Bir ülke Türkiye… Bir başkent Ankara… Ve bir konferans “Demokrasi ve Barış Konferansı.” Konferans başlığı bir anlam vurgusuna binen seçilmiş! “Demokrasi olmadan barış olmaz!” anlamında… Salonda “72 millet” var. İnsanlık tarihi kadar kadim olan bu kavram hep çokluğu, çoğulluğu vurgulamak için kullanıla geldi. 72 milletin bir salonda buluşmasına vesile olan adı, kimliği, kültürü, dili yok sayılan kadim bir halkın Kürtlerin “Barış” talebi. …De gelin görün ki, “Desteğe” gelen 71 milletin derdi tasası Kürt halkından kalır değil! Kürdün yarasını sarmaya gelenler kendi yaralarını gizlemeye çalışsalar da hakikat öyle değil…
Siyasetçiler, sivil toplum örgütü yöneticileri, bilim insanları, yazarlar, sanatçılar, aydınlar… Türkiye’nin aklı, sağduyusu/solduyusu, duygusu, düşüncesi… İnsani olan neyi varsa salonda… Hele kadınlar!.. O ne performans öyle?.. İmbikten süzülmüş duygularla örülen bir düşünce seremonisi kadınlarınki.
Sunumlar gayet güzel ve doyurucu. İfadede, dilde, izahta sorun yok. Ama dert büyük olunca söz de bir türlü bitmiyor. Hani insan uzun süre konuşacak bir dost bulamaz da söyleyeceği düşünceleri, paylaşacağı duyguları beyninde, yüreğinde birikip fışkıracak gibi olur ya… Tam da öyle oluyor. Birçok konuşmacı sorunu birçok boyutu ile anlatıyor. Ben bir konuşmacı hariç, hiçbir konuşmacıyı dinlerken sıkılmadım. Sordum “Kimdir?” diye “Akilmiş” meğer! Onca “Akiline” rağmen “Kürtler, Türklerin hassasiyetini dikkate almalı!” demez mi?
Dedim ya “Tanımda, tasvirde, izahta sorun yok.” Ama bir yöntem sorunu var. “Yöntem sorunu” şu; konferansta tartışılan ve üzerinde görüş birliği sağlanan konular Türkiye toplumuna nasıl taşınacak? Kim taşıyacak? Tamam, partiler, kurumlar var ama bu iş için daha geniş bir yapı ve daha etkin bir yöntem gerek. Bir de bu yapıyı harekete geçirecek öncü, yöntemi işletecek irade gerek. Bu somut ihtiyacı gidermek için “Üç komisyon” ile birlikte Kongre Divanı da görev alıyor. Güzel bu da bir çözüm. Ama köklü çözüm değil. Aslında “Demokrasi ve Barış Konferansı” kendi doğallığı içinde temel bir ihtiyacı resmediyor. Neden konferans bileşenleri ortak bir örgüt oluşturmuyor ki?.. Biliyorum HDK var diyeceksiniz! Ama konferansa katılan örgütlerin birçoğu HDK içinde değil. Aslında olması da gerekmiyor. Sorun kurumların birliğinden öte amaç, zihniyet ve mücadele birliği olmalı. Yoksa tüm kurumlar HDK çatısında birleşirse ortada “Sivil toplum” olgusu kalmaz.
Ben konferansta “Alevi kurumları” adına bulundum. Son yıllarda benzer acıları yaşadığımız dost/müsahip halklar, inanç toplulukları ile sıkça bir arada olma olanağımız oldu. Ama bu kere durum başka! Daha bir ciddiyet, özen ve çaba vardı. Coşku, umut ve irade de vardı. Dedim ya sorun oluşan ciddiyeti, özeni, coşkuyu, umudu ve iradeyi işletme bir toplumsal güce ve sonuç alıcılığa dönüştürmekte yatıyor…
“Dört konferansın” birincisini gerçekleştirdik. Ortaya çıkan gerçek şu; benzeri konferansları yerel, bölgesel yapmak ve adeta elinde asa, ayağında çarık, “Bir lokma, bir hırka” ile seyyah olmak gerek. Mitingler, paneller, söyleşiler, sohbetler, gazete, dergi, televizyon… Demokrasi ve barış kültürünün dilini oluşturmak BARIŞÇA söyleşmek için arifane bir sanat dili gerekiyor. “Abarttın sen de!” demeyin lütfen. Siyasetin dili, basının dili, televizyon polemiklerindeki düzey düşüklüğü yaygın ve bulaşıcı bir hastalık halini almış durumda. Bu hastalığın ilacını ancak bu şekilde bulabiliriz.
Acılar aynı… Sorunlar ortak… Dert çok… Ama bu sefer “Hem dert yok” değil, var! Bir Alevi olarak benim acıma duygudaş olan Ermeni, bir Kürt olarak özlemlerimin gerçekleşmesine yürekten destek verecek Türk var konferansta. Kendi kimliğini temsilen katılan her birey diğerine yüreğini ve bilincini açmış durumda. Hani ufak tefek içe büzülmeler, tepkiler olsa da aşılmaz değil. Gelin görün ki benim acımı en insani duygularla paylaşan dostların acısı benimkinde az değil ki!!! Acıdan sarkmış yüreğimin yükünü azıcık hafifletecek bir yürek arıyorum ama tüm yürekler taşkın misali!..
Kendi kendime diyorum ki; Kürt/Alevi olabilirsin. Ama bu tablo karşısında konferanstaki her kimliği kendi kimliğin gibi anlamadığın ve yaşamadığın sürece bu yaraya değil merhem olmak yarayı azdırırsın! Meğer insan olmak ne zormuş!.. Meğer çoğul olmak sözün çok ötesinde hakikatin ta kendisiymiş! “72 millete bir nazarla bakmak” deyişi ermişlerin kerametle söyledikleri bir hakikatmiş.
Ayine tuttum yüzüme acı göründü gözüme
Hilmi Dede’nin himmetine sığınarak “Ayine tuttum yüzüme/ Ali göründü gözüme” deyişinden esinlendim. “Demokrasi ve Barış Konferansı” hakikatin aynasıydı. Hilmi Dede hakikat deryasında bir ermişti, “Ayinesinde Ali’yi” gördü. Biz daha hakikatin “Acıyı görme” acı ile yüzleşme aşamasındayız…