- Gençler, Avrupa'daki her toplumda azınlıkta. Geleceği belirsiz bir kuşağın isyanı, birçok ülkede bir "Avrupa Baharı"na dönüşebilir. Neoliberal politikaların ve ekonomik krizlerin faturasını sırtlanan gençler; eğitim, barınma ve gelecek güvencesi için sokaklarda ve bu hareketliliğin artarak devam edeceğine işaret ediyor.
- Gençler hayat pahalılığı ile silahlanma arasında bağ kurmaya başladı. Derinleşen servet eşitsizliği artık kuşaklar arası bir uçurumdur. Fazlalık kuşak olarak görülen ve sisteme öfke duyan Avrupa gençliği, siyasi ve ekonomik elitlerin yarattığı tıkanıklığa karşı sesini yükseltiyor; düzen ise eylemlerdeki şiddetin merkezine göçmen kökenlileri yerleştiriyor.
Thomas Fazi* - Çeviri: Yeni Özgür Politika
Avrupa’nın dört bir yanında gençler ayaklanıyor. En çok dikkat çeken, Fransa’daki şiddetli öğrenci protestoları oldu. Ancak son haftalarda İtalya, İspanya, Portekiz, Belçika, Yunanistan, İrlanda, Almanya, Avusturya ve daha birçok ülkede de gençler sokaklara döküldü; bazı yerlerde protestolar şiddet olaylarına dönüştü. Öte yandan Sırbistan’da iki yıldır mücadele eden öğrenci hareketi, kısa süre önce genel seçimi kazanarak Aleksandar Vučić’in iktidarına son verdi.
Protestoları tetikleyen nedenler ülkeden ülkeye değişiyor: Fransa ve Belçika’da eğitim sistemi, İspanya ve Portekiz’de barınma krizi, İtalya’da hayat pahalılığı, Sırbistan’da ise yolsuzluk öne çıkıyor. Ancak bütün bu hareketlerin temelinde aynı sorun yatıyor: Geleceğinin elinden alındığına inanan bir kuşağın isyanı.
Toplumsal sözleşmeye dayalı düzen çöktü
Üstelik bu yargıyı haksız bulmak da kolay değil. Anne babalarının bildiği toplumsal sözleşmenin vaadi basitti: Çok çalışırsan en azından başını sokacak bir evin olur, aileni geçindirebilir ve senden önceki kuşaklardan daha iyi bir hayat sürebilirsin. Bugün ise bu sözleşmeye dayalı düzen çökmüş durumda. Ailesinden miras kalan bir serveti olmayan pek çok genç Avrupalı için yetişkinlik, güvencesiz bir işten güvencesiz başka bir işe savrulmak; kazandığı parayla ancak kirayı ve mutfak masraflarını karşılayabilmek, aile kurmayı ise aklından bile geçirememek anlamına geliyor. Tabii iş bulabilirse. Üstelik hayata tutunmalarını sağlamakla yükümlü kurumların (okulların, üniversitelerin, sağlık hizmetlerinin ve gençlere yönelik kamusal desteklerin) kemer sıkma politikaları ve özelleştirmeler yüzünden çöküşüne de tanıklık ettiler.
Son birkaç on yıldır uygulanan neoliberal politikaların yükünü en ağır biçimde gençlerin sırtlandığı açıktır. Neoliberalizmin gelir ve servet eşitsizliğini görülmemiş boyutlara taşıdığı kabul edilebiliniyor. Ancak gözden kaçan bir başka gerçek var: Bu eşitsizlik giderek kuşaklar arasındaki bir uçuruma dönüşüyor.
“Avrupa Baharı” mı?
Jeopolitik analist Arnaud Bertrand, Avrupa kıtası çapında bir "Avrupa Baharı" gençlik isyanına tanık olabileceğimizi belirtiyor. Bertrand, sekiz ülkede bu hareketliliğin sürdüğünü vurguluyor: Fransa’nın yanı sıra Arnavutluk’ta günlük çatışmalar yaşanıyor, Belçika’da Liège ayaklanmaları sürerken İtalya’da “Meloni’ye Hayır Günü” protestoları ayaklanmaya dönüşüyor. Yunanistan’da öğrenciler Atina’da kamp kurarken, Almanya’da Berlin ve Hamburg’da okullar abluka altına alınıyor. İspanya’da süresiz eğitim grevi yapılırken, Sırbistan’da öğrenci hareketi seçimlerde kendi listesiyle yarışıyor.
