Bir önceki yazım da bundan sonra Kürtler arası birlik sağlanıncaya kadar, yaşadığımız topraklardaki kirlenmişliği anlatacağımı karar vermiştim. Kirlilikten kastim temiz olmayan, duru olmayan, iyiliklerin az olduğu, kötülüğün egemen olduğu, kısacası insanın evrimleşmesinde çağdaş insan tanımına uymayan defektli hallerimiz. Kararımı uygulamaya devam edeceğim. Ancak yazımın sonunda hayal kırıklığına uğramamınız için uyarıda bulunmak zorundayım. Bizim kirlenmişliğimiz ve kirletilmişliğimiz öyle bir iki yazıda anlatılacak kadar yüzeysel bir konu değil. Nasılsa zamanım da çok(!) (Kürtler arası ulusal –toplumsal sözleşme sağlanıncaya kadar demiştim) konuya coğrafyamızı kirletenler ile başlamak istiyorum.
Öncellikle kirlenmek nedir?
En büyük kirlilik insanın kendine ihanet etmesidir. Kirlenme burdan başlar.
Kendine ihanet eden, gücünün ve şartların elverdiği oranda her kese de ihanet eder.
Tıpkı Alman filozof Nietzsche’nin dediği gibi “İnsanın en büyük düşmanı kendisidir!”
İnsan kendine düşman ya da dost olma çizgisinde büyük bir savaş verir, ve sonuçta ya dost ya da düşman olma eğiliminden biri diğerine üstünlük kazanır (ergenlik sonrası dönemde). Böylece kirli-temiz ya da dost-düşman dediğimiz tanımlamalardan biri etkin olur. Ancak ikisi her zaman vardır ve birliktedir. Tıpkı Zerdüşt inancının buyurduğu gibi. Zaten Nietzsche’de “insanın en büyük düşmanı kendisidir“ sözünü “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabında vurgulamıştır.
Bireysel kirlenmişlik ile toplumsal kirlenmişlik arasındaki ilişki, çok yönlü ve oldukça komplex işleyen bir olgudur. Asla linier değildir. Ben mümkün olduğu kadar bireysel kirlenmişlikten bahsedeceğim (benim mesleki alanım) ancak yinede asıl konum bireysel ve toplumsal kirlenmişlikteki parallelik.
Birey kirli ise onu kirletenler vardır ve onlar asla temiz değildirler. Kirletilme var ise onu kirletenlerin kirliliği de tartışmasız vardır.
Konumuza dönecek olursak son günlerde okuduğum iki köşe yazısını okumanızı tavsiye ederim. Tabi ki şimdiye kadar okumamışsanız. Biri gazetemizin yazarı Ahmet Kahraman’ın ‘Deli’ başlıklı yazısı. İkincisi de Alper Hasanoğlu’nun “Otoriter karakterin yalnızlığı”. Bu iki yazı birlikte okunduğunda, bireysel ve toplumsal kirlilik arasındaki iliskide sayın Kahraman tarihsel boyutu ile ele alıyor. Hasanoğlu yöneten ve yönetilen ilişkisi içindeki patolojik dinamikleri Erich Fromm’un sadist ve mazoşist simbiotik ilişkisi içinde Türkiye toplumuna uyarlamış.
Hasanoğlu yazısını şu cümlelerle bitiriyor: “Türkiye ‘topluluğu’ insanlık tarihinin tanık olduğu en otoriter topluluklardan biridir. Bunun nedeni de, sadistik ve mazoşistik özelliklerin gelişmesine neden olan en önemli travmatik yaşantılardan biri olan ve daha önce birçok yazımda ele aldığım ‘babasızlık’ durumudur.”
Doğrusu hep Türkiye’de politikacılara ya da siyasetçilere neden “baba”eki getirildiğini düşünüp farklı yorumlamıştım. Yabancı topraklarda sahiplenilme duygusu olarak, sahipsizliğin verdiği güvensizlikten kaynaklı koruyucu bir kişilik diye düşünmüştüm. Bu düşüncenin doğruluk payı var tabi ki, ancak “babaya ihanet” kavramı ile açıklamak, Freud’u temel alırsak bu patolojik toplumsal yapıyı analiz etmek için daha çok bilimsel veriler var elimizde. (Ben Freud ile Fromm arasına çok kalın duvarlar örenlerden değilim.)
Türkler Moğolistan’dan gelip Anadolu topraklarına yerleştiklerinde, aslında atalarını, babalarını Moğolistan’da bırakıp onlara ihanet etmişlerdi…
‘Babaya ihanet’ üzerine kurulmuş bir topluluk…
İflah olmaz bir kirliliğin temeli… Bireysel ve toplumsal patolojinin temeli…