DEM Parti'nin Siirt Kurtalan'da düzenlediği "Ekmek, Barış ve Adalet için Bütçe" buluşmasında yaptığı konuşmayla ülkenin gündemine oturan Emine Teğin'le konuştuk:
- Bir çocuk diğerinin sırtına elini vurdu, 'Hadi eve gidelim' dedi. Diğeri de, 'Eve niye gideceğiz ki, yiyecek bir şey yok' dedi. O an sanki üzerime beton dökülmüş gibi kalakaldım. Peşlerinden gitmek istedim ama koşup gittiler, yetişemedim. Onun vicdan azabını taşıdığım için kalkıp konuştum.
- Çocuk Gelişimi Bölümü'nde okullarda staj da yaptım. Okullarda çocuklar arasında çok büyük bir uçurum var. Ya çok zengin var ya da çok fakir var. Ve okullarda paylaşım bile yasak. Çocukların birbirleriyle bir şeyler paylaşması yasak. Böyle bencil çocuklar yetiştirirsek düzgün bir toplum bekleyemeyiz.
- İnsanlar hayvancılığı bıraktı çünkü onun da masrafı var. Türkiye dört mevsimi yaşıyor. Bir yazar demişti ya, toprağa ne diksen filiz verir diye. Bu kadar bolluğun içinde niye bu açlığı çekiyoruz? Neden bu yoksulluğu çekiyoruz? Bu kadar bereketli topraklarda insanımızı doyuramıyorsak bu bizim ayıbımız.
GÜLCAN DERELİ
Emine Teğin, bir etkinlikte yaptığı konuşma ile ülkenin gündemi oldu. O konuşma milyonlarca kez izlendi, paylaşıldı. Siirt'in Kurtalan ilçesinde 24 Ekim Cumartesi günü düzenlenen DEM Parti'nin halk buluşmasında gerçekleşen konuşma, toplumun geniş bir kesiminin sesi oldu. Emine Teğin'e bu konuşmayı yaptıran ise iki küçük çocuğun diyaloğu ve vicdanını sızlatması. Derin yoksulluğun okullara nasıl yansıdığını, küçük çocukların bundan nasıl etkilendiğini, bereketli topraklarda nasıl yokluk çekildiğini, satmak zorunda kaldığı ineğini, Çukurova'yı, tarımı, hayvancılığın bereketinin nasıl yok olmakta olduğunu anlattı. Böylece toplumun içinden geçtiği cenderenin sesi oldu Emine Teğin. Ben de bu konuşmadan etkilenen bir gazeteci olarak onunla konuştum. Emine Teğin'in hayatı da konuşması gibi çarpıcı. Zorluklarla boğuşan azimli bir kadının hikayesi.
Okuyamamaktan öğretmenliğe
Dört çocuk annesi, 41 yaşındaki Emine Teğin, Tarsus doğumlu. 20 yaşına kadar Çukurova'da yaşamış. Feodal zihniyetin etkisiyle okutulmuyor. Evlendikten sonra Siirt'in Eruh ilçesine yerleşiyor. Ancak imkanlarını zorluyor. Dışarıdan okuyor. 35 yaşında Siirt'te laboratuvar bölümünü kazanıyor. Hem maddi imkansızlıktan hem de küçük çocukları olduğu için gidemiyor. Ardından evine yakın bir bölümü seçiyor. Emine Teğin, o süreci şöyle anlatıyor: İmkansızlıktan tercihimi değiştirdim. Eruh'ta Çocuk Gelişimi Bölümü'nü tek tercih yazarak kazandım. İki yıl ön lisans okudum, mezun oldum. Okulu dereceyle, onur belgesi alarak bitirdim. Bir anne olarak, bir kadın olarak çocuklara sempatim ve ilgim var. Onlara hassasiyetim bu bölümü okuyarak daha da çok gelişti, büyüdü."
