
Hasta tutsaklar ADALET bekliyor
Son bir yıl içerisinde 40 hasta tutsağın yaşamını yitirdiği Türkiye cezaevlerinde, 228’i ağır olmak üzere toplam 578 hasta tutsak hala ölümün kıyısında. Serbest bırakılmaları yönünde hem içerden hem de uluslararası camiadan yapılan baskılara rağmen devlet tarafından bu konu siyasi pazarlık unsuru haline getirilmiş durumda. Artık vicdanları sızlatan bu sorunun özneleri olan hasta tutsakların istediği şey ise merhamet değil. Cezaevi duvarlarının ötesinde adalet mekanizması ve toplumsal vicdan arasında sıkışan bu insanlar, bir bütünen hasta bir topluma dönüşüp dönüşmemenin nirengi noktasında yer alıyor.
İnsanoğlunun en temel ve yaşamsal erdemlerinden birisi olan adalet, Türkiye’de uzun yıllardır üzerinde en çok konuşulan konuların başında geliyor. Fakat bu konuşulma hali, “Bir yerde en çok ne konuşulursa, orada o yoktur” önermesinde olduğu gibi daha çok var olduğu “sanrısına” dayanıyor. Bu durum, adaleti arayan, talep eden kadar yok sayan için de geçerli. Adaletin de neredeyse insanlıkla ve onun yaratımı mitlerle yaşıt iki temel dayanağı olan “suç” ve “ceza” kavramları üzerine yürütülen felsefi ve sosyolojik tartışmalar, toplumsallaşmanın farklı evrelerinden günümüze dek yapılagelse de, Osmanlı ve devamı olan Türkiye’deki yansıması çoğunlukla hep bir yüzyıl geriden geldi.
10 yılda yüzde 200 artış
Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü verilerine göre, Türkiye cezaevlerinde 1 Ocak 2015 tarihi itibariyle 158 bin 537 tutuklu ve hükümlü bulunuyor. Bunların da 150 bin 768’i erkek, 5 bin 712’si kadın, 2 bin 57’si ise 18 yaş altındaki çocuklar.
On yıl geriye yani 2005 yılına gidildiğinde ise Türkiye’deki tutuklu ve hükümlü sayısı sadece 55 bin 87 idi.
Bakanlık verilerine göre yine 2015 tarihi itibariyle, Türkiye’de 291 kapalı ceza infaz kurumu, 53 müstakil açık ceza infaz kurumu, 2 çocuk cezaevi, 5 kadın kapalı, 1 kadın açık, 3 çocuk kapalı ceza infaz kurumu olmak üzere toplam 355 ceza infaz kurumu bulunmakta. Sadece geçtiğimiz yıl 14 yeni cezaevi daha yapıldı. Yeni yapılan söz konusu bu cezaevleri ile birlikte cezaevlerinin toplam kapasitesi ise 163.129 kişi.
Sorunlu adalet mekanizması içerisinde paylarına düşeni alan bunca insanın bulunduğu cezaevlerinde yaşanan sorunlar ise sayılabilecek gibi değil! İşkence ve kötü muameleden keyfi cezalara, gasp edilen haklardan sürgünlere, “tabutluk” olarak adlandırılan F tiplerinden sağlığa erişim imkanlarına ve beslenmeye kadar bir dizi başlık altında toplanabilecek onlarca yüzlerce sorun...
Duvarların dışına ulaşabilen en ciddi sorun ise hasta tutsaklar...
Her yıl onlarca tabut
Hasta tutsaklar konusu, cezaevlerinin bu duruma yol açan fiziki ve psikolojik koşullarının düzeltilmesi ile birlikte aileler, siyasetçiler, hukukçular, doktorlar ve insan hakları savunucuları gibi geniş bir toplumsal çevre tarafından özgürlük talepleriyle birlikte yıllardır ısrarlı bir şekilde dile getiriliyor. Bu talebin bu kadar ısrarla arkasında durulmasının nedeni ise sadece geçen yıl içerisinde 40’a yakın hasta tutsağın yaşamını yitirmesi. Bu yakıcı tablonun yakın tarihteki parçalarından biri 2014’ün son günlerinden yeni yılın ilk günlerini kapsayan iki hafta içerisinde 3 hasta tutsağın yaşama veda etmesi oldu.
Geçmiş yıllara dair tablo daha da vahim. Bakanlık verilerine göre, 1997 yılında 122 kişi, 1998 yılında 152 kişi, 1999 yılında 190 kişi, 2000 yılında 188 kişi, 2001 yılında 155 kişi, 2002 yılında 89 kişi, 2003 yılında 63 kişi, 2004 yılında 54 kişi, 2005 yılında 59 kişi, 2006 yılında 157 kişi, 2007 yılında 176 kişi, 2008 yılında 211 kişi, 2009 yılında 287 kişi, 2010 yılında 307 kişi, 2011 yılında 321 kişi, 2012 yılında 346 kişi, 2013 yılında 316 kişi cezaevlerinde hayatını kaybetti.
