Rivayete göre ab-ı hayat Bingöl Dağları'ndan çıkar. Ölümsüzlük uğruna niceleri, arayışlarına ulaşamayıp helak olmuşlardır. Zira ab-ı hayat sır perdesine bürünmüştür. Sadece hakikat ehlilerine zahir olur. Buna rağmen işaret bırakır ab-ı hayat. Bingöl'ün dağlarında, engin zozanlarında akan pınarların berraklığı ve karpuz çatlatan soğuk suları hep "Ben buradayım!" diyen ab-ı hayatı imler. Hele yüksek yaylalarda bir anda karşınıza çıkan büyülü göllere hayran olmamak elde değil. Varsın aranıp durulsun ölümsüzlük suyu. Bizlere güzelim coğrafya yeter!
Dağların bağrında nazlı, usul usul akan sularla yıkanan güzelim kır çiçekleri bitimsiz bir şölendir engin ruhlara. Aldığınız her soluk doğanın, toprağın bahşettiği yaşama delalettir. Ve anlarsınız. Rengarenk rayiha kokulu çiçekler sizlere ab-ı hayattan mirastır. Morsümbül, papatya, şilan, kardelen, gülhatmi, sosın... ve daha nice nebatların arasında zaman mefhumu donarken, o anki doğa güzellikleri karşısında huşuyla vecde girersiniz.
Evet, bir zamanlar bu muhteşem ahenge aşık bir yürek atardı. Bingöl'de Karer Bölgesi'nde ve özellikle kendi köyü Şirnan kırsalında, dağ ve bayırlarında çiçek toplamayı meslek edinmişti. O bir çiçek toplayıcısıydı! Şirnan ve çevresinde topladığı/toplattığı çiçekleri demet demet kurutup İzmir'e taşırdı. Şifaya iyi gelen çayının yanısıra insanın düş dünyasını ve ufkunu enginleştirmeye vesile olduğunun ayırdındaydı. Çiçek dermecisi Musa Emekçi idi O!
Bingöl'ün Karer bölgesindeki Şirnan Köyü'nden koparak İzmir'e göçmüş ve oraya Bingöl'ün rayiha kokulu çiçeklerini taşımıştı. Menevişlenen çiçek deryasının arasında büyüdüğünden sevdasını, aşkını çiçeklerde bulmuştu. Hep düşünmüştü. Çiçeklerin kendisine bir mesaj verdiğine kaniydi ama bir türlü çözememişti henüz. Sonra birden aydınlanacaktı! Dalıp gittiği çiçeklerin dünyasında metropole sığmayacaktı artık.
"Çiçek olmalıyım, çiçeklenmeliyim dağlarda" diyecekti ve yola revan olacaktı. İlk iki denemesinde dağların şahikasına ulaşamayacaktı. Hatta bir seferinde Dêrsim'e diye çıktığı yürüyüşte tutsak düşecekti. Önce Elazığ, ardından getirildiği Bayrampaşa zindanında altı ay civarı yatıp tahliye olacaktı. Bir kez hedefine kilitlenmişti, muhakkak başaracaktı. Nihayet 1994 yazında yol bulup Sason dağlarında katılım sağlamaya vakıf olacaktı. O bundan böyle halkının umudu, özlemi ve yüzakı gerillaydı dağlarda. Musa idi, oldu Baran.
Baran heval her sohbette, "Ben artık kişisel yolculuğumu başarıyla tamamladım. Halkımın gerillasıyım bundan böyle" diyerek fedakarlığı, soyadı gibi emekçiliği, gözüpekliğiyle yoldaşlarının sevgi, saygı ve güvenini kısa sürede kazanacaktı. Orta boylu, esmer, saçları önden hafiften dökülmüştü. Güçlü fiziğiyle de en ağır yükleri kaldırmaktan gocunmazdı. Bir dönem taşıdığı BKC ve üç yüz mermilik şeridi yetmezmişcesine, ilave olarak yirmi kiloluk yükleri kuş hafifliğinde kaldırmaya bana mısın demiyordu. Güleç yüzüyle, "başka yük yok mu?" diyerek, yürümekte zorlanan arkadaşlara moral ve inanç aşılardı.
Yanık ve gür sesiyle Metin Kahraman'dan ezgiler söylemeyi çok severdi. Bu yüzden bizler de her fırsatta şarkı söyletmeye çalışırdık. Ayrıca Karer'in, Dêrsim'in kayaklarında akan berrak bir su misali terennüm ederdi. Onu anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalır. Zira mahir bir özge candı Baran! Görevde, eylemde, yoldaşlık ilişkileri ve sevgisinde bir adım ilerideydi Baran yoldaş.
Hep şaşırmışımdır; bir insan ancak bu kadar soyadıyla hemhal olurdu. Tek kelimeyle, yaşamın her alanında EMEKÇİ idi o! Çatışmaların orta yerinde gözünü budaktan esirgemezdi. Bu yüzden kısa sürede sivrilerek manga komutanı olacaktı.
Sason dağlarının heybeti isyanlarla taçlanmıştır. Uzanıp giden Doğu Toroslarının silsilesindendir Sason. Dağları nice koç yiğidin direniş destanına tanıklık etmiştir. Nice kızları ve oğullarına dağların kilidini açmayı öğretmiştir. Dağlar ki zahiri batın eylemede tamamlayıcıdır her zaman. Her dağın ayrı bir gizemi vardır. Belki Sason dağlarının gizemini Andok Dağı'na bakmasında buluruz, kimbilir.
