Şüphesiz teorik altyapıyı oluşturan temel referanslar, Kuran, hadis ve bu ikisinden hareketle geliştirilen içtihattır.
Dini metinleri salt hukuk metnine indirgeyerek yorumlamak hem kavram kargaşasına neden olur hem de anlamsız kıyasları beraberinde getirir. Kuran’ı modern anlamda bir anayasa metni gibi ele almak ve dinin daha çok bir ahlaki öğreti taşıyan yönünü geri plana atmak, baştan yanlış zeminde tartışmaya başlamaya neden olur.
İslam’ın amaçsal yorumu, son derece net insani değerlere öncelik vermeyi gerektirmektedir. Yeryüzünde adaletin tesis edilmesi, zulmün sona erdirilmesi, insanlar arası ilişkiler gibi insan ile doğa arasındaki ilişkinin yeniden şekillendirilmesi hedeflenmektedir. İnsanın sınırsız hırs ve tüketme arzusu ile doğayı tahrip etmesi veya diğer insanlar üzerinde tahakküm kurması açık bir biçimde nehyedilmektedir.
Bunun karşısında konumlanan İslam anlayışında ise değerlerden çok, formel düzenlemeler ön plana çıkarılmakta ve şekli bir islam devletinin çerçevesi ortaya konulmaktadır.
Yöneticilerinin Müslüman olması ya da İslami kurallara uygun bir yönetim yapısının kurulması, doğal olarak İslam devletinin ön şartı olarak sunulmaktadır.
Kuran’da Süleyman Peygamber ile ilgili ayetler “devlet” diye tarif edilebilecek bir olgunun kabulüne delil olarak sunulmaktadır. Bunun dışında yaygın ortak kabul, geleneksel krallıklarda bile adaletin tesisinin esas alındığı yönündedir.
Modern siyaset felsefesi tartışmalarında yönetim modellerini belirleyen iki noktaya odaklanılmaktadır. Bunlardan birincisi; yöneticilerin nasıl görevlendirildiği ya da görevden azledildiği ile hangi kurallar doğrultusunda yönetildiğidir.
Nasıl yetkilendikleri konusunda Süleyman ya da Yusuf Peygamber kıssalarında krallık ya da saltanat rejimi olarak yorumlanabilecek cümleler bir tavsiyeden çok tespit niteliğindedir. Tarihi realite olarak aktarılan bu örneklerde bile adalet ile yönetilmesinin zorunluluğuna dikkat çekilmektedir.
Yönetim felsefesi ile ilgili daha genel vurgu ise işlerin, karar süreçlerinin istişare ile gerçekleştirilmesi yönündedir. Yine Peygamberin hadislerinde yoğun biçimde altı çizilen yönetim ilkesi “ehliyet-liyakat” üzerinedir. Kadroların belirlenmesinde yakınlık üzerine kurulu kayırmacı anlayış yerine “ehliyet” konusuna dikkat çekilmektedir. Ehliyetin neyi kapsadığı konusunda müçtehit imamlar, iki boyutu öne çıkarmaktadır. Bunlardan birincisi, genel ahlaki değerlerle ilişkilidir. Hırsızlık yapmama, kul hakkını gözetme, halka karşı kibirli davranmama gibi genel ahlak ilkeleri hatırlatılmaktadır. İkinci boyutu ise işin niteliğidir ki, bu daha çok uzmanlık anlamında “ehliyet” vurgusu taşımaktadır. Sadece dindarlık ya da güzel ahlak sahibi olmak değil, çalışma alanına hakimiyet konusu da ön plana çıkarılmaktadır.
İslam’ın doğrudan bir yönetim modeli olduğu iddiası daha çok yeni bir tartışma zeminine dayanmaktadır. Geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında başlayan İslam ve demokrasi tartışmalarının arka planı, daha önceki İslam ve meşrutiyet tartışmalarına dayanmaktadır.
Osmanlının son döneminde Saidê Kurdî, Namık Kemal gibi isimler meşrutiyet eksenli yönetimi savunurken, II. Abdulhamit yönetimini savunanlar, meşrutiyetin İslam’da olmadığına dair tezler ileri sürmüşlerdir.
Özellikle selefi İslam anlayışı dondurulmuş ve genel geçer bir İslam devletinin kurum ve kurallarından söz ederler. Demokrasinin sadece bir yönetim biçimi değil, bir din olduğunu iddia ederler.
Aslında burada tartışma konusu yapılan; klasik temsili demokrasidir. Artık en demokratik rejimlerde bile sadece çoğunluğu esas alan ve değerleri dışlayan demokrasi anlayışının yetersizliğine dair eleştiriler yapılmaktadır. İnsan haklarına dayalı demokrasi, bu açıdan çoğunlukçu yönetim felsefesine bir itiraz niteliğinde gelişmiştir.
