslında Rojava Devrimi'yle birlikte Ortadoğu'da tohumları atılan yeni yaşam. Bu yeni yaşam kadından yana bir yaşam, halklardan yana bir yaşam. Askeri kurumlarından siyasi kurumlarına, toplumsal sözleşmesine kadar bütün devrimin ve yaşamın bütün hücrelerinde kadınlara eşit varlık tanıyan bir devrim.


Her şeyden önce Ortadoğu'nun kadınlarına hayata katılma hakkı tanıyan bir devrim.
Elbette bütün devrimlerde kadınlar yer aldı. Paris Komünü'nde en son kadınların barikatı düştü, en son kadınlar mevzileri terk etti. Stalingrad savunmasında, Moskova savunmasındaki kadın komünarları kim unutabilir ki?


Kadınlar bütün devrimlerde var oldu. Ancak Rojava devriminde kadınlar, "savaşta ya da barışta kendisi için bir kadın olarak varlığını güvenceleyecek" kurumları, yasaları yaptılar, yapıyorlar. Daha da önemlisi, toplumsal ilişkileri eşitlikçi ve özgürlükçü temelde yeniden düzenlemenin mücadelesini veriyorlar. Sadece cephede ya da partide değil evde de kadın ile erkek arasındaki ilişkileri eşitlikçi ve özgürlükçü bir temelde yeniden düzenleme savaşımındalar. Başka bir ifadeyle devrimi, evlere, mutfaklara da taşıyorlar.


Arîn Mîrkan, Kobanê'de bedenini silah haline getirip çetelerin üzerine giderken, koruduğu sadece bir kent, bir toprak alanı değildi. Onun yaşatmak için hayatını feda ettiği, Rojava kadın devrimiydi.


Bu nedenle de dünya üzerindeki tüm kadınlar, bize başka bir hayatın var olabilirliğini gösteren YPJ ve YJA Star gerillalarına borçluyuz.


Cenneti bize yeryüzünde sundukları için borçluyuz.


Bu nedenle Kobanê direnişinden yana tutum almak, devrimin içinde olmak boynumuzun borcu!