MHP’li Tuğrul Türkeş, AKP’ye gönül transferi yaparken,  hakkındaki eleştirilere, Türk siyasetinin temel prensipleriyle cevap verdi; "Orası babamın partisidir, kimse beni atamaz." İlk etapta kulağa hoş gelmese de, sakince düşünüldüğünde, Türk siyasetinin karekteri bundan daha iyi de tarif edilemezdi.

Gerçekten babaların parti kurduğu, partisini o duyguyla yönettiği siyaset şekli Türkiye'de çoktur. Bir siyasi partinin kongre, delege, MKYK, PM, başkanlık divanı, disiplin kurulu, ve teşkilat olarak tanımlanan hukusal angajmanları, aynı baba liderin gözünde araçtan ibarettir. Cumhuriyet'in kuruluşu, devletin bekası bile bu "babacan" dizayn ile sokağa indirildi. Siyasi partiler devletin arka bahçesi, devlette lider ve partisinin hazine anahtarı gibi monte edildi siyasette.

O nedenle pek çok lider, kendini devletin namus bekçisi, partisini de bu egonun deposu haline getirir. Kemalistlerin altı oku, islamcıların milli görüş gömleği, AKP'nin yeni Türkiyesi, sivil siyasetin özgürlük kuramı adına iflas yılları olarak anılacaktır. Bu iflas aralığını gözleyen devletse, milliyetçiliği organize tutarak siyasete müdahale kartını hep güçlendirmiştir. Keza burda hedeflenen şey, siyasetin ilke ve talep üzerinden formasyon kazanmasını engellemek, kitlelerin insiyatif alanını daraltmaktır.

Siyasal partilerin cumhuriyet, demokrasi ya da başka model arama tartışmasında tereddüte düşmesi, sadece lider basiretsizlikleriyle açıklanamaz. Keza devletin, partilerin politik motivasyonlarını bozma krizi her zaman kendi adamlarıyla sağlanır. Bugün AKP etrafında çizilmeye çalışılan kalıpta da buna benzer rotasyon vardır. Yani Tuğrul Türkeş'in "babamın partisi" iddasının altı hiç de boş değil. 

AKP’nin yaşadığı lider eksenli tıkanmayı da bu olgudan ayrı düşünmek imkansız. Ama bunun yerine gelecek olanın belirsizliği, tartışmayı Erdoğan'ın otoriterlik hevesine yöneltmektedir. Oysa mesele Erdoğan’dan ziyade, otorite eğiliminin tutmazlığında ve toplumun sorgulama şeklinin değişmesindedir.

Yoksa yolsuzluk ve yasadışılık babında Erdoğan’a isnat edilen şeyin; Çiller, Yahya Demirel, Mesut Yılmaz’ın Türkbank ihalesi, ve Mustafa Kalemli’ye isnat edilenden sadece zaman farkı vardır. 

Oysa mesele siyaset sınıfının toplumsal gerçekleri görmeyişi, siyasetçinin toplumsal özgürlüklere karşı aşırı borçlanmasındandır.

Başlıca alacaklı da Kürt sorunudur. Kürt sorunu ve onun alternatif teorisi, özelde siyasette, genelde de sistemde ciddi gedikler açmıştır. Kürt hareketinin siyaset biçimi yayıldıkça, devletin eli altında bulunan siyasetçi ve siyaset dünyası da erimeye devam edecektir. Hareketin Kürdistan özelinde nicel kıldığı denge ve bölgede tetiklediği çoğulcu birliktelikler egemen devletleri zorlamaya devam edecektir. Elbette Irak ve Suriye’de özel durum vardır. Ama bölgede yaşanan zihniyet çelişkileri, Kürt hareketinin siyasal alana geçme artçılarından ayrı düşünülemez.

 HDP’nin siyasette yarattığı kriz, aslında AKP, CHP ve MHP'nin hükümet kurma şeklinden öte, siyaset ve devletin nerede, kiminle ve nasıl muhattaplık kuracağına karar vermemesinden kaynaklanmaktadır.

Bunun da bütün ipuçları Kürt hareketinde. Zira demokrasi ve barış averajı hala onda.