Son birkaç yıldır, özellikle İngiltere’de açılan Şeriat Mahkemeleri ve Almanya’daki Müslümanlarla ilgili davalarda, şeriat hukuku esas alınarak verilen yargı kararları, bu konunun ciddi olarak tartışmaya açılmasını zorunlu kılıyor.
Sözüm ona çağın ihtiyaçlarına en iyi şekilde cevap olabilecek ve bütün dünyaya "emsal alınması gereken” bir sistem olarak lanse edilen Avrupa’nın "asri hukuk” sistemi, neden şeriat hukukuna göre karar verir?
Kadının belirgin bir şekilde mağdur edildiği ve hatta yok sayıldığı şeriat hukuku, İngiltere veya Almanya’nın "medeni” hukuk sistemleriyle ne derece bağdaşır?
Avrupalı yargıçların, Müslüman inancına sahip insanlarla ilgili kararlar alırken, göreceli olarak oldukça geri bir hukuk sistemini temel almaları, gerçekten onların inanç ve kültürlere olan saygılarından mı kaynaklanıyor sizce?
Kesinlikle hayır.
Avrupa ülkelerinin de içinde bulunduğu kapitalist-emperyalist ülkeler, bir taraftan şeriat düzeniyle yönetilen Arap ülkelerinde, sözde demokrasi için sistem değişikliği talep edip, bu ülkelere fiili müdahalelerde bulunuyorlar. Diğer taraftan aynı kapitalist ülkeler, Avrupa’nın göbeğinde, Müslüman göçmenlere şeriat hükümlerini uygulamaya kalkıyor.
Anayasa ve yasaları, inanç farkı gözetmeksizin bütün vatandaşlara eşit bir şekilde uygulamakla yükümlü hukukçuların, Müslüman kesime şirin görünme adına ‘adalete’ ve ‘yasalar önünde eşitlik’ ilkesine kulak tıkamaları, samimiyetsizliğin ifadesinden başka bir şey değildir.
Zaten başörtüsü ve anadilde eğitim gibi kültürel ve inançsal haklar konusunda, Avrupa ülkelerinin genel olarak takındıkları yasakçı tavrı hep beraber gördük.
Avrupa’da yaşayan göçmen ve azınlıkları, "entegrasyon” teranesi, uyum yasaları vb. uygulamalarla asimile etme çabaları ayyuka çıkmışken, Müslüman göçmenler nezdinde şeriat hukukuna gösterilen ilginin, saygıyla bir ilintisi yoktur.
Frankfurt'ta eşinden şiddet gördüğü için boşanmak isteyen Müslüman kadının isteğini, "Kuran'da erkeğin kadının üstünde hakimiyeti vardır” diyerek reddeden bir hakimin, "insan”ı ve demokrasiyi temel alan bir hukuk sisteminin temsilcisi olamayacağı açık.
Yine iki yıl önce, buna benzer bir boşanma davasında bir Alman hakim, evlilikte edinilen malların paylaşımıyla ilgili hukuk maddesini yok sayarak, Müslüman bir erkeği şeriat hukukuna göre, mal paylaşımındaki tek hak sahibi olarak görmüş ve erkeğin lehine bir karar vermişti.
Avrupa’nın medeni hukukunun handikapları ve eşitliği esas almayan yönleri tartışıladursun, burada en dikkat çekici noktalardan biri şüphesiz, genellikle kadınları ilgilendiren davalarda şeriat hukukunun işletilmek istenmesi durumudur.
Erkek egemen ideolojinin uzantısı bakış açıları, dünyanın her yerinde aynıdır. İster adına medeni hukuk deyin, ister şeriat hukuku. Yargı organlarının ezici çoğunlukla erkek veya erkek zihniyetli görevlilerden oluşması, kadının bu alanda da mağdur olmasına ortam hazırlamaya devam ediyor.
Batılı olmayla medeni olmayı aynı kefeye koyan, medeni olmayı da mutlak demokrasi ile tanımlayan Avrupalılara bir daha sormak gerekiyor.
Evrensel hukuk ilkeleri kadını-erkeği, çoluk çocuğuyla bütün insanlar için eşit oranda geçerli değil midir?
Emperyalistlerin çıkarlarına hizmet etmeyen ülkeleri çağdaş hukuk ilkelerine uymamakla suçlayıp onları aşağılayan, evrensel hukuk ve demokrasinin sözde savunucuları batılı hukukçular değil miydi?
Bu batılı hukukçuların sistem sahipleri de aynı gerekçeleri bahane edip, bu durumu Ortadoğu ülkelerine saldırma gerekçesi yapmıyor mu yıllardır?
Peki nasıl oluyor da bu kadar çağdaş geçinen aynı batılı hakimler, hukuk dışı olduğu kadar akıl dışı olan böylesi adaletsiz kararlara imza atabiliyor? 
Demek ki; söz konusu kadınlar ve kadın hakları olunca; her yerde anında çifte standart uygulamaları devreye girebiliyor.
 Bu da dünya genelinde kadının, hala bariz bir halde ayrımcılığa maruz kaldığının somut bir kanıtıdır maalesef.