Asgari ücretin 2 bin TL olduğu Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da açlık
sınırı da 2 bin, yoksulluk sınırı ise 7 bin TL’ye yakın. TÜRK-İŞ’in, Temmuz ayı açlık ve yoksulluk sınırı araştırmasına göre, dört kişilik ailenin açlık sınırı 2,075 lira, yoksulluk sınırı 6,760 lira, evli olmayan-çocuksuz bir çalışanın ”yaşama maliyeti” ise 2 bin 565 lira oldu.
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ) Temmuz ayı açlık ve yoksulluk sınırını açıkladı. Buna göre dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 2 bin 75 lira olarak hesaplandı.
Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarının ise (yoksulluk sınırı) 6 bin 760 lira olduğu açıklandı.
Evli olmayan çocuksuz bir çalışanın “yaşama maliyeti” ise aylık 2 bin 564 lira olarak hesaplandı.
Aradaki fark 543 TL
TÜRK-İŞ tarafından yapılan açıklamada şu değerlendirme yapıldı: “Milyonlarca çalışanın geçim ücreti haline dönüşen asgari ücret bugün değil bir ailenin, tek bir işçinin bile geçimini sağlamaya yetecek düzeyde değildir. Yeni asgari ücretin uygulanmaya başlanmasından bu yana yapılması gereken harcama tutarı her ay artmakta ve yapılan zamların etkisiyle aile bütçesine ek yükler gelmektedir.
Yılbaşında bekar bir işçinin asgari ücreti aylık net 417 lira artarak 2 bin 20 lira yükseltildi fakat daha aradan henüz 7 ay geçmesine karşın bu işçinin yaşam maliyeti ile mevcut asgari ücret arasındaki fark 543 liraya ulaştı.
Gıda harcaması tutarı yılbaşına göre 134 lira ve bir önceki yılın aynı ayına göre 364 lira arttı. Ailenin yapması gereken toplam harcama tutarı ise son altı ayda 437 lira, son bir yılda ise bin 176 lira arttı.”
HABER MERKEZİ
Faizi indir, emri uygulandı
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu (PPK) önceki günkü toplantısında politika faizini agresif bir adımla 425 baz puan düşürerek yüzde 24’ten yüzde 19,75’e indirdi. Ekonomistler Prof. Dr. Yalçın Karatepe, Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu ve Dr. Gaye Yılmaz, kararın baskı altında verildiğini söyledi.
Merkez Bankası Para Politikası Kurulu Toplantısı sonrası yaptığı açıklamayla politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranını yüzde 24’ten yüzde 19,75’e indirdiğini duyurdu. Merkez Bankası’nın 4,25 puan faiz indirim kararı sonrası ekonomistler Gaye Yılmaz, Yalçın Karatepe ve Hayri Kozanoğlu, bianet’ten Hikmet Adal’a konuştu.
Karatepe: Bu ilk adım
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Prof. Dr. Yalçın Karatepe, Merkez Bankası’nın faiz kararında başkan değişikliğinin etkisi olduğunu ifade ederek, kararı Cumhurbaşkanı’nın faizlere ilişkin beklentisinin karşılanmasına yönelik bir ilk adım olarak değerlendirdi. Karatepe, şöyle devam etti: “Merkez Bankası daralan üst talep ve yavaşlayan dünya ekonomisini dikkate alarak Türkiye’de enflasyon baskısının azaldığı görüşünde. Bu sebeple faiz oranlarında 425 baz puanlık bir indirime giderek politika faizini yüzde 19,75’e indirdi. Faizin yüzde 20’nin altında olmasına özen gösterdikleri anlaşılıyor. Bu indirimle birlikte faizlerde ciddi bir geriliminin de olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü yüksek risk primi hala devam ediyor. Beklenen enflasyonu da dikkate aldığımız zaman bu reel faizlerde ciddi bir gerileme olduğu anlamına geliyor. Anladığım kadarıyla Merkez Bankası diğer merkez bankalarının da faiz indirim sürecine girdiklerini düşünüyor. Bu sebeple Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere doğru bir sermaye hareketinin olmasını, buradan hareketle de bu faiz indiriminin kurlara çok olumsuz bir etki etmeyeceğini tahmin ediyor.”
