Dev Rojava kadın devrimi tüm insanlık dışı ambargolara ve yapılanlara karşı bir buçuk yılını doldurdu. Rojava'nın Nisêbin’de yarattığı heyecan ve coşku onbinleri sokağa döktü. Ne yazık ki Rojava’ya gönderilen yardımlar her defasında ancak protesto gösterileriyle geçirilebildi. Rojava’nın sevincini ve acısını Nisêbîn saniye saniye yaşıyor.

Duvar gündeme gelince, bunu duyan Nisêbînliler "Qey dewletê sere xwe xwar, dîwar ava bike" diyordu. Belediye başvurduğu resmi kurumların hiç birinden bilgi alamadı. Duvarın yapımı aralıksız devam etti. İş makinelerini çıkarmak için her gün eylem yaptık. Devlet yetkilileri yaptığımız eylemleri şov olarak değerlendirip, duvar yapımına bir gün ya da o an için ara verse de oradan ayrılmamızla devam etti. Serhildanlara öncülük eden Nisêbîn halkının, halkların arasına örülen bu utancı kabul etmesi mümkün değildi. Bunun farkında olan çocuklar da tepkisiz kalmıyor, sınırda askerlerle dalga geçerek, "Bak asker kuşlar sınırı geçti. Hele bir silah sık durdurabilir misin" diyorlardı. Ama utanan yoktu.
Uzun yıllar parsellenmiş miras gibi babadan oğula geçen sınırlar halkları parçalayan, bölen ama kadınları paramparça eden bir utanç oldu. Sınırlar kadınları güvencesiz ve mülteci konumunda tutan, yılda iki milyon kadını fuhuş sektörüne gönderen egemenlerin uygulamasıydı. Sınırların kalkması gereken bir yüzyılda Nusaybin-Qamişlo arasında örülen duvar, parçaladığı topraklardaki Kürtler kadar, diğer kesimlerde de öfkeye yol açtı. Duvar, kadınların bir kez daha ihanete uğramasıydı. Ottowa Sözleşmesi’ni imzalamak zorunda kalan Türkiye, 21. yüzyılda halkların, inançların, dillerin ve kültürlerin arasına duvar örmek istiyor. İsrail-Filistin arasındaki duvara ''utanç duvarı'' diyen Başbakan Erdoğan, Rojava-Bakur arasına duvar örerek buradaki halklara bu utancı layık gördüğünü gösterdi. Duvar, isyana davetiyeydi. Kürtler, Araplar, Süryaniler, Kendaliler, Asuriler, Mihelmiler, Müslümanlar, Aleviler, Hıristiyanlar, Ezîdiler Lozan'dan yüz yıl sonra örülen duvarla bir kez daha parçalanıyor.
Duvar, egemenlerin kadın devrimine karşı ördüğü bir utançtır aynı zamanda. Kadınların gücü de parçalanıyor bu uygulamayla. Halkların Ortadoğu Devrimi’nde, ''Arap baharı'' söylemiyle iktidarı bir elden diğerine devretmenin ısrarı gibi. Oysa halklar ve kadınların özgür olmadığı bir Ortadoğu’ya asla bahar gelemez ve buradaki kadınların mücadelesi egemenlerin tecavüz baharına karşı amansız bir mücadeledir.
Tüm bunlara rağmen hala duvar örülüp Rojava’ya çeteler gönderiliyor, Rojava ve Kuzey Kürdistan’ın birbirini talan etmeyeceği biliniyorsa, duvarın utancının teşhir edilmesi gerekiyordu. Tüm girişimler yanıt vermeyince, ölüme yatma düşüncesi gelişti. Kadınların sınırlarla paramparça edildiği bir coğrafyada, mültecilik asla kabul edilemezdi. Bu durumda hiçbir kadın artık birey değildir. Hele de Demokratik Özgür Kadın Hareketi (DÖKH) kadın kotası ve kadın kenti ilan ettiği Nisêbîna Rengîn'de hiçbir kadın artık birey olmayı tercih etmiyordu. Duvara karşı durmak bir kadın özgürlük mücadelesidir. (Duvara karşı durmak için her girişim İçişleri Bakanı için şovdu; çünkü algısı ve fikri parçalamaya endeksli. Güler İçişleri Bakanı olduktan sonra Mardin’in başına gelmeyen felaket kalmadı. Mezarlık yıkıldı, cenaze kaçırıldı, duvarlar örüldü, sınırda cenaze yerlerde sürüklendi.)
