Paris’te 9 Ocak’ta gerçekleşen katliamın üzerinden 50 güne yakın bir zaman geçti. Bu katliama dair şu ana kadar yetkili ağızlar tatmin edici bir açıklamada bulunmadı.

Bu kadar zaman geçmesine rağmen, kayda değer açıklama yapılmaması, Kürtlerde “Acaba bu katliam, Türkiye ile Fransa arasındaki çıkar ilişkilerinin gölgesinde mi kalacak” endişesi yaratıyor. Konuya dair Sakine Cansız’ın kardeşi Metin Cansız ile görüştük.

Katliamın üzerinden bu kadar zaman geçti. Siz, bu katliamı nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca olayın üstünün örtüleceği yönünde kaygı var mı?
Sıradan bir cinayet olmadığı kesin. Seçilen hedefler, süreç ve kişiler düşünüldüğünde tesadüfü bir olay değil yaşanan. Kurgulanmış, planlanmış bir suikast olduğu açık. Türkiye ve Fransa’nın bu olayı sıradanlaştırması çabasına rağmen, bu olay sıradan bir olay değil. Bu kadar bir süre içerisinde basit açıklamalar bile gelmedi. Olayın perde arkası konusunda Fransa ya da ilgili devletlerin açıklama için zamana ihtiyacı olabilir. Ama olaya dair basit detayların bile açıklanmaması düşündürücü. Basında çıkanlar, savcının açıklaması dışında resmi olarak bilgilendirilmedik. Şu ana kadar avukatlarımızdan dahi bu bilgiler dışında bilgiye sahip değiliz. Biz de basından öğrendiklerimizle sınırlı bir durumdayız. Şu ana kadar yapılan açıklamalar, olaya dair düşündüklerimizle örtüşmüyor. Bu bilgilerin yeterli ve doğru olmadığını düşünüyorum. Olayı saptırma ve basitleştirmeye dönük haberler bunlar. Bu kadar basit olmadığını görüyorum. Bu olay Ömer deninen kişi çerçevesinde bir sınırlılıkta düşünülüyor ya da düşünülmesi isteniyor. Bununla da bırakılamaz. Gazetenizin de bu konuda yaptığı haberler içerisinde bu tür haberlere önem verdiğini ve işlediğini görüyorum. Elle tutulur birkaç açıklama dışında diğer haberlerin çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Gazetecilik açısından bu haberler yayınlanmış olabilir. Olayın derinlemesine yorumlanması ve yapılan haberlerin perde arkasının incelenmesini beklerdim. Basit olay ve olgulardan öte araştırmacı bir gazetecilik örneği bu olay çerçevesinde yaşanmadı. Önemli olan yan Ömer ya da başka bir kişinin kişisel bilgileri değil. Burada önemli olan kim tarafından, nasıl konumlandırıldı, kim görevlendirdi, arka planı nedir bunlar önemli. Amcası ne dedi, elbisesi ne kadar, onun sağ görüşlü olması haberlerini görüyoruz. Bütün bunlar bu cinayetteki siyasal amacı değiştirmiyor. Cinayeti sıradan bir faşist işledi basitliğinde görmemek lazım. Bunu yönlendiren güçler var, tetikçinin kafa yapısı bu gerçeği değiştirmiyor.

Çeşitli yayın organları Sakine Cansız’ın kişiliği konusunda haberler yaptı. Özellikle Fransız basınına konuşan tüm Kürtlerin ortak cümlesi “Sakine Cansız demek, disiplin ve direniş” demektir cevabını vermişti. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Katılıyorum. Sakine’nin halka mal olmuş bir kişilik olduğunu gösteriyor bu cümleler. Disiplin ve direnişin yanında inanç ve umut onda hiç eksik olmadı. 40 yıl sonra bile 40 yıl öncenin heyecanını taşıyordu. Bunu bütün yaşam biçiminde görmek mümkündü. Adeta “UKO”cular (Resmi olmamakla birlikte Kürdistan devrimcilerinin PKK’den önce kendilerini ifade ettikleri isim Ulusal Kurtuluş Ordusu) dönemindeki heyecan ve coşku 40 yıl sonra hala kendisinde bulunuyordu.

UKO ve Kürdistan Devrimcileri olarak adlandırılan dönemde Sakine Cansız nasıl bir siyasal aktivite yürütüyordu?

