AKP-MHP hükümeti her yönüyle bir savaş makinası gibi çalışıyor. Yerel seçimleri bile Bahçeli "Türkiye’nin beka sorunu’’ olarak ilan etti. Bu da açıktan savaş anlamına geliyor. Kendilerinden olmayan, demokrasiyi savunan herkesin hedef alınacağını ifade ediyor. Kürdistan’daki belediyeleri devletin zor aygıtlarıyla gasp ettiler. Milletvekillerini hapse attılar. Her gün evler, parti binaları basılıyor. Akademisyenler, sanatçılar, basın çalışanları ya hapishanelerde ya da mahkeme kapılarındalar. Birçoğu da ülkelerini terk etmiş, yurtdışına çıkmak zorunda kalmışlar.
Erdoğan bir zamanlar Bahçeli’ye "kafatasçı, kandan beslenen" diyordu. Yine "seçilmişleri atanmışlara ezdirmem’’ nutukları atıyordu. Nasıl oldu da Bahçeli onun koordinatörü haline geldi. Erdoğan’ın deyimiyle ona kayyumu olarak atandı. Kürdistan’da Temmuz 2015’ten beri topyekün bir savaş yürütülüyor. Bir parti Suriye işgali de dahil böyle kanlı ve bedeli ağır olan bir savaşı yürütemez. Hiçbir hükümet kendi başına böyle belalı bir yükün, sorumluluğun altına giremez. Binlerce insan yaşamını yitiriyor, milyarlarca dolar harcanıyor, iç ve dış politika çıkmazlara sürükleniyor. Nitekim Türk ekonomisi ağır bir kriz içinde. Dış politikada bir yandan Rusya’ya bir yandan da ABD’ye endekslenmiş durumda. Avrupa’yla ilişkileri de güvensizlik ve bir savrulma içinde.
AKP gibi çıkarcı, iktidarcı bir parti bu kadar tehlikeyi ve riski nasıl göze alabilir? Kürtlerin desteğini almayan bir parti Türkiye’de kolay iktidar koltuğuna oturamaz. Nitekim Erdoğan Kürtlerin oyunu almak için uzun süre Kürt sorununu çözeceğini söyledi. Şimdi içerideki ittifakı sadece MHP ve Ergenekon olarak kaldı. Liberal kesimler, Kürtler gibi birçok çevre dışlandı ve hedef alındı.
Erdoğan gelinen noktada devlete yaslanmak ve teslim olmak zorunda kaldı. Meşrebi de buna uygun. Kürtlere yönelik topyekün imha konseptleri, basına sızan gizli bilgi ve belgeler, yürütülen savaş Erdoğan’ın devlet tarafından nasıl kıstırıldığını da gösteriyor.
2015’ten beri yürütülen imha konsepti aslında ordunun hazırladığı, Erdoğan’ın da kabul ettiği bir konsepttir. Bahçeli’nin bu kadar etkili olması herhalde MHP’nin gücüyle veya aldığı oyla ilgili değildir. Kaldı ki, Erdoğan Başkanlık sistemini koalisyon olmasın diye dayatıyordu. Şimdi MHP ile koalisyon olmadan nefes bile alamıyor. Yerel seçimlerde bile MHP’siz seçimlere girmeyi göze alamıyor. Aslında MHP’yle de alacağı bir seçim yok. Devletin gücünü ve seçim hilelerini kullanmasa, HDP’ye karşı zorbalığı dayatmasa tepetakla gideceği açık. Bütün basını ele geçirip borazanı haline getirdiği halde hali perişan.
Zorbalar, faşistler kendilerini ne kadar güçlü gösterseler ne kadar cilalayıp parlatmaya çalışsalar da çirkindirler ve halk tarafından çekici görülmezler. Zalimler halkın vicdanını çalamazlar. Çarpıtma, yalan dolan bir yere kadardır. Erdoğan Türkiye’yi 2002 yılından beri yönetiyor. Oyaladığı kadar oyaladı, çarpıttığı kadar çarpıttı. Özellikle Kürtler açısından Erdoğan’da olumlu olarak keşfedilecek bir şey kalmadı. Özellikle son yıllarda ne kadar şiddet, yıkım, işgal ve imha varsa hepsini Kürtlere tattırdı. Tüm dünyada Erdoğan Kürtlere düşmanlığın öncülüğünü yapıyor. Bunu görmeyen ve anlamayan Kürt kalmadı. Bilerek hainlik yapanlar var, onların durumu ayrı. Erdoğan o kadar dizginsiz saldırdı ve saldırganlık gösterileri yaptı ki, Trump bile Kürtleri katlettirmeyeceğiz demek zorunda kaldı.
Leyla Güven bir kadın olarak milletvekili seçildi. Ama Erdoğan genelkurmayın hazırladığı konsept gereği seçilmiş milletvekilini hapiste tuttu. Kendi anayasasını ayaklar altına alma pahasına ve adli sistemini beş paralık edecek derecede gözden düşürmeyi göze aldı. Leyla Güven İmralı özel savaş konseptine karşı eyleme geçtiğinde de görmezden gelmeye devam etti. Eylem örtbas edilemeyince yine hileli yollara başvurdu. Mehmet Öcalan’ı İmralı’ya götürdü. O oyun da tutmayınca seksen günlük açlık grevinden sonra Leyla Güven’i tahliye ettirdi. O da tutmadı. Üstelik Leyla’nın eylemi bütün dünyada duyuluyor ve tartışılır hale geldi. AKPM ise tüm HDP’li politikacıların tahliye edilmesi kararı aldı. İmralı tecridi açık bir hukuk ihlalidir. Bu hukuksuzluğa son vermek yerine siyasi manevralarla gündemden çıkarmaya çalışıyorlar.
Erdoğan’ın maskesini düşüren ve onun zulmüne dur diyecek yegane yolun direniş olduğu çok açık. Direniş olmasaydı Erdoğan İmralı’ya Mehmet’i götürmez ve Leyla’yı tahliye ettirmezdi. Şêladizê halkı ayağa kalıp Türk üssüne yürümeseydi Başur’daki cinayetleri ve keyfiyeti sorgulanmazdı. Halkın direnişi aynı zamanda Başur hükümetinin de maskesini düşürmüştür. Demek ki, sessiz kalıp pasif durmak ve boyun eğmek işgali ve düşmanın saldırganlığını durduran bir yol değilmiş. Türk faşizmi, ırkçılığı ve soykırımcı geleneği ancak halkların direnişiyle durdurulabilir. Erdoğan ve şürekası da en çok halkın ayağa kalkmasından korkmaktadır. Onun için yasaları da hiçe sayarak ağzını açanı hapse atmaktadır. Korku, tehdit ve rüşvet, yalan yegane yönetme biçimleri olmuş. Başta Diyarbakır halkı olmak üzere tüm Kürdistan ve Türkiye’nin demokrasi güçleri yerel seçimlere de iyi hazırlanmak ve faşizmi püskürtmek göreviyle karşı karşıyadırlar. Kayyumlar sistemini de berhava etmek için herkesin görev başında olacağı kritik bir zamandan geçmekteyiz.