Sınırda tekrar çalışma başlatılınca gittik, yapılmaması için uyarıda bulunduk. Buna rağmen hiç aldırmadan duvarın yapımına devam edildi. Duvar yapımı durduruluncaya kadar oradan gitmeyeceğimizi söyledik. Bunu öylesine söylediğimizi sanarak, dikkate almadılar. Ben o gece orada kaldım. Gitmem için her türlü yıldırma yöntemini kullandılar. Gece battaniye almama ve ateş yakmama izin verilmedi. Saldırmaları için köpekler sınıra bırakıldı. Her dakika fenerle taciz ettiler. Karanlıktan, soğuktan ve korkudan kaçacağımı, eylemden vazgeçeceğimi sandılar. Gece boyunca askeriye ve polis mayınlı araziye girdiğim ve askeri sınır hattını ihlal ettiğim, suç işlediğim yönünde sürekli anons yaptı. Ama utanması gerekenler yerine utanmamayı mücadele ederek öğrenen biri olarak, geri adım atmadım. Her tacizde ''Hawar tacizci var'' demek vardı.
Sabah olunca duvar yapımına devam edildi. Onlar yaptıkça ben söktüm. Askeri araçlarla kurulan barikatlarla halkla iletişimim kesildi. Bir yanıma tanklar, diğer yanıma polisin tomaları yerleştirildi. Onların utanılası bu yöntemleri azim ve öfkemi biledi ve sonrasında ölüm orucunda olduğumu beyan ettim.  Bağımsız bir sağlık heyetinin izlemesini talep ettim. İkinci gece bana canlı bomba muamelesi yapıldı. Mayın arama uzmanlarını getirilip, çevreme bandaj çektildi. Vicdanı ve ar sınırlarını zorlayan bu uygulamalardan askerler de rahatsızdı. Oradaki bir Kürt asker, ''Em hemû wekî te binamûs bûna niha ji zû de ev qediya bu'' dedi ve başını öne eğdi.
Özelde kadınların, genelde heyetlerin ve ailemin ziyaretleri engellendi. Tüm bunlara rağmen halkta sağduyu hakimdi. Üç nesil mücadelede kayıp vermiş ailem de dahil, herkes sakin olmaya çalışıyordu. Kadınların öfkesi artıyordu. Rojava heyetleri gündüz belli aralıklarla her gün geldi. YPJ, Efrîn, Kobanê, Dirbesiyê, Tirbespiyê’den selam getirdiler. Qamişlo Kadın Meclisi, Qamişlo halkı her gün sınırdaydı.Qamişlo sağlık meclisinden doktorlar ve Heyva Sor doktor heyetinin sınır tanımayan doktorlar olarak muayene etme talebine izin verilmedi. TEV-DEM, kültür meclisi enstrümanlarıyla desteğe geldi. Sınırdaki çığlıkları daha da güç verdi. Eylem yerine gelen Rojavalı çocuklar, birbirimizi görmemiz için sınır tellerine örtülen brandaları parçaladılar. Her gelişlerinde aramıza giren askeri tanklara taşlarla karşılık verdiler. Askerler beni arkalarına alarak taş atışlarını kesmeye, tanklarını korumaya çalıştı. Çocuklar bu yöntemlere karşı da pes etmiyor, beni görmeden gitmiyorlardı. Askerle bir nevi pazarlık yapıyor, beni görmediklerinde taş yağmurunun gün boyu süreceğini söylüyorlardı. Mutlaka ayağa kalkıp onlara selam verip iyi olduğumu söylemem gerekiyordu.  