İdeolojik yapılarını, insanlara kavratmak için başından itibaren özellikle kadınları bu dava içine çekmeyi hedefledi. İlk dönemlerde Dêrsim’de yoğun bir kadın faaliyeti vardı. Eğitim çalışmaları organize ediyordu. Çeşitli kitaplar okuyorlardı. Bir süre sonra İzmir’e gitmek zorunda kaldı. İzmir’de işçi sınıfını örgütlemek için fabrikada çalışıyordu. TARİŞ’in bir bölümünde çalışırken katıldığı bir eylemde tutuklandı. Tahminim 76 ya da 77 yıllarıydı. Bu tarihlerde cezaevinde kaldı. O yıllarda mahkemede ilk defa “Kahrolsun Sömürgecilik” ve Kürtçe olarak “Kurdara Azadi” sloganlarını haykırıyordu. Bu direnişten dolayı bir yıla yakın cezaevinde kaldı. Cezaevinden çıktıktan sonra tekrar Kürdistan’a döndü. Çünkü onda aşırı bir ülke sevgisi vardı. Bingöl ve Elazığ‘da faaliyetlere katılım sağladı. Bu çalışmalar içerisinde hiçbir zaman şikayette bulunmadı. “Zordur, yapamıyorum, mümkün değil” kelimeleri asla onun dilinde olmadı. 79 yılında Elazığ’da yakalandı ve daha sonra cezaevi süreci başladı. Yoğun işkencelere rağmen o direnişi seçti. O direnişi herkesin dilindeydi. İşkence tezgahlarında geçen her insana örnek oluyordu. Beraber yakalandığı insanlar çözülmesine rağmen o direnişi seçip dönemin sembolü oldu. Aynı direniş biçimini cezaevinde de sürdürdü. Cezaevinde bulunduğu yıllarda o özgürlük sevdasını firara dönüştürmek için sürekli çaba gösterdi. Defalarca bunu pratiğe de geçirdi. Örneğin Malatya, Elazığ ve Amasya cezaevlerinde firar girişimi oldu. Hatta Malatya’dan firar ettiğinde bir gün dışarda kaldı ve yeniden yakalandı. Bütün bu özgeçmiş onun özgürlüğe ve ülkesine tutkusunun ifadesiydi. Ülkesini ve özgür ortamı çok seviyordu.

Özgür ortamı çok sevdiğini belirttiniz, peki Avrupa için ne düşünüyordu?

Hiçbir zaman gönüllü olarak Avrupa’ya gelmediğini biliyorum. Bunu bütün arkadaşları da biliyor. “Avrupa beni boğuyor” diyordu. “Nefes alamıyorum, buralar bana dar geliyor” cümlelerini kullanıyordu. Buralarda yaşarken hep dağ hayaliyle yaşıyordu. Mevsimine göre özlemlerini söylüyordu. “Şu an dağlar yeşillenmiş, nergizler açılmış” şeklinde cümleleri ondan çok duydum. Avrupa’da olmasına rağmen o ruhen hep ülkedeydi. Bu onun ülkesine sevdasını gösteriyordu.

Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez çok görkemli törenlerle ülkelerine uğurlandı. Halkın sahiplenişi ve bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle bu sahiplenmeden dolayı yoldaşlarına, halka ve dostlarına çok çok teşekkür ediyorum. Onlar bu sahiplenmeyi hak etmişlerdi. Onlar da insanları bu büyüklükte seviyorlardı. Karşılığını aldılar. Halkın evlatları olarak yaşadılar. Halk da onları evlatları gibi bağrına bastı. Katliam hangi amaçla yapılsa da amacına ulaşmadığına inanıyorum. Korkutup, ürkütmek ve parçalamak amacını taşıyorlardı. Ama bunun tam tersi bir tablo oluştu. Üç Kürt kadın devrimcinin etrafında bütün devrimci-demokrat ve kendine insanım diyen herkesi bütünleştirdi. Korku yerine cesareti, kin ve nefret yerine sevgi ve umudu yeşertti. Süreç açısında da, süreci sabote etmek yerine bu barış için çıkılan yolda sürecin sembolü olduklarına inanıyorum. Tüm bu sonuçları düşündüğümde katiller hedefledikleri atmosferi yaratamadılar. Fiziki olarak öldürülmüş olabilirler. Ama hem halkın hem de yoldaşlarının yaşamında var olmaya devam edecekler.  


SELMA AKKAYA/PARİS