Kozanoğlu: Çetinkaya da alabilirdi
Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu ise Merkez Bankası’nın faiz indirimi kararının görevden alınan Başkan Murat Çetinkaya başkanlığında da alınabileceğinin söyledi. Kozanoğlu, şunları ifade etti: “Merkez Bankası’nın faiz indirim kararı topluma, bu kararın Cumhurbaşkanı tarafından alındığını ve Merkez Bankası’nın ancak bir aracı olduğu izlenimini veriyor.
Merkez Bankası tarafından yapılan açıklamada ekonominin ılımlı bir toparlanma sergilediği söyleniyor. Halbuki en son açıklanan kapasite kullanım oranlarına bakarsanız bu oranlarda düşüş olduğunu görebilirsiniz. Diğer bir ifadeyle ekonomideki daralmanın 23 Haziran seçimlerinden sonra hızlanarak düştüğü biliniyor. Enflasyonun Cumhurbaşkanı’nın ‘Faiz sebep, enflasyon neticedir’ tezini doğrulayan bir çizgi izleyeceği yolunda belirtiler var. Muhtemelen de önümüzdeki aylarda enflasyonda belirgin bir düşüş görülecek.
Erdoğan kendini haklı çıkartacak
2018’in Ağustos, Eylül ve Ekim aylarında döviz kurunun sıçramasıyla çok ciddi enflasyon artışları görülmüştü. Önümüzdeki Ekim sonunda enflasyon muhtemelen yüzde 10 dolaylarına gerileyecek ve Cumhurbaşkanı tezinin doğrulanmasıyla ‘Hayat beni doğruladı’ diye böbürlenecek. Halbuki yılın sonraki iki ayında Kasım ve Aralık’ta enflasyonun eksi olduğunu düşünürsek tekrar yıl sonunda enflasyon yüzde 15 ve hatta üzerine sıçrayacak.
Bu nedenle çok yüksek ivmeli faiz düşüşü piyasada paniğe neden olabilir. Önümüzdeki aylarda böyle bir durum görme ihtimalimiz var. Çünkü Türkiye, kendi tasarruflarıyla değil yabancıların tasarruflarıyla çarkını döndüren bir ülke. Yabancılara cazip gelecek bir faiz oranının verilmesi gerekiyor. Alınan bu faiz indirim kararının devam etmesi önümüzdeki aylarda ekonomide dengelerin bozulmasıyla sonuçlanabilir.”
Yılmaz: Enflasyon tekrar yükselecek
Barış İçin Akademisyenlerden Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nden İktisatçı Dr. Gaye Yılmaz ise faiz indiriminin enflasyonu düşürmek adına atılan bir adım olduğunu fakat bu adımın yabancı sermayeyi kaçıracağını kaydetti.
Türkiye’nin yaklaşık bir seneden beri iki zıt yönlü gerilim içerisinde olduğunu söyleyen Yılmaz, şöyle izah etti: ”Bunlardan bir tanesi enflasyonun yükselmesi. Faiz indirimi bu anlamda olumlu görülebilir ama faiz öyle bir şeydir ki eğer bir ülkede yeterince sermaye varsa zaten o faiz kendiliğinden düşer. Faiz müdahaleyle, yukarıdan aşağıya emirle düşürülemez. Bunu tamamen piyasa belirler, piyasanın belirlemesi beklenir. Bu durum Türkiye’de tam tersi şekilde, emir ve talimat zincirleriyle faiz düşüşü sağlanıyor.
