Abdurrahman AYDIN
Baştan söyleyeyim; kimseyi incitmek, hor görmek, çağımızın hastalığı olan ‘trol’ bir tutum geliştirmek için değil, olabilirse eğer, bir tartışma başlasın diye yazıyorum bu satırları.
Bir seçim değerlendirmesi değil, seçimleri merkeze alan bir durum değerlendirmesi yapmayı amaçlıyorum. Bir insan, dolayısıyla da yanılabilir bir varlık olduğumun baştan kabulüyle…
Bu türlü kabullerden hareketle söz almanın bizimkiler gibi toplumlarda ne yazık ki pek de bir karşılığının olmadığını da biliyorum; hele de gerçek bir öz-eleştirel bakışın ne yazık ki pek ‘gideri’ de yok moda tabirle. Herkesin her şeyi bildiği bir dünya bu. Herkes geleneksel deyimle ‘nefsini’ öne sürüyor; herkes şu ya da bu biçimde kendi egosunun okşanmasını istiyor; herkesin herkesten talebi o tahrip olmuş benlik duygusuna yatırım yapılması…
Ama bunun daimi bir talep olması, asla yatıştırılamaması da çözüm diye aranan şeylerin geçiciliğine, bir işe yaramazlığına işaret ediyor. Psikanalitik bir ifadeyle, herkes aslında şu ya da bu biçimde kendisine ‘yaltaklanılmasının’ peşinde. Dolayısıyla çağımızın özdeşleşme mekanizmaları da bu yapı doğrultusunda çalışıyor.
Eskiden güçsüz olanın güçlü olanla sembolik bir özdeşleşme yoluyla güçsüzlüğünü psişik bir düzeyde telafi ettiğine inanırdık; ama artık özdeşleşme mekanizmaları böyle çalışmıyor bana kalırsa. Kendisiyle özdeşlik kurulan her figür, omurgasız, salt iştahtan oluşmuş, kişiliksiz bir varlık biçimini meşrulaştıran bir figür olarak beliriyor çağımızda.
İnsanlar kendi varoluşlarının meşruluğunu öne sürmek üzere birileriyle özdeşleşiyor; yine bu nedenle de insan ilişkilerinde saldırgan ve değersizleştirici tutumlar geliştiriyorlar. Bana kalırsa Oedipus çoktan öldü; Baba Oedipus’u kendisinin küçük çocuğu olarak yeniden inşa eden, kurgulayan bir kuşağın çağı başlıyor. Trollüğün altın çağını yaşıyor olmasının nedeni de bu Baba-kaybı.
Madun toplumlarda siyasal liderliklerin pop-ikonografisi içerisinde inşa olmasının nedeni de bu. Siyasal taleplerin yöneltildiği değil, çarpık arzu biçimlerinin yansıtıldığı birer kırık ayna işlevi görmeye başladı siyasal liderlikler. “Çağın tini buysa, bunun içerisinde pozisyon almak gerekebilir” diyenler olabilir; evet, ama gerekebilir olduğunu unutmadan, bunun kendisini bir mutlak hakikate dönüştürmeden… Yine kimse bana kızmasın; sosyal medyada gördüğüm bir ifade bu ayna işlevini beynimi yararcasına çaktı kafama: “Demirtaşlarınki gibi tatlış bir ilişkim olsun istiyorum.” Pop simgeselliği tam da taklit edilebilirlik üzerinden çalışır ve ürettiği şey de sözcüğün Marcel Proust’taki anlamıyla snopluk ya da ‘züppeliktir.’
Walter Benjamin, “Snopluğa karşı tezler” olarak da bilinen Başarıya Giden Yolda Tezlerinin üçüncüsünde şunları söylüyor: “Yalnızca, davranışları doğrudan ve şeffaf motifler tarafından yönlendirilen ya da böyleymiş gibi görünmeyi başaran kimseler sonunda başarıya erişirler. Kitleler, [şeffaflığını yitirip] donuklaştığı ya da öğretici değerini, [taklit edilecek] bir örnek olma değerini yitirdiği anda her türlü başarıyı imha ederler. Böylesi bir başarının, kendi terimleri açısından şeffaflığı söz konusudur burada, yoksa entelektüel şeffaflığı değil. Her türlü rahipçe yönetim bunu kanıtlar. Başarı yalnızca ya bir hiyerarşi, ya bir militarizm ya da bir plütokrasi vb. idesine ya da daha doğrusu bunlara ilişkin bir imgeye riayet etmelidir. Böylelikle rahip günah çıkarma hücresine, general madalyalarına, para sahibi ise konaklarına sahiptir. Kitlelere haraç olarak bir imgeler koleksiyonu vermeyi reddeden herkes başarısız olacaktır.”
Bu imgeler koleksiyonu, elbette taklit edilecek bir imgeler koleksiyonudur ve şeffaflık da bu imgeler toplamının görünürlüğüyle ilgilidir. Benjamin’i bir adım ileri götürürsek, zaten tam da bu şeffaflık görünümünün durumun psişik-zihinsel-entelektüel kodlarının üzerini örtüp onları görünmez kıldığını bile söylemek mümkün hale gelir.
Her taklit öncelikle kendi özgünlüğünü öne sürer; taklidi gizlemenin en iyi yoludur bu ‘özgünlük’ iddiası. Trollerin altın çağında yaşıyor olmamızın bir nedeni de bizatihi taklidin özgünlük iddiasıdır. “Ayağında nike ayakkabıları, üstünde diesel pantolonuyla varoşların sahte isyankârı” gibi bir tanımı vardı Alain Badiou’nun. Bugün de ergen-narsistik yıkıcılıklarını Fanon'un devrimci şiddeti gibi öne sürenler, en çok da onlar sömürgeci-efendiyi taklit edenlerdir. Çünkü reel bir şiddet değil, şiddet taklidi yapan söylemsel bir yıkıcılık söz konusudur burada. Taklit ettiklerini, birer taklitçi olduklarını gizlemenin en iyi yolu sahte radikallikleri çünkü.
Temsil örüntülerinin dünyasına da açıklayıcı bir ışık düşürüyor bu taklit olgusu. Taklit edilebilir bir figürün bir siyasal temsilci olarak belirmesi… Yani demokratik ilkenin yerini kitlenin arzularının alması… Böylelikle kitle desteğinin demokratik ilkeye karşı seferber edilmesi… Çünkü yalnızca kitlenin arzuları yoktur; herkesin arzuları vardır. Bu seferber edişin örneğin Türkiye’de eksik güdük de olsa bir cumhuriyet olan Cumhuriyetin sonunu nasıl getirdiğini hepimiz gördük. Bu yansıtılmış narsistik biçimlerin (Fanon buna sömürgecinin taklit edilmesi adını veriyordu) nasıl da siyasal’a karşı olduğunu, Siyasal’ı ortadan kaldıran bir şey olduğunu görmek zorundayız.