Bu arada, düşmanlarıyla baş edebilme güdüsüyle, ajanlaştırmayı yayarak insanı insan yapan onurunu çürüttüler. Arap hayranı Türk ırkçısı AKP rejiminden önce, TC’de, “her dört kişiden biri, bir istihbarat ağının ajanıdır" görüşü hakimdi.
Ancak, AKP ile her şey tepe taklak oldu. Utanç ama gerçek ki, ülkeyi teslim alan “ayak takımı” (lümpen) kültürünün yaşama biçiminde, Cumhurbaşkanının, televizyonlarda yaptığı “şüphelileri ihbar edin" çağrıları ortalığı doldurmaya başladı.
Aynı Cumhurbaşkanı, muhtarları da istihbarat elemanı olarak görevlendiriyordu.
Oysa, “daha dün” dediğimiz yakın zamanda bile, bu toplunda ahlak üstün değerdi. Muhbirlik, insanın aşağılanıp alçalması olarak değer algılanıyordu.
Misal mı? 12 Mart 1971 darbesinin Başbakan yardımcısı Albay Sadi Koçaş, aranan öğrenci liderlerini yakalatmak için, halka seslenirken “sayın vatandaşlarım, onları gördüğünüz yerde ihbar edin" çağrısı yakınca, “ortalığa bomda düştü” olmuş, toplumsal sarsıntı yaşanmıştı.
Basında olay, “ahlaksız teklif" olarak ele dolanmış, Koçaş’ı alaya alıp aşağılayan “sayın muhbir vatandaş" ironisi, bundan sonra toplumsal dile yerleşmişti.
Gelin görün ki, AKP’nin dinci-ırkçı rejiminde, yükselen tek değer, nasılı ve neredeni önemli olmayan kazançtır. Dünyanın her yerinde ahlaksızlığın en aşağılık hali olan muhbirlik, Türk ve İslam motifine uygun “milli duruş”tu.
Milli duruş (Faşizm) Kürdistan direnişini kırma umuduyla, her Kürdün yatak odasına, beynine girip olanları görmek, konuşulanları duymak için muhbir ağları döşüyordu.
Bu amaçla, direnen Kürdistan’ın lideri Öcalan’ın avukatını bile kiralıyor, Kürt parti ve kurumlarına adamlarını yerleştiriyor, önlerine çıkana ajanlık öneriyorlardı.
Ama, ulusal mücadeleyi kesemiyor, bunun üzerine ahı gitmiş, vahı tükenmiş, bütün yönleriyle sönmüş, külleri savrulmuş, hiç bir etkinliği kalmamış aşiretçiliğe sarılıyor, hainlerini devşirmek üzere toplantı düzenliyorlardı.
Oysa, 1980’lerde başlatılan koruculuk sistemi, aşiretlere sığınmanın da ötesinde, kendi halkına kamçı sallayan Hamidiye Alaylarını canlandırılma özlemiydi. Ama elleri boşta kaldı. Uç kuruşluk maaş için, onurunu yemiş, utanma duygusunu tüketmiş kiralık adamları öne sürerek, sonuç alamdılar.
AKP rejiminin Van’da düzenlediği “aşiret önderi" fotoğrafına bakanlar, kravatlı politikacı tipi korcuları gördüler. Ücret karşılığında, kendi halkının geleceğine söven televizyon papağanları, ta 1920’lerden beri halkının mezarını kazan “kasık bitleri" ve kiralık tetikçileri…
Ancak, bunların bir kısmı, geçmişte CHP’deydi. Bazıları Demirel’in, Tansu Çiller, Erbakan, bazıları da Özal’ın orasını, burasını yalayan, her devir ve dönemde ücretini verenin koynuna koşanlardı. Bugün, gün AKP’nin günü, orada ref tutmuş, el yalıyor, ancak, yarın devran değişince, paranın ucunu gösterene koşacakları, değişmeyen gerçektir. Geçmişleri geleceklerinin delili, her gelene eğilmek de, yaşama biçimleridir, çünkü.
Kendini etkin bir aşiret önderi olarak gösteren Ertoşilerden İskender Ertuş bunlardan biri idi. O, eline tutuşturulmuş Erdoğan’ın muhtarlara seslenişin okurken, aşiretleri ta Osmalının kuruluşundan itibaren “efendinin sadık kulları" olarak gösteriyordu. Söyledikleri yalandı. Ayrıca, onun gibileri bilmez ama “sadakat" sözü, insan için değil, köpekler için kullanılıyordu.