Ayrıca, bunun neredeyse hiç göçmeni olmayan ülkelerde de (Arnavutluk gibi) yaşanması, bu hareketleri “göçmenlerin her şeyi ele geçirdiği”nin ürünü olarak etiketlemenin ne kadar indirgemeci olduğunu gösteriyor. Bu olaylar, çok daha fazla ekonomik temelli bir krizin sonucudur.
Servet yaşlılarda toplanmış
Nüfusun yaklaşık dörtte birini oluşturan 60 yaş üstü kesim, ülkenin toplam servetinin yaklaşık yüzde 60'ına sahip. Dahası, Fransız devletinin yaptığı sosyal harcamaların neredeyse üçte ikisi yine bu kesime gidiyor. Bunun başlıca nedeni, mevcut sistemde emekli maaşlarının finansmanının genç kuşakların sırtına yüklenmiş olması. Fransa'da gençlerden yaşlılara doğru gerçekleşen bu kesintisiz servet aktarımının boyutu, ortalama bir emeklinin bugün ortalama bir çalışandan daha yüksek gelire sahip olduğu düşünüldüğünde, daha da çarpıcı hale geliyor.
Bununla birlikte, protestocular kendilerini sık sık kuşak kimliği üzerinden tanımlasalar da (belirgin örneği Almanya'daki “Gen Z regelt” sloganı, yani “Z kuşağı halleder”) taleplerini yaşlı kuşağa yöneltilmiş suçlamalar olarak dile getirmiyorlar.
Yaşlanan toplumların yaşlılara daha fazla kaynak ayırmasında başlı başına skandal sayılacak bir şey yoktur. Üstelik söz konusu servetin önemli bir bölümü küçük bir azınlığının elinde toplanmış durumda.
Asıl mesele, emekli maaşlarının fazla yüksek olması değil; gençlerin, anne babalarının doğal bir hak gibi gördüğü imkanlardan mahrum bırakılması. Kuşaklar arasındaki bu uçurum, aslında onlarca yıldır egemen sınıflardan aşağıya doğru yürütülen sınıf savaşının genç kuşaklar üzerindeki yansımasından ibaret. Bu gençler, işçi sınıfının bu mücadeleyi çoktan kaybettiği bir dönemde yetişkinliğe adım attı ve servetin sürekli daha varlıklı kesimlere aktarıldığı bir düzeni devraldı.
Avrupa'da bu düzen, kurumların ve ekonomik sistemin bizzat mimarisine işlenmiş durumda: Euro, Maastricht Antlaşması ve mali disiplin kuralları... Bütün bu mekanizmalar, ücretleriyle geçinenlerden ziyade varlık ve mülk sahiplerini; işgücü piyasasına yeni girenlerden ziyade yıllardır sistemin içinde olan yerleşik çalışanları kayırıyor.
On yıl boyunca uygulanan parasal genişleme politikaları, yaşlı kuşakların sahip olduğu konutların ve finansal varlıkların değerini şişirirken ücretler yerinde saydı. Böylece gençlerin ev sahibi olmasının önü giderek kapandı.
Reformlar da işe yaramadı
İşgücü piyasasında yapılan reformlar da aynı sonucu doğurdu. Avrupa genelindeki yasal düzenlemeler, sistemin içindekilerin iş güvencesini korurken yeni gelenleri, “esneklik” adı altında, geçici ve giderek daha güvencesiz iş sözleşmeleri arasında gidip gelmeye mahkum etti.
2010'dan sonra uygulanan kemer sıkma politikalarının yükü ise orantısız biçimde eğitime, gençlere yönelik hizmetlere ve kamu yatırımlarına bindirildi. Mevcut emekli maaşları büyük ölçüde korundu; buna karşılık gelecek kuşakların alacağı emekli maaşları sessiz sedasız budandı. Sonuçta Avrupa genelinde yaşlılara yönelik kamu harcamaları artarken kamu yatırımları adeta kurutuldu.
Ardından pandemi geldi. Z kuşağı bu süreçte eğitiminden, çalışma hayatından ve sosyal yaşamından yıllar kaybetti. Hemen sonrasında ise enflasyon patladı. Avrupa liderlerinin politikalarıyla yol açtığı enerji krizi de bu enflasyon dalgasını daha da ağırlaştırdı.