Cezaevlerinde bunca sayıda insanın yaşamı son bulurken, İnsan Hakları Derneği (İHD) tarafından cezaevlerinde bulunan tutsaklarla görüşülerek hazırlanan ve sürekli yenilenen son rapora göre, cezaevlerinde hala 228’i ağır olmak üzere toplam 578 hasta tutsak bulunuyor.
İkinci zulüm duvarı: Adli Tıp ve Savcılıklar
Sınırında bulundukları hayati riske rağmen hasta tutsaklar, kendilerini cezaevlerine koyan devlet mekanizmasının diğer araçlarıyla cezaevlerinde tutulmaya devam ediliyor. Bunu yaparken de kendi hastanelerinde, yine kendisine bağlı görevli uzman doktorlarca hazırlanan raporları dahi tanımayan devletin, tutsakların serbest kalmaması için önlerine set gibi koyduğu kurumlar ise Adli Tıp Kurumu (ATK) ve Savcılıklar. Birini aşmayı başarabilen tutsaklar, bu kez de ötekine çarpmak zorunda.
ATK’lar neredeyse sadece nefes almayı bile cezaevinde tutulmak için yeterli sayabilirken çoğunluğu siyasi olan hasta tutsakların varlığı da devlet zihniyetini taşıyan savcılar için “toplum güvenliği açısından tehdit”.
1 milyon imza yok sayıldı
Hasta tutsaklara ilişkin bugüne kadar değişik kurumlar tarafından çok sayıda çalışma yapıldı. Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Hukuk Dayanışma Dernekleri Federasyonu (TUHAD-FED) öncülüğünde düzenlenen kampanyada, serbest bırakılmalarını talep eden 1 milyon imza toplandı. Ancak hiçbir çalışma, Adalet Bakanlığı ve diğer yetkili kurumların yaklaşımını değiştirmedi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekilleri Kemal Aktaş, Gülser Yıldırım, Selma Irmak, İbrahim Ayhan ve Faysal Sarıyıldız tarafından ise, “Hasta Mahpuslar ve Genel Cezaevi Sorunlarına Dönük Rapor” hazırlandı. Raporda sorunun hayatiyeti, şu ifadelerle anlatıldı: “Yıllardır giderek sayıları artan hasta tutuklular için hiçbir düzenleme sorunu halletmediği gibi uygulamada da sorunlar hiçbir biçimde aşılmış değildir. Oysa tutukluluk hali bir ceza değil bir önlemdir. Ancak cezaya dönüşmüş olan bu durum, hasta tutuklular açısından katmerlenmektedir. Hayatının son günlerini yakınları ile geçirmeleri gerekirken, cezaevinin hijyenden ve sağlık için elverişli tüm koşullardan yoksun, gerekli ve yeterli sağlık imkanlarından yararlanması engellenerek ve psikolojik olarak olumsuz koşullarda yaşamaya mahkum edilen hasta tutuklular için Ceza Muhakemesi Kanunu’nda bu sıkıntıları çözecek bir düzenleme yapılması elzem olmuştur.”
Dünya aydınları bildiri yayınladı ama...
Türkiye’den yükselen tepkilere yanıt verilmediği gibi dünyanın değişik yerlerinden tanınmış aydınların, yazarların, sanatçıların tepkileri de görmezden gelindi. Türkiye cezaevlerindeki hasta tutsaklar için Noam Chomsky, Immanuel Wallerstein, Desmund Tutu, Gaspar Miklos Tamas, Andeas Buro, Claudia Roth, Eugene Schoulgin ve Ernesto Laclau gibi isimlerin de bulunduğu çok sayıda entelektüel, geçtiğimiz yıl yayınladıkları bir bildiri ile henüz Başbakanlık görevinde bulunan Recep Tayyip Erdoğan, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a çağrıda bulunmuştu ancak bu çağrı da diğerleriyle aynı akıbete maruz kaldı.
Bu insani sorun dahi devlet tarafından bir “müzakere konusu”, pazarlık unsuru olarak görülüyor; hasta tutsakların serbest bırakılması, ancak belirli adımlara karşılık olarak atılacak bir adım olarak gösterilmeye çalışılıyor.
ÖLÜME UZANAN SÜREÇ Neden hastalanıyorlar?
Hasta tutsakların özgürlüğü talep edilirken üzerinde pek durulmayan konu, hasta ve tutsak kelimelerinin nasıl bir süreç nihayetinde yan yana geldiği.