Ve Sason dağlarında özgür yaşam sevdalılarının yanısıra kanserojen ihanetçiler de eksik değil ne yazık ki. Dağların bir bölümünü ablukaya almışlardır çeteler. Beleşo, Helqiz, Zovaser ve Mereto çevrelerinde yoğun çeteleşmenin varlığından ötürü, 1995 baharında Eyalet Komutanı Kemalê Spêrtî öncülüğünde yapılan konferansta, Zovaser ve Mereto alanlarının üslenmeye açımlanması için bir dizi kararlar alınmıştı. Bahar sonuyla birlikte birkaç girişim yapılsa da sonuç alıcılığa vardırılamamıştı. O vakit Garzan Eyaleti'nin Dördüncü Bölgesi olan Sason'da seçme birlik oluşturularak, Muş Güneyi istikametinden Zovaser ve Mereto Dağlarının gerillaya tamamen açılması için harekete geçildi. Mele Abdurrahmanê Timokî adını taşıyan seçme birlik içerisinde Baran heval de manga komutanı olarak yerini almıştı. Muş Güneyi'ne vardıklarında Kozmê Tepesi civarında düşman mevzilenmesini görünce hemen eylem grubu oluşturulacaktı. Takım Komutanı Dr. Amed, Baran ve birkaç arkadaş tepeye sızma eylemi başlattılar.
Tepeyi düşmandan temizlerken, Dr. Amed heval şehit düşüyor. Bunun üzerine inisiyatifi eline alan Baran yoldaş, Dr. Amed hevalin cenazesini sırtlamanın yanısıra düşmandan kaldırılan iki silahla birlikte birliğe ulaşacaktı. Baran yoldaş, şehidin cenazesini geride bırakmayarak büyük bir takdir toplayacaktı. Peşisıra Şehit Dr. Amed'in yerine takım komutanlığına seçilecekti.
Zovaser alanında sömürgeci ve ihanetçilere karşı aman vermez bir kavga başlamıştı. Kavga, özgür yaşamı kuracak direnişten besleniyordu! Gün yoktu ki eylemsiz geçsin. Düşman ve çeteleri bunaltan, korkuyla titreten Şehit Abdurrahmanê Timokî Birliği'nin takım komutanlarındandı Baran heval.
Tarih 1995'in Eylül ayını gösteriyordu. Baran yoldaş, iki arkadaşıyla beraber Zovaser alanında çetelerin mıntıkasında keşif ve eylem hazırlığına gidecekti. Çetelerin önceden boşalttığı köye girerken, çarpraz ateşe alınarak çembere alındıklarını çok geç anlamışlardı. İlk ateşte, en önde olan Baran heval ağır yaralanacaktı. Buna rağmen sorumluluğundan gıdım kaçmayacaktı.
Yanındaki yoldaşlarına dönerek, "Bu halimle çemberi yarmak mümkün değil; bu yara yürümeme engel. Burada mevzileneceğiz. Ben çatışırken, sizler de sızmayla çemberden kurtularak arkadaşlara ulaşırsınız. Yoldaşların hepsine selamlarımı iletin" dedi.
İki arkadaş orada kalıp çatışmak istediklerini ısrarla dile getirmelerine rağmen Baran hevalin, "Size talimatımdır; hemen gidin!" deyince yapacak bir şey bulamadılar. Son kez vedalaştılar. Baran yoldaş yaralı haliyle bile mevzilendiği yerden düşmana aman vermeyecekti. Düşmanın her yönelişini boşa çıkarırken, savaşçılarının çemberi yarmasını sağladı. Çatıştı, çatıştı, çatıştı...
Bedeninden akan kana aldırmadan bir başına sayısız düşmanı bertaraf edecekti. Gece şafağa erene değin geçit vermedi kimseye. Bitkin, halsiz, mecalsizdi Baran! Durmadan kanı canından çekiliyordu. Ama o ab-ı hayatın doğduğu topraklardandı. Son nefesine kadar çatışmaya andı vardı. Kurşunları bitmişti. Çare kalmamıştı. Silahını taşa vurup kırdı önce. Palaskasındaki yegane bombasını çıkardı. Öylesine hayallere daldı. Özgürlük yürüyüşünü düşledi. Gülümsedi. Son kez düşmana baktı. Silah sesi çoktandır gelmemesine rağmen düşmanın korkuyla donakaldığını gördü. Bulunduğu mevzide elleri-kolları tutmaz olmuştu. Kararlıydı, teslim olmayacaktı. Dişleriyle çekti bombasının pimini...
Derler ki o an Kirmancki bir slogan asılı kalmıştı gökkubede. Bombasını bedeninde patlatan Baran hevalin gözleri Karer'e, Bingöl dağlarına bakarken, geriye direnç güllerinin nemenem olduğunu yadigar bıraktı...
Ve sonra Zovaser'den Şirnan'a rayiha kokular yayılacaktı. Bingöl'ün çiçek toplayıcısı şimdi ülkesinin, halkının bağrında açan kır çiçekleriydi.
Şayet bir güz vaktinde, çıkarsanız yüksek zozan ve dağlarımıza o an yayılan rayiha kokulu iklimde Baranları duyumsarsınız. Sevdasını, canını, özlem ve umutlarını özgür yaşama katık edenlerin kokusudur o!
Coğrafyamızda açan çiçeklerin cevherinde saklı olan sırrı bu yüzden ab-ı hayattadır. Bingöl Dağlarından fışkıran ab-ı hayat şimdi ve her zaman Komutan Baran; yani Musa Emekçi hevaldir, ölümsüzlerle birlikte...
Anısı önünde saygıyla eğilirim...