Savaş ve silahlanmaya yatırım
Bütün bunlar yetmezmiş gibi gençlerden şimdi de silahlanmaya ve ucu açık bir savaşa kaynak aktarılabilmesi için yeni kesintileri kabullenmeleri isteniyor. Söz konusu savaş ve silahlanma olduğunda ise para hiç tükenmiyor.
Henüz birkaç hafta önce, Fransız polisi gençlerin üzerine göz yaşartıcı gaz atarken AB liderleri, Komisyon'dan 2027 yılında Ukrayna'ya aktarılmak üzere 70 milyar euro daha kaynak bulmasını istedi. Bu miktar, zaten ayrılmış olan 45 milyar euroya ek olarak talep edildi. Okullar ve hastaneler için asla gevşetilmeyen mali disiplin kuralları, konu savunma harcamaları olunca esnetiliyor. Bunun için ülkelere bütçe kurallarından muafiyet tanınıyor, silah alımlarını finanse etmek üzere ortak borçlanmaya gidiliyor.
Gençler bütün bunların farkında. Sınıflarına, okullarına kaynak bulunamadığı söylenirken sonu görünmeyen bir savaşa milyarlarca euro aktarılmasını izliyorlar. Üstelik zorunlu askerlik yeniden gündeme girerken, bir gün bu savaşta kendilerinin de cepheye gönderilmesi istenebilir. Nitekim gençler, hayat pahalılığı krizi ile yeniden silahlanma politikaları arasında açıkça bağ kurmaya başladı.
Geciken ayaklanma
Öyleyse asıl sorulması gereken, gençlerin neden ayaklandığı değil, bunu neden bu kadar geç yaptıkları. Muhafazakâr yorumcular, ekonomik sorunlar yerine protestolara katılan Arap ve Afrika kökenli ikinci kuşak gençlerin varlığına ve özellikle Fransa'da, ama İtalya'da da, şiddet ve yağma olaylarındaki rollerine odaklanıyor.
Sağ siyasete göre bu isyanlar, kitlesel göçün Avrupa şehirlerini uyum sağlamayan bir alt sınıfla doldurduğunu kanıtlıyor. İronidir ki, popülist sağ, Avrupa'yı yoksullaştıran ve sanayisizleştiren şeyin “küreselci düzen” olduğunu söyleyip duruyor. Ancak gençler tam da bu düzene ve onun politikalarının sonuçlarına karşı sokağa çıktığında, üstelik zaman zaman şiddete de başvurduğunda, yaşadıkları sorunların gerçek olabileceğini kabul edemiyor. Bunun yerine, içgüdüsel olarak birilerinin bu gençleri yönlendirdiğini varsayıyor: İslamcılar, Antifa, Mélenchon...
Fransa'da da İtalya'da da yağma olaylarına karışanların önemli bir bölümünün, banliyölerden ve İtalya şehirlerinin dışlanmış, yoksul çeperlerinden gelen ikinci kuşak gençler olduğu açık. Kitlesel göçün kamu güvenliğinden kamu hizmetleri üzerindeki baskıya kadar uzanan maliyetlerini inkar etmenin de bir anlamı yoktur. Ağır dışlanma koşulları altındaki grupların birbirinden kopuk yaşaması, patlamaya hazır bir toplumsal saatli bombadır.
Bütün bunları inkâr eden sol kesimler, bu gerçekliğe takılıp kalan sağ kesimler kadar kör bir yaklaşım sergiliyor. Sağ, meseleyi diğer bütün sorunları dışlayacak biçimde yalnızca göç ve kimlik eksenine sıkıştırırken; sol da aynı sorunu görmezden gelerek gerçeğin önemli bir bölümüne gözlerini kapatıyor.
Hatta daha ileri giderek, kitlesel göçün son birkaç on yıldır uygulanan neoliberal toplumsal mühendislik projesinin bir parçası olduğunu da söyleyebiliriz. Özellikle de ucuz işgücünden oluşan geniş bir havuz yaratması bakımından. Barışçıl gösteriler sırasında ortalığı savaş alanına çeviren yağmacıların, protestocuların kendi davalarına zarar verdiği de söylenebilir. Sokakları savaş alanına çeviren eylemler, protestocuların haklı taleplerinin duyulmasını engelliyor ve güvenlik güçlerine sert müdahalede bulunmak için meşru bir bahane sunuyor.
Sorun göçmen kökenliler mi?