Sermaye büyük ölçüde kaçtı
Türkiye’de sermaye yok. Sermaye büyük ölçüde kaçmış, çünkü ekonomide güven verici bir görünüm yok. Geleceğe dönük de bir toparlanma sinyali yok. En başta hukuk sisteminiz yok. Özellikle şirketlerin, sermayenin önem verdiği ölçekte işleyen bir hukuk sistemi yok. Kararlar bugünden yarına bir kişinin aklına göre değiştirilebiliyor. Dolayısıyla hukuka göre değil, piyasaya göre değil, kamuoyunu elde tutma amacıyla karar alınıyor.
Finansal sermaye girmeyecek
Faiz indiriminini, tüm bu nedenlerle sermaye girişine neden olacak bir şey olmadığını, faizleri düşürüldüğü zaman şu ana kadar giren finansal sermayenin artık girmeyeceğini vurgulayan Yılmaz, ”Çünkü Türkiye ancak yüksek faizle finansal sermaye çekiyordu. Bütün ülkelerden daha yüksek bir reel faiz veriyordu. Bu sayede de Türkiye’ye döviz girişi oluyordu. Şşimdi reel faizi düşürdüler. Artık Brezilya’yla birlikte aynı ölçekteki ülkelerin verdiği reel faize yakın faiz vermeye başladı ama onların riskiyle Türkiye’nin riski aynı değil. O ülkeler yüzde 2 reel faizle Türkiye’nin 10 katı sermaye çekebilirken, aynı miktarda sermaye çekebilmek için Türkiye çok daha fazla faiz vermek zorunda. Türkiye şimdi bundan vazgeçti ve bunu enflasyon adına yaptı” şeklinde konuştu.
Yatırım yapılmadıktan, üretim olmadıktan, mal ve hizmette ithalata mahkum olunduğu enflasyonun tekrar yükseleceğini belirten Yılmaz, şöyle sürdürdü: “Görünürde enflasyona müdahale etmiş gibi bir adım atıyorsunuz ama aslında yatırım ve üretimle çok ciddi bir şekilde oynamış oluyorsunuz. Yabancı sermaye girişi yoksa nasıl yatırım yapılacak. Türkiye’nin yerli sermayesi yok. Yabacı sermaye ile dönebiliyor. En küçük işletme bile ya yurtdışı ortaklı, ya makinesi dışarıdan ya yarı mamul maddesi ithal. Bunlarla giriş yapılabiliyor. Dolayısıyla Türkiye’nin yabancıya ihtiyacı var ve siz yabancının yolunu kesen, onu caydıran bir adım attınız reel faizi düşürerek.”
Batak sermayeyi kurtarmak için
MB’nin faiz indirimini değerlendiren ekonomi-politikçi Mustafa Durmuş, “Faiz indirimleri batak sermaye gruplarını kurtarma amaçlı” dedi.
MA’dan Selman Güzelyüz’e konuşan Durmuş, faiz indiriminin ciddi bir rakam olduğunu ifade ederek, bir seferde yapılan büyük indirimin aslında sorunun büyüklüğünü gösterdiğini söyledi.
Karar, ekonomik değil politik
Faiz indirimi kararının gerekçesini iktisat derslerinde okutulacak nitelikte ibretlik olduğunu dile getiren Durmuş, şöyle devam etti: ”Karar gerekçesinin en önemli kısmı son cümlede yer alıyor. Bakın orada, ‘Açıklanacak her türlü yeni verinin ve haberin Kurul’un geleceğe yönelik politika duruşunu değiştirmesine neden olabileceği önemle vurgulanmalıdır’ şeklinde bir ifade yer alıyor. Yani Kurul şunu söylüyor: ‘Biz bu kararı çok özel koşullar altında aldık, bu nedenle de bundan sonraki kararlar çok farklı olabilir.’ Şimdi faiz indirimi kararı ve kararda yer alan ifade aslında son haftalarda Torba Yasa’daki MB ihtiyat akçesinin Hazine’ye aktarılması ve MB Başkanı’nın faiz indirimine karşı çıktığı için görevden alınmasıyla birlikte değerlendirildiğinde, kararın ekonomik değil politik olduğunu gösteriyor.”