İslam’ın çoğunlukçuluğu değil, çoğulculuğu esas aldığını savunan çok sayıda alim, Medine Sözleşmesi üzerinden birlikte yaşama hukukunu öne çıkarmışlardır. İbn-i Haldun’un temellerini attığı şehir yönetimi anlayışı da fazilet sahibi toplum vurgusuna dayanmaktadır. Bir bakıma imparatorluk ya da ulus devlet ve resmi ideoloji paradigması yerine, ahlaki politik toplum ve şehir yönetimini merkeze koymuştur.
Son yıllarda özellikle El Kaide bağlantılı örgütlerin hakimiyet sağladıkları bölgelerde ilan ettikleri İslam devleti tartışması, bizzat İslami hareketler tarafından şüpheyle karşılanmaktadır. Tunus’da Gannuşi’nin liderliğini yaptığı Nahda Hareketi, bu itirazın en güçlü dile getirildiği adreslerden birisidir. Yine Şia geleneğine dayanmasına rağmen Lübnan Hizbullah’ı, çoğulcu yönetim anlayışının esas alınması gerektiğini uzun süredir savunagelmektedir. Mutlaka Müslümanların yönetmesi yerine farklı inanç grupları ile birlikte yönetme eğilimi ağır basmaktadır.
İslam devleti tezi bir biçimde İslam Ekonomisi ve İslam Hukuku tartışmalarını da beraberinde getirmektedir. Bir ekonomi yönetiminin ya da yargılama mekanizmasının İslami olması ne anlama gelmektedir?
Şeriat fıkhının esas alınması mıdır İslam hukukundan kast edilen? Eğer böyle ise bu fıkhın gelişmeye ne ölçüde açık olduğu yeni bir tartışmayı beraberinde getirmektedir. “Allah’ın hükümleri ile hükmetme” iddiası son derece sorunlu bir entegrist tutuma dönüşme potansiyeli taşımaktadır. İnsan aklının geliştirdiklerini “Allah’a isyan” olarak gören bu tavrın sonu “Allah adına öldürme”, “Allah için infaz etme” uygulamalarına da kolayca zemin oluşturmaktadır.
Tam tersine İslam’ın varlık nedeninin, insanı özgürleştirmek ve yeryüzü otoritelerine karşı kulluktan alıkoymak olduğu iddiası demokratik yönetime kapı aralarken, bunu bile yeterli görmeyip İslam’ın her türlü iktidar ve otoriteyi reddeden anarşist felsefeye yakın durduğunu savunanlar da vardır.
Özetle; İslam devletini bir emir değil, tavsiye olarak algılayanlar bunun ön koşulu olarak da adaleti görmektedirler. Adaleti güvence altına alacak mekanizmanın, halk açısından hesap sorma, yönetenler açısından hesap verme üzerine kurulu olduğu kabul edilmektedir. Bağımsız ve tarafsız yargı, seçimle iş başına gelen yönetim, farklı kimliklerin kendini güvende hissetmesi gibi insanlığın ortak kazanımlarının İslam siyaset anlayışı ile çelişkili şeyler olmadığı dile getirilmektedir.
Bu tablo İslam devleti tezinin, devletin İslam’ı tezine ne kadar yakın düştüğünü göstermektedir. Özellikle Emevi geleneği ile İslam dünyasına yerleşen algı, dini iktidarın aracı haline dönüştürmektedir. Bu anlayışın hem farklı islami inanç grupları hem de diğer din mensupları için nasıl bir tehdide dönüştüğü ortadadır.
Ötekinin yaşama hakkını keyfi biçimde ihlal etme hakkı, ifade özgürlüğüne tahammülsüzlük adeta dinin emri gibi görülmeye başlanmaktadır. Savaş hukukunun asgari sınırlarını bile gözetmeyen, iktidarı elde tutmak için her yolu mübah gören zihniyetin İslam adına işlediği cinayetlerle yüzleşmek, Müslümanlar açısından ertelenemeyecek bir zorunluluktur.
Ne pahasına olursa olsun iktidarı elde tutma arzusunun ne tür örgütlenmeleri beraberinde getirdiğini ve nasıl otoriter eğilimleri bünyesinde barındırdığını son dönem tartışmalarından kolayca görmekteyiz. Cemaat ile hükümet arasındaki gerilim ve rekabetin bir boyutunun da tam bu tartışmayla ilgili olduğunu gözardı etmemeliyiz.
AYHAN BİLGEN: İslam Devleti ve devletin İslam’ı