Mevcut düzene öfke duyan bu protestocular neden öfkelerini göçmenlere yöneltmek yerine çoğu zaman onlarla birlikte yürüyor? Yoksa gençler saf bir sol ideolojinin etkisiyle gerçeği göremeyecek kadar mı körleşmiş durumda? Belki de meselenin altında çok daha derin bir dinamik yatıyor.
Daha makul açıklama şu: Gençler mücadelelerini öncelikle kuşaklar arası bir çatışma olarak deneyimliyor. Etnik kökenleri ve belli ölçüde sınıfsal konumları aşan bir ortaklık duygusuyla hareket ediyorlar. Bu açıklama, söz konusu etnik gruplar arası dayanışmanın kendiliğinden gelişmediğini, aksine Jean-Luc Mélenchon'un La France Insoumise'i gibi sol partiler tarafından örgütlendiğini ileri süren “İslamcı-solcu ittifak” (islamo-gauchiste) tezinden çok daha inandırıcı.
Bu tezin Fransa'da belli ölçüde karşılığı olabilir. Ancak İtalya için aynı şeyi söylemek mümkün değil. İtalya'da La France Insoumise benzeri bir siyasi hareket yok; sol ile Müslüman seçmenler arasında da buna benzer bir ittifak bulunmuyor. Buna rağmen, diğer ülkelerde olduğu gibi, sokaklara farklı etnik kökenlerden gelen gençlerin oluşturduğu karma kalabalıklar çıktı.
Öte yandan, şiddet olaylarını yalnızca ikinci kuşak göçmen gençlerle açıklamak da yanıltıcı ve meseleyi fazlasıyla kolaycı bir çerçeveye hapsetmek olur. Şiddete Avrupa kökenli gençler de katıldı.
Dolayısıyla şu soruyu da sormak zorundayız: Bu şiddet ne ölçüde, siyasi değişim için hiçbir yol bırakmayan bir düzene karşı tepkinin dışavurumu?
Şiddetin ortaya çıkması kaçınılmaz
Bu, şiddeti haklı çıkarmak anlamına gelmiyor. Şiddet, kendi başına hiçbir özgürleştirici sonuca götürmez. Ancak rahatsız edici bir gerçekle de yüzleşmek zorundayız: Demokratik yollarla sistemin değişmesini aktif biçimde engelleyen, giderek otoriterleşen bir düzende; iktidarla halk kitleleri arasında toplumsal aracı kurumların bulunmadığı, isyana yön ve siyasi içerik kazandırabilecek, onu toplumsal özgürleşme fikri etrafında birleştirebilecek güçlerin ortadan kalktığı bir ortamda şiddetin ortaya çıkması kaçınılmazdır.
Bir de işin acımasız kuşak hesabı var: Gençler, Avrupa'daki her toplumda azınlıkta. Yalnızca kuşak kimliğine dayalı bir siyasi programla seçim kazanamazlar.
Ancak şiddet, özellikle de önüne geleni yağmalama eylemleri, ekonomik sorunların ötesine uzanan çok daha derin bir toplumsal huzursuzluğun da dışavurumu. Batı toplumlarının içine sürüklendiği nihilist boşluğu yansıtıyor. Bireyciliğin, amaçsızlığın, kaygının ve umutsuzluğun sıradanlaştığı bir dünyada, bunun toplumsal bir depresyona ya da öfke patlamasına dönüşmesine şaşırmamak gerekir.
Kayıtsızlık “ahlakı”
Batı toplumlarının her düzeyinde, siyasi ve ekonomik elitler arasında ahlaki çürümenin giderek derinleştiği bir dönemdeyiz. İnsan hayatına da başkalarının mülkiyet haklarına da sistematik biçimde kayıtsız kalan yöneticiler ve sermaye sahipleri, kendi çıkarları söz konusu olduğunda hiçbir ahlaki sınır tanımıyor. Böyle bir ortamda, toplumun en genç ve en dezavantajlı kesimlerinden, ülkeyi yönetenlerden daha yüksek bir ahlaki ölçüye bağlı kalmalarını beklemek biraz da gerçeklerden kopmak değil mi?
2011 yılında İngiltere'de yaşanan sokak olaylarını kaleme alan Alman sosyal psikolog Götz Eisenberg, gençleri “fazlalık kuşak” (surplus generation) olarak tanımlamıştı. Ona göre gençler artık toplum için ihtiyaç duyulmayan bir kesimdi: Emeklerine ihtiyaç kalmamış, kendi çabalarıyla bağımsız bir hayat kurma imkanları ellerinden alınmıştı. Buna karşılık tüketim yoluyla kendilerini gerçekleştirebilecekleri vaadiyle sürekli baştan çıkarılıyorlardı. Ne var ki bu vaat edilen hayat, giderek daha fazla ulaşamayacakları bir hayale dönüşüyordu.