Yayla yasakları hayvancılığı bitirdi
Bölgede geçim kaynaklarının başında hayvancılık ve tarım gelir. Ancak devletin yayla yasakları bölgede hayvancılığa ve tarıma büyük darbe vurdu. 20 yıl önce küçükbaş hayvancılıkla geçimlerini sağlamaya çalıştıklarını söyleyen Emine Teğin, şöyle devam ediyor: "Yaylacılık faaliyetleri yasak olduğu için hayvanları yaylalara çıkaramadık. Arpa fiyatları çok pahalı olduğu için ve yaylalar da yasak olduğu için hayvanlara evde bakamadık. Maddi külfeti çok fazla oldu. Onları bir şekilde satmak zorunda kaldık. Daha sonra büyükbaş hayvancılık yapalım dedik. Önce bir inekle başladık. Sonra dört oldu. Yem fiyatları derken onlara da bakamadık. Kendi çapımızda bir şeyler yapmak istedik. Maalesef hiçbir zaman bu ekonomik koşullara çözüm bulamadık. Bir ineğim kalmıştı, ona da yem alamadığım için kesime gönderdim."
Evde yiyecek yok
Birçok insanın iç sesi oldu Emine Teğin. Çocukların okula aç gittiğini, beslenme çantasına bir kuru ekmek koyan çocukları hatırlatması büyük etki yarattı. Okul önünde iki çocuğun diyaloğuna tanık olduğunu ve bunun vicdanını sızlattığını anlatıyor Emine Teğin: "Çocukların konuşmalarını tesadüfen duydum, sanırım 7 yaşlarındaydılar, iki erkek çocuğuydu. Ben de çocuklarımı bekliyordum. Zil çaldı, öğlen yemeği arası oldu. Burada yemek için eve gidiliyor. Orada konuşuyorlardı. Bir çocuk diğerinin sırtına elini vurdu, 'Hadi eve gidelim' dedi. Diğeri de, 'Eve niye gideceğiz ki, zaten annem bir şey yapamıyor. Hep öğlen gittiğimizde hiçbir şey yok, yiyecek bir şey yok. Niye eve gidiyoruz ki?' dedi. O an sanki üzerime beton dökülmüş gibi öylece kalakaldım. Peşlerinden gitmek istedim ama koşup gittiler. Gerçekten onlar için elimden gelen bir şeyi yapamadığım için hâlâ vicdan azabı çekiyorum. Keşke onları bir daha görebilseydim, tanıyabilseydim. Tanımadığım çocuklardı. Çok etkilendim. O hengamede gerçekten aklımdan çıkaramadım. Onun vicdan azabını hâlâ taşıdığım için orada o çocukların yaşadıklarını söylemek için kalkıp konuştum."
İnsanca yaşam herkesin hakkı
Bazı insanlar empatiktir. Karşısındaki insanın duygularını güçlü hisseder, onunla hemhal olur. Emine Teğin onlardan biri. Bu insanlar artık daha az. Hissetme ve anlama kaybı bu çağın enjekte edilen genel hastalığı. Şöyle anlatıyor: "Çocuklarımı okula götürüp getiriyorum ve insanlara çok dikkat eden biriyim. Morali bozuk birini görsem 'Acaba bir sıkıntısı mı var?' diye düşünürüm. Toplum olarak birbirimizden sorumluyuz. Müslüman olarak da aynı şekilde sorumluyuz. Bu sorumluluğu yerine getirmemiz lazım. Doğuştan verilen haklar vardır, insanca yaşamak gibi. Herkesin adil ve insanca yaşama hakkı vardır. İnsan onuru için verilen haklardır. Bunun bilincinde olan bir insan çevresine karşı daha duyarlı olmalı."