Beklentilerine karşılamaz
Ana akım ekonomi teorisinin üzerinde uzlaştığı genel çıkarıma dikkat çeken Durmuş, şöyle konuştu: ”Bir ekonomi toparlanıyorsa faiz indirimine gerek kalmaz. Ekonomi resesyonda ve krizdeyse, ya da böyle bir beklenti varsa faiz indirimine gidilir ki; sistemin makinalarını yağlayan unsur olan faiz işe yarasın, ekonomi canlansın. Ama politika faizinin düşüşü ekonominin bütününü etkilediğinden, bu indirimin etkisinin döviz kurunun ve enflasyonun yükselişe geçmesi biçiminde olması beklenir. Öyle ki politika faizi yükseltildiğinde kur düşer, TL değer kazanırken; politika faizi düşürüldüğünde tersi olur. Yani kur yükselir, TL değer kaybeder. Nitekim dünden bu yana bu kararın indirim yönünde olmasını bekleyen piyasalar bunu fiyatlamaya başladı ve ABD doları kararın ardından 5,76’yı gördü. Ancak müdahaleyle tekrar 5,69’a geriledi.”Durmuş, ekonomi yönetiminin faizi düşürme kararının Türkiye’ye doğru olan uluslararası sermaye girişleri konusundaki beklentiyi de düşürdüğünü belirterek, ”Çünkü sıcak paranın yüksek reel faiz ve düşük kur sevdiği bir gerçek. Bu da kısa vadede doların kurunun yükseleceğinin bir diğer göstergesidir” dedi.
Neden bu karar alındı?
Siyasal iktidarın bu kararın almasına neden olan sebepleri irdeleyen Durmuş, şunları dile getirdi:
- Öncelikle, son 17 yılın temel sermaye-servet birikim rejimi olan inşaat ve emlake dayalı birikim modeli tıkandı. İnşaat sektörü çok zor durumda. Yine konutlar, plazalar, AVM’lerdeki dükkanlar satılamıyor. Yüksek faiz, yüksek mortgage faizi demek. Bu nedenle de sektördeki batak sermaye gruplarını kurtarabilmek için ekonominin genel çıkarlarına aykırı da olsa bu çapta bir faiz indirimi kararının alındığını ileri sürmek mümkün.
- İkinci neden kanunlaşan Torba Yasa’daki düzenlemeyle ilgili. Merkez Bankası’nın 46 milyar liralık birikmiş ihtiyat akçesi Hazine’ye aktarıldı. Daha önce aktarılmış olan MB kârı ile birlikte bu 90 milyar liranın üzerinde bir kaynak anlamına geliyor. Böyle büyük bir kaynak, bütçe açığını, Hazine nakit açığını kapatmaya yeter diye düşündüklerinden, bu kaynağa el konuldu. Böylece borçlanma gereğini artırmadan, faiz oranlarını yükseltmeden, düşük faiz politikasıyla ekonomiyi biraz rahatlatabileceklerine inanıyorlar. Ancak 2017’de ekonominin ucuz KGF kredileriyle hormonlu olarak nasıl yüzde 7,4 büyütüldüğü, sonrasında ise nasıl çakılarak bugünlere geldiği unutulmamalı.