Dünyadaki kadınlar da destek verdi. Filistinli, Lübnanlı kadınlardan destek geldi. Üçüncü Dünya Kadın Yürüyüşü Uluslararası Sekreteryası duvarın örülmemesi için kampanya başlattı. Birçok uluslar arası kadın örgütü örülen duvara karşı harekete geçti, bir şeyler yapmaya çalıştı.
Kuzeydekilerin protestoları her gün arttı. Belediye çalışanları, STK, çocuklar, gençler, öğrenciler sokağa döküldü. Barış anaları ve onlarca kişi süresiz-dönüşümsüz açlık grevi başlattı. Kadınlar her gün kitlesel yürüyüşlerle protesto etti. Gecenin karanlığında KESK’li kadınlar sınırları aşan balonlar uçurdu. Türkiyeli kadınlar ve örgütler, İHD, Mazlum-Der, Kuzey Kürdistan’a aktı.  Bunlar olurken, devletin güvenlik kurumları da 24 saat ayaktaydı.Telefonla yönetiliyorlardı. Direniş devlet güçlerini de zor durumda bıraktı, perişan etti. Kaba yöntemlerle sonuç almayınca, konuşmayı da denediler. Gece herkesin sessiz olduğu saatlerde gelip, ''Bak herkes evine gitti, sen de git. Sen bir hanımefendi, belediye başkanısın, burada tek başına hayvanlar, böcekler, haşereler arasında yatman sana yakışmaz'' dediler. Ben de ''Bu halka da utanç duvarı yakışmaz. Asıl ayıp bir halkı duvarlar arasına sıkıştırmanızdır'' dedim. Kadın kimliğime cinsiyetçi saldırıları arttırıp itibarsız kılmaya, eylemi basitleştirmeye çalıştılar. Kendi aralarında en aşağılık küfürlerle konuşuyorlardı. Beni işaret ederek, tehditler savuruyorlardı. ''Birimiz kör kurşuna kurban edelim, bari diğerleri rahat eder'' diyorlardı.
Sağlık heyeti benim için çok endişeliydi. Uluslararası ölüm orucu beyannamesini getirmişti. Şekerli, tuzlu su içmem ve B vitamini almam gerektiğini anlatmaya çalıştılar. Benim uyguladığım yöntemin ölüm orucunu aşan bir yöntem olduğunu anlattılar. Zaten ilk dört gün su dahi içmemem nedeniyle artık sıvı almayı reddeden midem de adeta benimle anlaşmıştı. Heyeti rahatlatmak için güneşten D ve B vitamini aldığımı, karıncaların da beni dezenfekte ettiğini,endişe etmemelerini söyledim. Eylem koşulları sağlığımı giderek etkiledi. En çok sınırda eyleme destek verenlere atılan gaz bombasından etkileniyordum. Her çatışmada benim tarafıma gaz bombası atarak, halkı benimle tehdit edip durdurmaya çalıştılar.
Eylemde, dağ ve zindan direnişlerinden de güç aldım. Gecenin soğuğunda tutsakları düşündüm, yıldızlardan örülü battaniyelerine sarıldım. Dağlardan tüm direniş tecrübelerini Kürdistan’a akıttılar. ''Eğer onlar dağda, zindanda yapabiliyorlarsa biz ovada neden yapmayalım'' diyordum. Dev bir kadın devrimini başaran kadınlar, bunu da yapabilirdi.
Onbinlerin duvara karşı sınıra aktığı 7 Kasım ise bir tesadüf değildi. 7 Kasım aynı zamanda Berlin duvarının yıkılması için bir milyon eylemcinin toplandığı gündü.
Sonuç olarak; duvar insanlığın yüzkarasıdır. Duvar ve sınırlar bir insanlık suçudur. Duvar 21.yüzyılda insanlığın alnına damgalanmış kara lekedir. Duvar ırkçıdır, ayırımcıdır. Duvar düşmanlıktır. Duvar utanç, bir insanlık ayıbıdır. Duvar ve sınırlar kadını paramparça eden taciz ve tecavüz sistemidir. Devlet hala duvar yapmadığını iddia ediyor. Her gün duvarlar örüyor.
* Nisêbîn (Nusaybin) Belediye Başkanı