Haykırmak istedim
Bence vicdan insanın tanrısıdır. İnsanı insan yapan en temel değerdir. İşte Emine Teğin de vicdanının kendisini konuşturduğunu söylüyor: "Gerçekten planladığım, bilinçli bir konuşma değildi. Baktım insanlar derdini, sorunlarını anlatıyor. Herkesin bir acısı var. Herkesin yokluğu başka. Biri hayatından bahsetti, biri tarlasından, fıstıkçılıktan söz etti. Ben de o çocuklara duyduğum vicdan azabından dolayı konuşmak istedim. Belki biraz rahatlarım diye o çocuklar için bir şey yapamayışımı orada haykırmak istedim. İnsanların bu konularda daha duyarlı olması için, sırf bu çocuklar için kendi acımı da, halkın acısını da, komşumun, arkadaşlarımın, insanımızın acısını, yani tüm acıları o çocuklar üzerinden haykırmak istedim. Demek ki toplumun büyük bir çoğunluğunun yarasına dokunduğumuz için bu kadar beğeni ve etkileşim aldı."
Paylaşmak yasak!
Çocuklara en çok aşılanması gereken duygu ve davranışların başında paylaşmanın güzelliği gelir. Paylaşmak çok güzeldir ve bizi bir toplum yapar, insan kılar. Evde, sokakta, okulda, yaşamın her alanında paylaşmanın önemi 'resmi' olarak çocuklara anlatılır. Emine Teğin ile yaptığım sohbette önemli bir bilgi paylaşıyor, bölgedeki okullarda bunun tam tersi bir kuralın uygulandığını anlatıyor: "Çocuk Gelişimi Bölümü'nde okullarda staj da yaptım. Okullarda gerçekten çocuklar arasında çok büyük bir uçurum var. Artık orta sınıf diye bir şey yok. Ya çok zengin var ya da çok fakir var. Bu uçurum okullarda çocuklara yansıyor, kadınlara yansıyor. Bunu gördüm. Bazıları çeşit çeşit beslenirken bazıları sadece kuru ekmek yiyor. Buna gerçekten şahit oldum. Sadece kuru ekmekle beslenen çocuklar var. Ve okullarda paylaşım bile yasak. Çocukların birbirleriyle bir şeyler paylaşması yasak. Şimdi böyle bencil, duyarsız çocuklar yetiştirirsek ileride düzgün bir toplum da bekleyemeyiz. Burada maalesef paylaşımlar yasak. Birkaç kez bunu yaptığım için uyarı da aldım. Yöneticiler böyle kurallar koymuşlar. O çocukların öyle bakması, yutkunması, izlemesi bu insanlar için hiçbir anlam taşımıyor."
Çocuk yoksulluğu var
Eruh'ta çocuklar sabah 8.30'da okula gidiyor, 15.30'da okuldan çıkıyor. Beslenme saati öğlen 12'de, ancak beslenme çantası olanlar okulda kalıyor, olmayanlar evine gidiyor. Sağlıklı beslenemeyen çocuklar vitamin eksiklikleri yaşıyor. Bu da sağlık sorunlarını ortaya çıkarıyor. İşte beslenemeyen çocukların ilaçlarla beslenmeye çalışıldığına tanık oluyoruz. Emine Teğin, şöyle anlatıyor: "Bu çocuklar için gerçekten bir şeyler yapılması lazım. Mesela çocuk yoksulluğu diye çok büyük bir sorunumuz var. Geçim kaynağı olmadığı için aileler çocuklarının ihtiyaçlarını yeterince gideremiyorlar. Burada bağınız bahçeniz yoksa hayvancılığınız yoksa ya da memur değilseniz yaşam koşulları size çok iyi bir alan sunmuyor. Bu ailelerin çocukları maalesef yetersiz besleniyor. Şu an hastaneye gidiyorsunuz, herkese bir sürü vitamin veriliyor, her çeşidi var, herkesin evinde var. Artık ilaçların ismini ezberlemişiz."
