İnsana yakışır asgari ücret talebi gibi talepler her zaman biz emek mücadelesi yürütenleri ikilemde bırakır. Bu tip talepler haklar için önemlidirler. Ama kapitalist sömürü siteminin görünmez kıldıkları için sorunludurlar da. Çünkü kapitalist sistemde işçiye ürettiği değerin sadece küçük bir kısmı ödenir-ölmeden tekrar işe gelebilmesi için- geri kalanına patron tarafından el koyulur. Burada işçi ve işveren arasında eşit bir ilişki yoktur. Patron ve işçi vardır. Sömürü ilişkisidir. Sistem kapitalistin çıkarlarına göre düzenlenmiştir. O yüzden kapitalist sisteme ücretli kölelik düzeni diyoruz. Verdiğimiz sınıf mücadelesi sistem içinde kaldığı müddetçe sömürü ortadan kalkmıyor. İşçi sınıfının örgütlülüğüne göre ücretler "insan yakışır" ya da "açlık sınırında" ama hep sömürü ile birlikte belirleniyor.
İşçiler asgari ücrete haklı olarak "askeri" ücret derler. Çok da doğru derler. Çünkü ne zaman işçi sınıfı örgütlenmiş, sermaye karşısında politik bir güç olmuş, ücretleri artırmış, haklarını genişletmişse; o zaman bir askeri darbe ile karşılaşmışızdır.
2016 asgari ücreti her zamanki gibi, Asgari Ücret Belirleme Komisyonu’nda görüşülerek belirlenecek. Hükümetten 5, işveren kesiminden 5, işçi kesiminden 5 kişi ile temsil edilecekler. Gerçekte ise masada bir işçi iradesinin temsili söz konusu değil. Kaldı ki devlet ve sermaye birlikte her şeyi belirleyebiliyor.
Bu sene bir seçimlerin etkisi yansıdı bu tabloya. 7 Haziran’a giderken AKP dışındaki partiler asgari ücret vaatlerini açıklamışlardı. O zaman "kaynak yok" diye itiraz eden AKP 1 Kasım tekrar seçimine giderken kendisi de asgari ücret vaadini açıkladı. Hükümet partisinin 1300 TL asgari ücret vaadi bu sene işçilerin net asgari ücreti olacak gibi görünüyor. Tabii asgari geçim indirimi (AGİ) mevcut asgari ücretin içine gömülerek deniyor ki, asgari ücret net 1000 lira. Bu durumda artışın 300 TL olacağı ima ediliyor.
Vergi dilimi nedeniyle asgari ücret artsa da işçinin eline geçecek paranın düşme sorunu var, 1300’ün altına düşmemesi için önlem alınıp alınamayacağı da ayrı bir soru.
DİSK asgari ücret tartışmasını ilk başlatanlardan. Şimdi de açlık sınırının 1400 TL’yi bulduğunu, yoksulluk sınırının 4403 TL olduğunu belirterek, 1300 TL asgari ücretin "cinayet" olacağını söylüyor. Fakat öte taraftan patronlar sürekli ağlıyor. Rekabet gücünü kaybetmekten, iflas etmekten, işçi çıkartmaktan dem vurarak bu yükü kaldıramayacaklarını, o yüzden de teşviklere ve iş piyasasının daha fazla liberalleştirilmesi pazarlığına oynuyorlar. Hükümet son 5 yılda artırdığı teşviklerle işsizlik fonunu sermayeye akıttı, onlar bu bahaneyle daha fazlasını istiyor.
Bu arada hükümetin teklif ettiği asgari ücret devletin en düşük maaş alan memuruna verdiği net ücret olan 2212 TL’nin yanından dahi geçemiyor. Bu çifte standarda kimse bir şey söylemiyor.
Sermaye tarafının ağlamasına karşılık Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, teselli babında açıklamalar yaptı. Bakan şöyle dedi; "Asgari ücretle çalışan normalde toplam imalat sanayiinde çalışanın yüzde 28,1’i, hatta bu rakamın içerisinde asgari ücretten daha fazla ücret alıp işverenin asgari ücret üzerinden gösterdiği insanlar da var. Dolayısıyla maksimum yüzde 28'i asgari ücretli. Hükümet olarak biz işvereni yalnız bırakmamaya, özellikle rekabette zorlanan sektörlerdeki işverenin üzerindeki yükün bir kısmını almaya gayret edeceğiz. Ama çok böyle yandık, bittik durumu yok."
Bakanın sermayenin hep yanında olduğu zaten kuşku götürmez bir gerçekti ama sonra cümleler arasından şunu da öğreniyoruz; sendika ve emek örgütlerinin mücadele ettiği, Türkiye’de yaygın bir emek hırsızlığı olan ikili ücret ödeme sistemi (bankadan ve elden olmak üzere) devletin de bilgisi dahilindeymiş. Bu hak gaspı Bakan'ın dediği gibi "asgari ücretten daha fazla ücret alıp işverenin asgari ücret üzerinden gösterdiği insanlar" üzerinde gerçekleşiyor. İşçiler daha yüksek ücret aldıkları halde ilerde emeklilik ücretleri de, kıdem tazminatları da asgari ücretten hesaplanacak. Bu şekilde sadece işçilerin hakları çalınmış olmuyor, devlet de vergi kaybına uğratılmış oluyor. Ancak Bakanın bu sermayeyi ikna çabası vasıtasıyla herkese açıkladığı üzere bu hırsızlığa devlet göz yumuyormuş.
Sonuç olarak devlet kayıtsız, güvencesiz çalışmaya göz yumarak, kazanılmış hakları eriterek, emek alanını kuralsızlaştırarak, esnekleştirerek, işsizlik fonlarını işçilere kısıp sermaye teşviklerine akıtarak, şimdi 2.5 milyon Suriyeli göçmen emeğini kölelik koşullarına peşkeş çekerek şartları daha da ağırlaştıracak. Devlet sermaye el ele işçiye damlalıkla verip sömürüyü kepçeyle alacaklar.
Sömürünün kalkması, sağlıklı ve güvenli çalışma, insana yakışır iş koşulları... Bu düzende hak getire! Sözü bile edilemiyor. Bütün bunların temelinde yatan ise işçi sınıfının kolektif irade yoksunluğu, emeğin örgütsüzlüğü...