Aradan on beş yıl geçti ve Eisenberg'in teşhisi bugün her zamankinden daha geçerli. Nitekim Britanya hâlâ her an yeniden patlamaya hazır bir toplumsal barut fıçısı.
Çözüm önerisi var mı?
Şiddet toplumsal sorunlara çözüm değildir; ancak kendiliğinden, hiçbir neden yokken de ortaya çıkmaz. Siyasi ve ekonomik iktidarın kimsenin hesap soramadığı, soyut ve görünmez bir güce dönüştüğü yerde öfke, en yakındaki simgelere yönelir. Örneğin bir Louis Vuitton mağazasına. Çünkü bir mağazanın vitrini kırılabilir; finans piyasalarını ve kemer sıkma politikalarını ise taşlayarak hedef almak mümkün değildir.
Protestocuların bütün bir kuşağı temsil ettiğini varsayma hatasına da düşmemeliyiz. Sokakları dolduran gençlerle, giderek artan sayılarda göçmen karşıtı sağ partilere oy veren gençler aynı kuşağın mensupları. Fransa'da 2024 seçimlerinde 25 yaş altındaki seçmenlerin üçte biri Ulusal Birlik'e (Rassemblement National) oy verdi. Almanya'da ise geçen yıl genç erkeklerin dörtte birinden fazlası AfD'yi destekledi.
Düzen karşısındaki öfke aynı; ancak bu öfke siyasette birbirine taban tabana zıt yönlere kanalize oluyor. Asıl soru şu: İktidardaki Avrupalı siyasetçilerin de, kendilerine “popülist” diyen rakiplerinin de bu sorunlara gerçekten çözüm olacak bir önerisi var mı?
Köklü sistem değişikliği gerekiyor
Protestocuların dile getirdiği sorunları çözmek, köklü bir sistem değişikliğini gerektiriyor. Eğitim ve barınma alanlarında daha fazla kamu yatırımı, daha yüksek ücretler, güvenceli işler, ekonomik kaynakların yeniden dağıtılması (genel olarak emeklileri değil, gerçek servet biriktiricilerini hedef alan bir yeniden dağıtım) ve akılcı bir enerji politikası gerekiyor. Böyle bir enerji politikası ise kaçınılmaz olarak jeopolitik anlayışta radikal bir değişimi zorunlu kılıyor.
Ancak bunların mevcut AB-NATO düzeni içinde nasıl hayata geçirilebileceğini görmek güç. Üstelik bu düzeni sorgulamaya hazır görünen ciddi bir siyasi parti de yok. Öte yandan, toplumdan kopmuş ve dışlanmış ikinci kuşak gençlerin yarattığı sorunun daha da sert baskı politikalarıyla, hatta belki de “geri göç” (remigration) uygulamalarıyla çözülebileceği düşüncesi, gerçekçi olmaktan çok uzak bir hayalden ibaret.
Öyleyse asıl mesele, Avrupa gençliğinin Sırbistan'da yaşananları tekrarlayıp tekrarlayamayacağı. Sırbistan da benzer demografik sorunlarla karşı karşıya: Nüfusu yaşlanıyor ve giderek küçülüyor. Buna rağmen öğrenci hareketi, kuşaklar arasında geniş bir destek oluşturmayı başardı. Bunda geleneksel ideolojik ayrımlardan uzak durmasının ve herkesi değişim talebi etrafında birleştiren basit, partiler üstü bir mesaj benimsemesinin payı büyüktü.
İşin ironik yanı, bugün böyle bir birlikteliği kurmanın, düzenli olarak otoriter olmakla suçlanan bir ülkede, kendisini “liberal demokratik” olarak tanımlayan Batı toplumlarına kıyasla daha kolay görünmesi.
* Thomas Fazi, küresel ekonomi, jeopolitika, Avrupa entegrasyonu ve egemenlik konularına odaklanan İtalyan gazeteci, yazar, belgesel yönetmeni ve çevirmendir.
Kaynak: Bu yazı, Thomas Fazi’nin 1 Ekim'de UnHerd’de yayımlanan analizinden çevrilerek ve kısaltılarak düzenlendi.
Kaynak link: https://unherd.com/2026/11/why-europes-kids-are-revolting/