Bu bereketli topraklarda neden açız
Eskiden bir ayrım vardı, metropollerde yaşamak ile köyde yaşamak arasında bir fark vardı. Metropolde yaşayan organik yaşama hasretti. Köyde yaşayan ise o organik yaşamın içindeydi. Artık organik olan her şey ateş pahası olmuş durumda. Onun da organikliği tartışılır. Artık köylerde yaşayanlar bile organik beslenmeye hasret. Bölgede hayvancılık yapanların çoğunun bu işi bıraktığı, artık kendi yoğurtlarını, peynirlerini yapacak sütü dahi bulamadıklarına işaret eden Emine Teğin, "İnsanlar hayvancılığı bıraktı çünkü onun da masrafı var. Türkiye dört mevsimi yaşayan bir ülke. Bir yazar demişti ya, toprağa ne diksen filiz verir diye. Bu kadar bolluğun içinde niye bu açlığı çekiyoruz? Neden bu yoksulluğu çekiyoruz? Bu kadar güzel bir ülkede, bu kadar bereketli topraklarda neden açlık çekiyoruz? Bu ülkeye gelen turistler şaşırıyor. Gerçekten turistler geliyor, bu güneşe, bu havaya, bu toprağa, kıymetini bilmediğimiz doğaya hayran kalıyorlar. Bunu da değerlendiremiyorsak, insanımızı bile doyuramıyorsak bu bizim ayıbımız" diye vurguluyor.
Kadın yoksulluğu da var
Annelerin çok fedakarlık yaptığına dikkat çeken Emine Teğin, "Mesela kadınlar için de çok büyük sorunlar var.
Kadın kendinden o kadar çok emek veriyor, o kadar ödün veriyor ki, her şeyini çocuklarına ve evine veriyor. Ama kadın yoksulluğu da var. Kadın artık gidip kendisi için bir alışveriş yapamıyor. Kadının özel gereksinimleri var, hijyen gereksinimleri var, bunları karşılayamıyor. Ben tiyatroyu, sinemayı çok seviyorum ama en son 22 yıl önce gittim. Bir filme gidemiyorsak, bir tiyatroya gidemiyorsak, kültürel bir etkinliğe katılamıyorsak bu hayat değildir ki. Sadece yeme içme için ömür harcıyoruz. Kültürü nasıl geliştireceğiz? Buraya 20 yıl önce geldiğim zaman çocuklara lunapark diyordum, çocuklar lunaparkın ne olduğunu bilmiyorlardı" diyor.
Çocuklarımız için...
"Bu düzenin değişmesi lazım" diyen Emine Teğin, sözlerini şöyle noktalıyor: "Artık insanların bu konuda daha fazla bilinçlenmesi lazım. 'Benden ne olur?' dememek lazım. Ortada bir haksızlık varsa bunu dile getirmek lazım, korkmamak lazım. Kendi çocuklarımız, kendi ülkemiz, kendi geleceğimiz için yapmalıyız. Bizim gidecek başka bir yerimiz yok ki. Burası bizim toprağımız. Toprağımızı, suyumuzu, ormanımızı, ağacımızı biz savunmasak kim savunacak? Çocuklarımıza güzel bir gelecek bırakmak için herkesin elinden ne geliyorsa onu yapmasını istiyorum. Hep birlikte halk olarak yapmalıyız."
***
Beslenemeyen çocuklar ilaçlarla yaşıyor
Beslenemeyen çocuklar artık ilaçlarla, vitamin takviyeleriyle yaşama tutunmaya çalışıyor. Bölgede en büyük sorunlardan biri de sağlık sistemi. Hastanelerde randevu bulmak ayrı sorun. Emine Teğin, bölgedeki sağlık sistemini şöyle özetliyor: "Randevu sisteminin olması çok güzel ama doktor yok. Büyük kızım için çocuk kalp doktorundan aylarca sıra bulamadık. Batman'a götürdük. Ya bir tanıdığın olacak, ya hastanede bir çalışan araya sıkıştıracak. Şimdi küçük kızım rahatsızlandı, iki aydan fazla endokrine sıra bulmaya çalıştım. Burada hastane, ameliyathane var ama doktor yok, tıbbı cihazlar yok, ultrason bile yok. Üç tane çocuk doktoru var ama ultrason yok. Bu çocuğu ultrason için Siirt'e götürmen lazım. Endokrin bölümü Siirt'e yeni geldi. Ultrason için bir ay, bir buçuk ay sonrasına randevu veriliyor. Çocuğumun rahatsızlığı var, hemen ilaç alması lazım ama ultrason sonuçlarını alıp gösteremediğimiz için tedaviye başlayamıyoruz. Sadece bir kadın doğum doktorunda ultrason var. Koronadan sonra herkes kalp hastası oldu. On bin nüfuslu bir yer ama bir kalp doktoru yok. Mesela bir diş protezi yapılamıyor. Bir tane diş doktoru var ama protez yapacak alan yok. Yani sağlıkta çok sıkıntı var. Çocuk alanında çok sıkıntı var. Bu çocuklar geleceğimiz, kırmızı et yemezlerse, protein almazlarsa ileride ülke için çok ciddi sıkıntılar olacak. Bu çocukların gelişimi için iyi beslenmesi şart. İnsanca, onurluca yaşamak istiyoruz. Arkamızda hastalıklı, bilinçsiz çocuklar bırakmak istemiyoruz."
