Askeri savaşta ise "onurlu barış" en yüce değerdir.
İyi de, bir ülkede "ikisi birden" yaşanıyorsa ne olacak?
Yani bir yanda AKP Hükümeti'yle yürütülen bir devrimci siyasi mücadele varsa, diğer taraftan da o AKP Hükümeti'nin yönettiği devletle bir savaş hali sürüyorsa, "barışı" "ihanet" değil de "en yüce değer" haline nasıl getireceğiz.
Şu sıralar kritik bir aşamaya giren "çözüm süreci" ile "serhildanlar" yan yana nasıl yürüyecek?
Şimdi şöyle sorabiliriz.
HDP'nin amacı AKP'ye karşı muhalefet etmek ve onu hükümetten şu ya da bu şekilde düşürmek mi? Yoksa AKP'yle "müzakere" ederek, onunla "çözüm sürecini" sürdürmek ve barışı elde etmek mi?
Açıktır ki, HDP eğer bir siyasi partiyse, o hem "hükümeti" değiştirme ve mümkünse, kendisinin de yer aldığı demokratik bir hükümet kurmak isteyecektir. Ama aynı zamanda HDP, devam eden "savaş hali" içinde, savaşın "legal" taraflarından birisi ise, o hem "düşürmek" isteyeceği hükümetle "müzakere" halinde olacak ve mümkünse, "düşürmek istediği" hükümetle "barış masasına" oturup, barış anlaşmasını imzalayacaktır.
İşte burada zor olan, bu ikili görev arasındaki ilişkiyi dengeli bir şekilde kurmaktır.
Bu denge kurulabilir mi?
Elbette kurulabilir. Ve kurulmaktadır da...
Örneğin Cemil Bayık, "barışa Öcalan, savaşa biz karar veririz" derken, işte bu "dengenin" anahtarını da göstermiştir. HDP'nin bu dengedeki rolüne gelince, bana göre bu, Öcalan'ın barış çabalarının parlamentodaki takipçisi olmak, onun "müzakerelerden çekilmek zorunda kalmaması" için ve Kandil'i "savaş kararı vermek zorunda bırakmamak" için, halkın "silahsız direnişini" her türlü yöntemle sürdürmeye çalışmaktır.
Bugünkü aktüel durumda bu iki "ilişkinin" birbirine karışmaması büyük önem taşımaktadır.
Türk devletiyle "barış" için "müzakere" yapılacaktır. Hangi parti bu devleti yönetiyorsa, "müzakereler" onunla olacaktır.
Aynı zamanda bu devlet iktidarıyla "demokratik cumhuriyet" için "mücadele" edilecektir. Hangi parti ya da hareket bu mücadeleye katılıyorsa, onunla "ittifak" yapılacaktır.
Bu iki ilişkiyi bir arada yürütmek mümkün olmazsa, "barış için siyasi mücadeleden" ve "siyasi mücadele için barıştan vazgeçmek" gibi sapmalar söz konusu olacaktır.
Ancak bu ikili ilişkiyi uyumlaştırmak, her şeyden önce hükümetin tutumuna bağlıdır.
Eğer hükümet "barış müzakeresini", kendisine karşı "muhalefetten vazgeçme şartına" bağlar, bunu sağlamak için Gezi'den beri yaptığı gibi, her demokratik muhalefet hareketini ve eylemini devlet zoruyla bastırmaya kalkarsa, o zaman siyasi mücadelenin karşılıklı şiddetle yürütülmesi ve sonunda iç savaşa açılması olacaktır.
Bu felaket demektir. PKK Önderi'nin de dediği gibi, hükümet ve Kürt siyasi hareketi böyle bir "mücadeleye" itildiği zaman, bu, iç savaştan "darbeyle çıkış" yolunu da açacaktır. Sonuçta hem AKP Hükümeti, örneğin Mısır örneğinde olduğu gibi devrilecek, hem de Kürdistan yeni ve kanlı bir savaşa sürüklenecektir.
O halde yapılması gereken, hükümete karşı muhalefetin "silahsız yoldan" yürütülmesi için koşulları sağlamaktır. Bu da hükümetin görevidir. Bu yapıldığı takdirde, "barış müzakereleri" güvenceye alınmış olacak, hem hükümet Kürt Özgürlük Hareketi'ne, hem de Kürt Özgürlük Hareketi hükümete karşı "silahlı olmayan" yoldan mücadeleyi sürdürürken, aynı zamanda "barış müzakerelerini" de yürütebilecektir.
Sonuçta "barış" olacak, buna karşılık AKP'nin mi, yoksa Kürt hareketinin mi kendi amaçlarına ulaşacağı sorununu, "silahsız mücadele" süreci belirleyecektir.
Bu böyledir ama, hükümet HSYK'yı denetimine aldıktan sonra "devlet" haline gelmiştir ve kendisine karşı "silahsız yoldan" muhalefet yürütmeyi neredeyse imkansız hale getiren bir "yeni milli güvenlik rejimi" kurma yoluna girmeye başlamıştır.
Şu anda gelinen aşama bence böyledir. Ve bu çok tehlikeli bir aşamadır...Soru açık: AKP Türkiye'yi "askeri ve sivil savaşa" mı sürüklüyor?
Askeri 'barış' ve siyasi mücadele
Devrimci siyasette "sosyal barış" ihanet demektir.