Türkiye’de A, B, C, D ile uzayıp giden 21 farklı cezaevi türü olsa da, hepsi ceza infaz yöntemi olarak yerleşik olan “hapsetme” temeli üzerinde kurulmuş durumda. Bu yüzden de isim değişikliğine imkan veren kısmi farklılıkların ötesinde bir değişiklik yok. Cezalandırma mantığı üzerine inşa edilip, yine bu yöndeki hukuk kuralları ve uygulamalarla yönetilen bu binalara doldurulan tutsaklar, daha sonra adım adım hastalık ya da hastalıklara sürükleniyor.
Nedenlerin başında, siyasi tutsakların hafta ve ayları bulan gözaltı süreçlerinde ağır işkencelere maruz kalması geliyor. 90’lı yıllarda düşman hukuku kapsamında yargılanıp neredeyse her biri “ağırlaştırılmış müebbet” ve “müebbet” cezalarına çarptırılmış olan bu siyasi hasta tutsaklar, cezaevlerinde devam eden fiziksel ve psikolojik işkencelerle hastalıkların kapısına itilerek adeta ölüme sürüldü.
Diyarbakır Tabip Odası Yönetim Kurulu üyesi ve İnsan Hakları Komisyonu Başkanı olan Dr. Cegerxwin Polat, “sağlıktan yoksun mekanlar” olarak tanımladığı cezaevlerinin uygun ısı kontrolünün sağlanmadığını, yazları aşırı sıcak, kışların ise çok soğuk olduğunu, barınma olanaklarının çok dar alanlarda sağlandığını ve havalandırma olanaklarının kısıtlı olduğunu belirtti. Polat, uygulanan güvenlik kurallarının da tutsakların hastalıklara yakalanmasına yol açan bir faktör olduğu görüşünde.
Bugüne kadar karşılaştıkları birçok hastalığın yanı sıra son yıllarda bazı tutsakların hayatını kaybetmesine yol açan bir diğer tehlike de kalp krizi. Herhangi bir hastalık hali bulunmasa dahi cezaevi fiziksel koşulları, hareketsizlik ve stresin kalp krizlerini tetiklediğini vurgulayan Polat, 2014’ün son günlerinde tutulduğu Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevi’nde geçirdiği kalp krizi nedeniyle hayatını kaybeden Barış Grubu üyesi Lütfü Taş’ı hatırlattı.
Protokol başka pratik başka!
Hastalıklara yakalandıktan sonra tutsaklar için başlayan ikinci zorlu süreç tıbbi bakıma erişim. Uluslararası standartlar, cezaevinde sağlanan tıbbi bakım hizmetinin cezaevi dışındaki olanaklarla eşit olması gerektiğini söylemesine rağmen uygulamada buna erişmek oldukça güç.
2006 yılında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nce yeniden düzenlenen Avrupa Cezaevi Kuralları‘na göre, “Cezaevindeki sağlık hizmetleri, genel toplumsal sağlık sistemiyle yakın ilişki içinde örgütlenmelidir ve uyum içinde olmalıdır. Mahpuslar yasal durumları nedeniyle ayrımcılığa tabi tutulmaksızın ülkedeki sağlık hizmetlerinden yararlanma imkanına sahip olmalıdır. Genel sağlık sisteminde mevcut olan gerekli tüm tıbbi, cerrahi ve psikiyatrik olanaklara ulaşma imkanı mahpuslara sağlanmalıdır... Her cezaevinde en az bir uzman doktorun bulunduğu bir revir bulunmalıdır. Tam gün çalışan bir doktorun bulunmadığı yerlerde, yarım zamanlı çalışan bir doktor mahpusları düzenli olarak ziyaret etmelidir. Özel tedaviye ihtiyacı olan hasta mahpuslar cezaevinde bu tedavinin gerçekleştirilemediği hallerde bu amaca özgülenmiş kurumlara ya da sivil hastanelere nakledilmelidir.”
Yine Birleşmiş Milletler (BM) resmi belgesi olan ve üye ülkelerce de kabul edilen İstanbul Protokolü gereği, tutuklu ve hükümlü konumda da olsa her hastanın kendi doktorunu seçme ve raporlarının bağımsız bilirkişilerce hazırlanmasını isteme hakkı var.
Ancak, hasta tutsakların haklarını koruyan bu uluslararası kurallar ve anlaşmalara rağmen, bir taraftan kabul edilen bu hakları geri alan ya da engelleyen protokollerle de karşılaşıldı Türkiye’de.
Devrimci tutsaklara özel düşmanlık!
Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı arasında ilk olarak 30 Ekim 2003 tarihinde oluşturulan Ceza İnfaz Kurumları’nda Sağlık Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Protokol bunlardan biri oldu. Söz konusu protokolün 61. maddesi ile “terör ve çıkar amaçlı suç örgütlerine” dair ceza maddeleri kapsamında yargılanan tutuklu ve hükümlüler için hasta ile doktor mahremiyeti bir kenara atılarak asker/infaz memuru gözetiminde muayene zorunluluğu getirildi. Uygulamada ortaya çıkan sorunlar, insan hakları ile hekimlik mesleğinin ilkelerine aykırı olması ve tıbbi yardım ve tedavi alma hakkını ortadan kaldırması nedeniyle protokol, Türk Tabipler Birliği ve Türkiye Barolar Birliği’nin karşı çıkması üzerine 2011 yılında kaldırılmak zorunda kaldı. Ancak kalkan sadece protokolün kendisi oldu. Uygulama, olduğu gibi işlemeye devam etti.
Uygulamanın pratikte işlemesine müsaade eden ise devlet algısı ve zihniyetine sahip olmaları ölçütünde tutsaklara yaklaşan sağlık görevlileri. Hastalar arasında ırk, dil, din, mezhep, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, ekonomik ve sosyal durumlar ile sair farklılıkları dikkate almadan mesleklerini icra etmek üzere sağlık kurumlarında çalışan doktorların bir kısmı, Hipokrat Yemini’ne uygun davranmamakta. Buna dönük olarak cezaevlerinden Türk Tabipler Birliği (TTB) ve Tabip Odalarına yapılmış onlarca başvuru bulunuyor.
Hekimlerin ırkçı yaklaşımları kadar hastanelerde karşılaşılan büyük sorunlarda biri de buralarda oluşturulan mahkum koğuşları. Durumları kötüleştiği zaman ancak cezaevi doktoru tarafından hastanelere sevk edilebilen tutsaklar, geçici sürelerle kimi zaman kelepçeli olarak yatağa bağlandıkları ışıksız, havasız, dar ve kapalı bu mahkum koğuşlarında, adeta işkence tezgahına yatırılmakta.
Hasta tutsaklar anlatıyor: Direnerek yaşıyoruz
Gözaltına alınırken maruz kaldığı işkence ve sonrasındaki cezaevi sürecinde yakalandığı Wernike-Korsakoff rahatsızlığı nedeniyle yaşadığı yüzde 27 oranında duyma kaybı, romatizma, reflü, hemoroid, alerjik astım gibi hastalıkların yanı sıra geçirdiği iki kriz yüzünden kalbinin sadece yüzde 30’u çalışan Abdullah Kalay, günde ortama 10 çeşit ilaçla ve arkadaşlarının yardımıyla ayakta kalabiliyor. Kalay, bu durumuna rağmen “Bizler ölümden korkmuyoruz, ancak yaşamayı da çok seviyoruz. Bundandır ki direnerek yaşıyoruz” cümleleriyle söze döküyor yaşama sevincini.
Hakan Gölünç ise bugüne kadar 12 ameliyat geçirmiş. Beyninde 17-11 mm büyüklüğünde tümör bulunan, bu tümör sağ optik sinirine değdiği için de sağ gözü görmeyen ve aynı zamanda epilepsi hastalığı olan Gölünç’ün dışarıya ulaştırabildiği sesini taşıyan mektubunda yer alan şu ifadeler, tıpkı Kalay gibi kıyısında da olsalar ölüme onurluca gülümsemenin hatlarını barındırıyor: “Cezaevlerinde ne gıdanı kendi kontrolünde alabiliyorsun, ne de doktorunu, hastaneni, yatağını, yorganını seçebiliyorsun. Çoraplarımı bile kendim giyemeyecek durumdayım ama direniyorum. Benim gözümün önünde hep ölüme ağız dolusu gülerek giden onurlu insanların gülen yüzleri var. Sadece bir anlık ölümlerden bahsetmiyorum. Yavaş yavaş öldürülen insanlardan bahsediyorum. Yanımdaki Hamza arkadaş 10, Fesih arkadaş 21 yıldır içerideler. Onların da birçok sağlık sorunları var ama gıkları çıkmıyor ve hala neşeli, coşkulu, moralli, ağız dolusu gülüyorlar. Gerek bir anlık, gerekse yavaş yavaş ölen onurlu ve ağız dolusu gülen insanlar benim moral kaynağım. Bu insanlara duyduğum sevgi, saygıdır benim moral ve yaşama sevincimi besleyen. Çoğu kez yapamasam da onlar gibi gülebildiğim için ne mutlu bana diyorum.”
YARIN:
* Aşılamayan bürokrasi: Adli Tıp ve Savcılar
* Ölüme mahkum edilenler...
ÖMER ÇELİK/İSMAİL ESKİN/DİHA/AMED