***
6,7 milyon çocuk yoksul
Ülkedeki çocuk sayısı resmi rakamlara göre yaklaşık 21,4 milyon. TÜİK verilerine göre çocuklarda yoksulluk oranı yüzde 31 seviyesinde. Yine resmi verilere göre yaklaşık 6,7 milyon çocuk yoksulluk içinde veya yoksulluk riskiyle karşı karşıya.
Ekonomik İş Birliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ve sendika raporlarına göre de her 5 öğrenciden biri aç. Araştırmalar öğrencilerin yaklaşık yüzde 31'inin okula aç gittiğini gösteriyor. Eğitim Reformu Girişimi (ERG) verilerine göre ise maddi yetersizlik nedeniyle her 10 çocuktan biri günlük taze meyve sebzeye, her 4 çocuktan biri ise düzenli proteine (et, tavuk, balık) erişemiyor. Çocukların yüzde 5,5'inde yetersiz beslenme nedeniyle kronik sağlık sorunları oluşuyor. Temiz suya ve gıdaya erişemeyen çocuklarda dikkat kaybı, demir eksikliği, saç dökülmesi, tırnak kırılması, halsizlik, sürekli yorgunluk, isteksizlik, okul sıralarında uyuyakalma, kendinden geçme, bayılma gibi durumlar daha sık yaşanıyor.
Bir öğün ücretsiz sağlanmalı
Beslenme hakkının güvence altına alınması için çalışmalar yürüten Eğitim Sen, geçtiğimiz 16 Ekim Dünya Gıda Günü’nde taleplerinin açık olduğunu belirterek, şu maddeleri sıraladı:
"*Okul öncesinden başlayarak tüm eğitim kademelerinde, hiçbir ayrım gözetilmeksizin her çocuğa bir öğün ücretsiz, sağlıklı yemek ve temiz içme suyu sağlanmalıdır.
*Bütün okullarda öğrencilerin ücretsiz, güvenli ve temiz içme suyuna erişimini sağlayacak hijyenik sebiller kurulmalıdır.
*Öğrencilerin sağlıklı beslenme hakkı, merkezi bütçeden yeterli ve düzenli kaynak ayrılarak kamusal güvence altına alınmalıdır.
*MEB bütçesi ve kamu kaynakları; dini vakıf ve derneklere, tarikatlara ya da sermaye çevrelerine değil, doğrudan öğrencilerin beslenme, barınma, sağlık ve eğitim ihtiyaçlarına ayrılmalıdır.
*Çocuk yoksulluğunu ortadan kaldırmayı ve toplumsal ve sınıfsal eşitsizliklerle mücadeleyi esas alan bütünlüklü, kalıcı ve kamusal politikalar derhal hayata geçirilmelidir."
Bütçenin yüzde 1.36’sı sorunu çözüyor!
Öte yandan Eğitim-İş’in raporuna göre de 15.2 milyon öğrencinin tamamına 180 okul günü boyunca bir öğün sağlamanın yıllık maliyeti 255.9 milyar lira. Bu tutar merkezi yönetim bütçesinin yalnızca yüzde 1.36’sına denk düşüyor.