Sorunu daha da büyütür
“Derin ihtiyaçlar sert kararlar aldırdı” tespiti yapan Durmuş, değerlendirmelerini şöyle sürdürdü: ”İktidar bloku açısından, iktidar partisindeki çözülmeyi durdurmak gerekiyor ya da en azından toplumsal muhalefeti güçlendirecek kararlardan sakınarak, popülist kararlar almak gerekiyor. Bu da bugünü kurtarmak için, geleceğin kolayca feda edilmesiyle sonuçlanıyor. Diğer yandan bu yönelim sorunu, sadece ötelemeye yarar. Yani sorunu ortadan kaldırmaz aksine daha da büyütür. Ayrıca devlet maliyesinin bu denli açık verdiği, yani mali sorunların bu denli baskın olduğu bir anda piyasalar nezdinde güvenirliği de tartışılmakta olan MB’nin bu şekilde kullanılması, para politikasının araçlarını da tamamen etkisiz kılar. Kaldı ki bu kaynak (vergi gelirlerinin tersine) sürekli bir kaynak değil. Yani tekrarı yok bunun. Kısa vadede rahatlama sağlasa da, bu gün alınan faiz indirimi kararını desteklese de, sorun birikimli bir biçimde kısa bir süre sonra tekrar karşımıza gelecektir. Yani ne MB kaynağının, ne de bu çapta bir faiz indiriminin tekrarı yok.”
İktisadi değil siyasidir

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Sözcüsü Günay Kubilay, faiz indirimi kararının iktisadi olmakta çok siyasi olduğunu vurguladı.
Sözcü Kubilay, dünkü basın toplantısında kararın, artık Türkiye ekonomisinin özerk kurumların tamamen Saray’a bağlı çalıştığını teyit ettiğini söyledi. Kararın içeriğinin ise son derece ibretlik ve ekonomi kurallarına 180 derece ters olduğunu kaydeden Kubilay, ”Çünkü bir ekonomi iyileşme sürecine giriliyorsa faiz indirimine gerek kalmaz” dedi.
Oysaki iktidarın, bile bile iki önemli nedenden dolayı bu kararı Merkez Bankası’na aldırdığını kaydeden Kubilay, şöyle anlattı:
- Birincisi AKP iktidarlarının 17 yıl boyunca inşaat ve emlaka dayalı temel sermaye birikim modeli ve servetlerine servet katma modeli artık tıkandı, işlemiyor. İnşaat sektörü çok zor durumda, konutlar, plazalar, AVM bünyesindeki dükkanlar artık satılamıyor, alıcısı yok. Ekonomi kurallarına ters olsa da sektördeki batık sermaye gruplarını kurtarmak için 4.25 gibi radikal faiz indirimi kararını Merkez Bankası Para Politikaları Kurulu’na aldırmış oldular. Bu nedenle bu karar iktisadi değil siyasi bir karardır.
- Bütçe açığını kapatmak için Merkez Bankası’nın 46 milyarlık birikmiş ihtiyaç akçesi Hazineye aktarılmıştı. Bunu geçen günlerdeki basın toplantılarımızda dile getirmiştik. Daha önce aktarılan MB karı ile birlikte 90 milyar lira Hazineye aktarılmış oldu ve ilk beş ayda açık veren bütçeyi kapatma yoluna böylece gidilmiş oldu.
1 Ağustos’tan itibaren 3 milyon kamu emekçisinin toplu sözleşme görüşmelerine başlayacağını hatırlatan Kubilay, şunları vurguladı: ”Şimdi ekonomik kriz derinleşirken, emekçilerin aldığı ücret enflasyon karşısında erimişken adeta bir kara deliğe dönüşmüş Saray’ın harcamalarının önü alınmazken, kamu kaynakları yandaş sermaye gruplarına peşkeş çekilirken, halkın belediyeleri yağmalanıp borç batağına sürüklenirken, milyarlarca dolar savaşa ve silah tekellerine aktarılırken kamu emekçilerinden fedakârlık asla beklenemez. Bu vesileyle HDP olarak kamu emekçilerinin TİS görüşmelerinde sunacağı tüm taleplerinin karşılanması ve görüşmelerin kamu emekçileri lehine sonuçlanması için her türlü desteği vermeye hazır olduğumuzu yinelemiş oluyoruz.”